Ben
kİ, İnanan'dIm, kuŞkulara kapIlan oluverdİm.
Yukarıdaki yazının başlığı, Halil Cibran'dan
alınmış felsefi derinlıği olan bir sözdür. Bu yazıda yazılanları kapsamak
açısından, ayrıca önem taşımaktadır.
Halil Cibran'ın bu sözü, Descartes'in ünlü, "düşünüyorum, öyleyse varım" deyimi
ile bir arada ele alındığında, yaşamımızın sahip olması gereken temel içeriği,
başka bir değişle yaratmamız veya sahip olmamız gereken yaşam tarzımız
konusundaki duruşumuz özetlenmiş olur.
Uzun zamandır Dersim ve Zazalar konusunda
tartışılan sorunlar üzerinde fikirlerimizi beyan ederken, bir çok kişi
tarafından ilgili veya ilgisiz bir biçimde hemen komünist misin, değil misin?
sorusu ile karşıkarşıya kalıyoruz. Bu söylemlerinizle siz "anti-komünistsiniz"
denilerek kestirmeden önümüz alınmaya çalışılıyor. Bu tavır ile, gündeme
getirilen ana tartışma bir şekilde rayından saptırılıyor. Gerçek sorun
üzerinde fikir yürütmek yerine olmadık yerde
"anti-komünizm" sopası gösteriliyor, sözde bu korku ile insanlar susturulmaya
çalışılıyor. Bir çok uyanık arkadaş, komünizm kılıcı ellerinde,
"anti-komünist" avına çıkarak "kahramanlık" gösterisi yapmaktadır. Adeta kelle
avına çıkmış bu arkadaşları anlamak, günden güne zorlaşmaktadır. Gölgelerine
bile kılıç sallayan bu arkadaşların korku evreleri tehlikeli de olmaya başladı
diye düşünüyorum.
1970 li yıllarda milliyetçilik sopası ile sağa
sola korku veriliyordu. Etnik kimlikler konusunda hatta Kürt sorununda bir
şeyler beyan eden, tartışan kişi ya da kesimler hemen "milliyetçi" denilerek
önü alınmaya çalışılıyordu. "Kürtlerin ayrı örgütlenme hakkı" nı mı savundun,
hemem milliyetçilik yapmaklan suçlanırdın. Kürtler "sömürge bir ulustur" diye
bir tartışma yürütülürken, estirilen milliyetçilik rüzgarına karşı kürek
çekmek oldukça zor idi. Bir başka değişle, sağda-solda ciddiyetsiz ve ucuz
söylevlerle ayyuka çıkan milliyetçilik heyaleti karşısında durmak adeta
cesaret isterdi!... Bu kesimlerin gerçekten de milliyetçilik yapıp
yapmadıklarına yönelik ciddi bir sorgulama ve tartışma yerine "milliyetçilik"
öcüsüne sarılan o günün uyanık devrimcilerini örnek alan, bir çok arkadaşımız
,bugün "anti-komünizm" sözcüğünü kendilerine siper etmişlerdir. "Çok süslenenlere bakın; hepsi de
gizlenmek istiyordur" diyordu Aristo. Bugün "komünist" yaygaralarla gösteri yapan arkadaşlarımız, sakın
bunu, kendilerini gizlemek için yapmasınlar mı?
Nereden çıktı bu kuşkumuz?
Dersim sorununu tartışırken, Türk solunun bu
coğrafyada yarattığı tahribata değinmek durumunda kalıyorsunuz. Önümüze hemen
ellerinde "komünist" sopası ile arabesk "solcular" çıkıyor. Geçmişte
Dersimde "emek-sermaye
çelişkisinin hakim çelişki" olduğunu savunan, hem de bunu komünist olma adına
yapan bir düşünceyi ya da kişiyi eleştiriyorsunuz, hemen "anti-komünizm"
sıfatı ile susturulmaya çalışılıyoruz. Dersimde bir dönem "muhtarlara ölüm"
kararları alan politikaları eleştirirken, aynı uyanıklar tekrar sahnede ve
bizi "anti-komünizm" kılıcı ile korkutmaya çalışıyorlar. Sırf Marks'ı
eleştirdi diye (haklı ya da haksız), insanların yazılarını forumlarından
siliyor veya bloke ediyorlar!.. Bunun demokratik ve bireyin haklarına yönelik
bir saldırı olduğunu söyledığimizde, "komünizm düşmanı" olmakla ciddiyetsiz
bir biçimde itham ediliyoruz. Gerçekten bu arkadaşlarımızın "komünizm" ile
süslenmelerinin arka planında bu kendini gizleme duygusu olamaz mı?
"Schlechte Gesellschaft verdirbt gute Sitten"
diyor Almanların bir atasözü (Kötü toplum iyi gelenekleri bozar). Yukardaki
tavır ve davranışlarıyla böyleleri, marksist düşüncenin bir çok güzel
söylemini de bozmaktadırlar.
Bir şeyi bıkkınlık verecek biçimde sık sık
tekrar eden kişilerin, bir zoru ya da sıkıntısı var diye düşünüyorum. Üstelik
tartışılan konunun, tekrar edilen şey ile bir ilişkisi bulunmamasına rağmen.
Eleştirilerimizi yaparken veya düşüncelerimizi söylerken komünizm adına
yapsaydık, bu tartışmanın bir anlamı olabilirdi. Böyle olmamasına rağmen, dam
üstünde saksağan misali "anti-komünist" ithamlarla
tartışmalarımız yerine oturmuyor bir türlü.
"İnanç, açıklama, sorgulama ve kuşkudur. Kuşku
duymayana güvenme." (Susanna Tamaro)
Yazdıkları her
satırda "inaçlı komünistler" olmakla övünen ve hamasi nutuklarla başkalarını
komünist olmamakla suçlayan (sanki bu gerçekten bir suçmuş gibi), inançlarının
esiri durumunda olan zavallı solculardır bunlar. Tabirde hata olmasın, her
türlü pisliği yapan mafya çeteleri, suçlandıklarında "vatan-millet-sakarya" ya
da "vatanseverlik" nutukları ile sözde uyanıklık gösterip aklanma yoluna
başvurmalarına benzer biçimde bu arkadaşlarımız da "ben komünistim", veya siz
"komünist değilsiniz" yaygarası ile haklı olduklarını ispatlamaya
çalışıyorlar!.. Hepimiz ciddiyetsiz bir biçimde aptal yerine konuluyoruz.
Duygu sömürüsüne başvurulup, hamal tellallığına soyunarak kahramanlık
gösterisi yapılıyor çevremizde adeta. Burada ya da bu davranış biçiminde
aslında asıl sorundan kaçış için bariz bir biçimde çarpıtmalar sırıtıyor.
İnsanlar cehaletlerinden cesaret alıyorlardır. Goethe'nin şu söylediğini
unutmamak gerekir: "Az şey
bilirsek bir şeyin doğruluğuna emin olabiliriz, bilgi artınca kuşku da
artar".
Bir çok yazılarda
veya takınılan tavırlarda sorgulama ve kuşkuya yer bırakmayan doğmatizm ya da bir nevi "sol
çocukluk" hastalığına tanık oluyoruz. Bu hastalığı övenlerin iyileşme şansları olmadığı gibi, toplumu
kurtarma becerileri de olamaz. Tartışılan konunun kendisi hakkında bir
tartışma yürütmek gerekirken veya söylenenlerin sorgulanması yerine,
kestirmeden yargılama yoluna gidilerek çıkış yolu aranıyor.
Bunlara kalırsa, "müslüman olmak zorunluluktur"
söylemine benzer bir biçimde herkesin "komünist olması" adeta zorunludur!..
Peki "müslüman" veya "komünist" olmak istemeyen "gâvurlar" olursa ne olacak?
Gerçi bu "gâvurlar"ın başına reel sosyalist ülkelerde ya da islami rejim
altındaki ülkelerde ne tür belaların geldiğini şaşkınlık içinde izledik,
gördük ve öğrendik. İnsanlık tarihinden ders alamayıp bu derece kayıtsız ve bu
kadar da mı yabancı olabilir insan! İnsanlığın tarih sahnesine çıkışında
komünist ideoloji mi vardı? O insanları anti-komünizm ile suçlayıp "gâvur"
sıfatlaması içine sokmamız mı gerekir acaba? İnsanlık tarihinin1800 li
yılların yarısından itibaren, dahası Komünist Manifesto ile başlamadığını
hatırlatmak zorundayım.
Rus filozofu Nilolaj Berdjajew, "Yaptıklarımız gelecek adına değil,
tersine sürekliliği olan; geleceğin ve geçmişin içinde bulunduğu şimdiki
zamanımız adına olmalıdır." demektedir. Bu belirlemeden öğreneceğimiz çok şey olmalı diye
düşünüyorum.
Komünizm bir fikirdir. Geleceğe ait bir
projedir. Kesin doğrularla ya da iddialarla insanlığa bunu sunmanın bilimsel
bir yanı yoktur. Henüz yaşanmış komünist bir toplum olmadığina göre, kuşkular
elden bırakılamaz. Gerçekleşme şansının olup olmadıği henüz varsayımlar
düzeyindedir. Bu varsayımlar üzerinde insanların çatışmasını, bölük-pörçük
olmasını doğru bulmuyorum doğrusu. İçinde bulunduğumuz anın sorunlarından
kaynaklanan bölünmeler olsa, anlaşılır. Ben, solun dağınıklığının geleceğe ait
ütopik sorunları gündeme getirip tartışmaların ana konusu yapmalarından
kaynaklandığını düşünüyorum. Bu ütopyalar tartışma konusu olamaz mı? Tabii ki
olur. Fakat bu ütopyalar üzerindeki anlaşmazlıklar, bölünmenin ana nedeni
yapılmamalıdır. "Sosyalizmde sınıflar var mı, yok mu? veya "iki çizgi
mücadelesi var mı, yok mu?" diye tartışıp on parçaya bölünen örgütler gördük
yaşamımızda.
Sorunu daha iyi kavramak için bir dönemin Alman
komünisti Wolfgang Leonhard'ın bir anısını aktarmakta yarar var. Daha 13
yaşındayken 1935 senesinde annesi ile birlikte Rusya'ya kaçmak zorunda kalır
W. Leonhard. Moskova'ya indiklerinde bir Kiosktan Moskova'ya ait bir kart ya
da harita satın alırlar. Satın aldıkları haritada yazılı cadde ve sokakları
bir türlü bulamazlar. Yanlış kart aldıklarını düşünüp, kioska geri vermek
isterler. Fakat kiosk sahibi kartın yanlış olmadığını söylemesi üzerine
yapılan konuşmalarda, 10 yıllık genel plan sonucuna göre hazırlanmış bir
harita olduğu, yani 1945 yılında olması gereken bir Moskova haritası olduğu
anlaşılır. 1935 yılına ait bir Moskova kartının ise henüz basılmadığını ise
şaşırarak öğrenir oğul ve anne.
Burada kazaen biri, Moskova 10 yıl sonra bu
biçimde olamaz yönlü iyiniyetli bir tartışmaya girse, inanç ve kuşkusuna
kurban gidebilirdi. Nitekim bu yüzden milyonlarca insan "anti-komünist"
oldukları iddiasıylan katledilmedi mi?
Komünizim fikrinin ya da projesinin her zaman
tartışılmasına ihtiyaç vardır. Dahası uygulanmaya geçirildiği ülkelerde
problemli sonuçlar da vermiştir. Bu ülkelerde insan hakları, birey hakları
konusu ciddi yaralar almıştır. Demokratik çok partili ya da sivil
örgütlülüklere hemen hemen müsaade edilmemiştir. Parti iktidarı şiddeti ve
terörizmi tüm ülkeye yaymış, parti içi demokrasiden eser kalmamıştır. Lider
kadrolar kendi yoldaşları ve arkadaşları olan komünist yöneticiler tarafından
hunharca katledilmişlerdir. Ülkelerindeki karşı-devrimci rejimlerden kaçıp,
"Anavatan" diye sığındıkları bu ülkelerde çok az sayıda Komünist'in sağ
kaldığını esefle öğreniyoruz. İşin vahim yani, "komünist" olmakla üstünlük
taslayan bir çok kesimin bu yapılanlar karşısında hala sağır rolünü oynamaları, hatta bu zulmün ve
terörün uygulayıcılarını "büyük komünist ve öğretmen" sıfatıyla bizlere yutturmaya çalışmasıdır.
Bütün bu ve benzeri sorunları tartışmak
istiyor muyuz? Bu tartışmaları hazmedecek olgunluğu gösterebilecek miyiz?
Görebildiğim kadarıyla bu olgunluğu gösterebilecek bir süreç yaşanmıyor henüz.
Tartışmalardan sonuç almanın yolu olgun olmakla, fikirleri dinlemekle birebir
ilintilidir. İkna ve karşılıklı biribirini anlama olgunluğunun gösterilmediği
bir ortamda tartışmanın pek yararı olmaz diye düşünüyorum. Günü gelmemiş her
erken tartışma, bölünmeyi ve küçülmeyi de beraberinde getirir. Bu
tartışmalardan kaçınmak anlamına gelmez. Söylemek istediğim, sorunlarımızı
önem sıralamasına göre ele alıp tartışmak durumundayız. Bu, karşı karşıya
bulunduğumuz sorunlara karşı müdahaleyi zorunlu kılar. Yerli yersiz
tartışmalar, bu müdahaleyi zayıflatır.
Yazdığı ilk satırda karalama ve korku vermekle
işe başlayan, kelle koparan arkadaşlardan korkuyorum da doğrusu. Hayır
aklınıza gelen o korku değil benimki. Benim asıl korkum tartışmalardan sonuç
çıkaramayacağımız korkusudur. Ayrıca bugünkü Dersim sorunundaki gündemimizi de
rayında çıkarır diye korkuyorum. Ben ideolojilerin her zaman tartışmaya gebe
olduklarını düşünüyorum. Bunun önünü almaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
İdeolojiler düşman üretme korkusu üzerinde ayakta duruyorlar adeta. Ve
ideolojiler üzerinde yapılan her tartışma, beraberinde bölünmeleri ve
ayrılıkları getirecektir. Bu lükse hazır mıyız?
Ayrıca "anti-komünist" suçlamalarla bir araya
gelen, aynı güzergahta duruş sergileyen bu "komünistleri" anlamak mümkündür
ama, aynı kılıcı sallayanların kendi aralarında ise neden bir türlü biraraya
gelemediklerini, bundan kaçındıklarını anlamak ise adeta çözümü zor bir
bilmecedir.. Bizim "anti-komünist" olmamız konusunda birleşen tüm bu
"komünist" çevrelerin, biribirine karşı da aynı suçlamalarda bulunmaları
gülünç olmuyor mu gerçekten? Neyse bu onların sorunudur, ama insan merak edip
sormadan da edemiyor
Ben, çok somut bir
biçimde Dersim gündemi ile yoğunlaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Ortadan
kaybolan bir coğrafya sözkonusudur. Ölümle yüzyüze bulunan bir dilimiz vardır.
Bunun kurtarılması gibi acil sorunumuz vardır. Dersimde ele almamız gereken
insan hakları ve demokrasi sorunu vardır. Kuşkusuz bu aynı zamanda Türkiye'nin
de sorunu olduğunu unutmamak gerekir. Yerli yersiz, komünizm adına yapılan bir
çok tartışmanın, günümüz sorunlarını ele almayı ne yazık ki, arka plana
ittiğini düşünüyorum. Günümüz bir bıçimde yaşanmıyor, tersine gelecek adına
güme gidiyor bir nevi. Bakınız, zehir hafiye "komünist arkadaşlarımıza. En çok dilimizin
önemini kavramayan, bu konuda ya çok az ya da hemen hemen hiç bir çaba
veremeyen arkadaşlarımızdır bunlar. Dahası bu arkadaşların büyük bir bölümü
dillerini konuşamaz durumdadır! Zazaca deyimle, nianêni, "zelê vere çıme xo nêvinenê! Çünkü bu
arkadaşların bir nevi esiri oldukları büyük ütopyaları karşısında, dil boyutu
ufak kalmaktadır veya buna verecekleri zamanları
olmamaktadır!..
Burada ünlü düşünür
Alexander Herzen'in şu söylediklerini mutlaka kaydetmek gerekir:
"Eğer insanlar bütün dünyayı kurtarmayı değil,
kendilerini kurtarmaya çaba gösterselerdi, bütün insanlığı değil, kendilerini
özgürleştirebilselerdi; dünyayı kurtaracak ve insanlığı özgürleştirecek daha
fazla iş yapmış olacaklardı."
Gerçektende günümüzün acil sorunu, bireyin
kişilik oluşumundaki sorunlarda yatmaktadır. Kendisi olamamış, kendisine karşı
öz güven oluşamamış insanların oluşturduğu potansiyel tehlike yeterince
dikkate alınamıyor maalesef! Kendisini kurtaramamış bireyin, insanlığı
kurtarmaya çalıştığını iddia ettiği bir trajedi ile karşı karşıyayız.
Kendisine yabancılaşmış, günün sorunlarına müdahale edecek çapta olmayan
komünistlerimiz, islamcıların şunu şöyle yaparsan ileride "cennete" gidersin
söylemine benzer bir biçimde, bizlere toz pembe dünyalar vaat etmektedirler.
Dahası bu toz pembe hayallere inanmayan bizim gibi "gâvurlar" da günah keçisi
ilan ediveriliyoruz. Oysa yapmamız gereken, yaşadığımız ana müdahale etmektir.
Gelecek, zaten bunun üzerinde şekillenir. Yaşadığımız anı, yaşanır
kılabilirsek, bir başka değişle bu anı kurtarabilirsek, gelecek zaten garanti
altına alınmış olacaktır. Geleceğin sorunlarıyla biribirimizi hırpalayıp,
yorarak zaman kaybedeceğimize, şimdiki zaman anına müdahele etmemiz için
çözümler bulmak ve projeler üretmek durumundayız.
Bu durum Dersim özelinde daha da önem
taşımaktadır. Dersimin içinde bulunduğu şimdiki zaman durumuna bir müdahele,
Dersimlileri bir araya getirecektir. Üzülerek söylemek gerekir ki, Dersim'in
içinde bulunduğu kuşatma "ajan", "komünist", "anti-komünist" söylevlerle bir
nevi gözardı ediliyor. Tartışmalar başka bir alana kayıyor ya da kaydırılıyor.
Farkına varmadan kuşatma tehlikesini bertaraf etme gibi bir görevimizin
olduğunu unutuveriyoruz bu "hayleme" içinde.
Abdullah Öcalanı'ın avukatlarıyla görüşme
notlarında şu söyledikleri düşündürücüdür:
"Stratejik Kürt-Türk ittifakıyla
Demokratik Ortadoğu Birliği de kurulabilir. Alpaslan da, Sultan Selim de, M.
Kemal de bu stratejik ittifakın önemini zamanında görmüşler. Demokratik birlik
ruhuna tam uyun. Geçmişte de bu vardı. Yavuz Selim, Alparslan, Mustafa Kemal
bunu yaptılar. Dördüncüsünü de biz yapalım."
Oysa bu Kürt-Türk ittifaklarının Dersimlilerin
ve bilumum Alevilerin başına neler getirdiği, henüz hafızalardan
silinmemiştir. Hafızalarımızı tazeleyerek, kendimizi savunmaya ciddi olarak
hazırlanmak zorundayız. Değilse, George Santayana'nın deyişiyle "Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kere daha
yaşamak zorunda kalırlar."
Keza 8 Ağustos 2005 tarihinde gazetecilerle
görüşmesinde Emekli General Osman Pamukoğlu'nun şunları söylediklerini ibretle
öğreniyoruz: " 1921 Koçgiri İsyanı'nda eşkiya neredeyse bugün de
orada, yeri hiç değişmez. O günden bugüne bunca yıl geçmiş, hálá o yerlerin
nereleri olduğunu nasıl bilemezseniz?"
Evet adres bellidir. Adres Dersimdir. Dersimin
ortadan kaldırılmasına yönelik ciddi planlar devreye sokulmaktadır. Dersimde
yürütülen kirli savaşın sonuçları sadece köy ve orman yakmakla sınırlı
kalmamıştır. Yüzlerce köy boşaltılmış, insansızlaştırılmış ve Dersim yok
edilmeye çalışılmıştır. Barajların yapımı, siyanurla maden arama
politikalarının arka planında hep bu yok etme politikaları yatmaktadır. Ve biz
Dersimliler hala kim komünist, kim anti-komünist tartışmalarıyla tozu dumana
katıyoruz. Gündemimizden bu kadar uzak olmamızın nedenini mutlaka aramak
zorundayız. Sadece Dersimliyiz demek de yetmiyor artık. Dersimli olmak
kendimizi, insanımızı sevmektir. "Öldürülen Dersimli muhtarlar içinde hiç mi
ajan yoktu?" sorusu ile kurnazca bizi eleştirenlerin Dersim gündemini
yakalamak yerine, birilerine göz kırpmasına müsaade etmemeliyiz artık.
Kültürümüze bu derece yabancılaşmış, insanına karşı ölüm ve kin ile gözleri
kararmış, bilinci ve beyni dumura uğramış, Dersimlilerden Tanrı bizi korusun!
Felsefemizdeki derin hümanizmanın kısa bir özeti olan ve deyişlerimize
yansıyan şu güzel duygudan insanlar nasıl oluyor da uzaklaşabiliyor!
"Hor baktık mı
karıncaya,
Kırdık mı Serçenin
kanadını,
Vurduk mu Karacanın
yavrusunu,
Ya nasıl kıyarız
insana,
Ya nasıl kıyarız
insana" ...
Mevlana'nın "İçteki kiri su değil, ancak gözyaşı
temizler" özdeyişinden maalesef öğrenilecek çok şey var
galiba.
Dersimli
olmak Kırmanc/Zaza dilimizi sevmektir. İnancımızı sevmektir, en azından bu
inanca saygılı olmaktır. Dersimli olmak toprağımızı sevmektir. Dünyalı
geçinenlerin Dersim sorunsalına yapacakları tek bir katkıları olamaz.
Böylelerinin tutum ve davranışlarının, gündemimize uzak, hatta yabancı olan
söylevlerinin tartışmalarımızı bozmasına; Dersim yurtseverliğinin ve ortak bir
Dersim iradesinin oluşumunu engellemesine fırsat vermemek durumundayız.
"Gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırmalı
sözlerimiz. Gerçeğin yüzü kimi dehşete düşürecek, kime acı verecekse; onlar
dehşete düşsün, acı çeksin." (Babür Pınar)
Vaktimizi ve
enerjimizi iyi bir şekilde ve Dersim yararına kullanmayı bilmeliyiz. Dersim
gündemine katkı yapacak ve düzeyli yürütülecek bir eleştiri ve sorgulama
sürecine yönelik bir tartışmaya ihtiyacımız vardır. Bu süreçte yapacağımız
tartışmaların, geleceğimizi kurtarmaya hizmet etmesine dikkat ve özen
göstermeliyiz. Komünizm, sosyalizm ekseninde değil, Dersimin özel ve çözüm
bekleyen sorunları ekseninde ortak bir bilinç ve irade birliğini sağlayabiliriz. Uzun bir dönemdir
yabancılaşma sürecine girmiş, Dersim ile kültürel bağını koparmiş kişi, çevre
ve oluşumların kendilerini sorgulaması zamanı gelmedi mi? Dersim'e yabacılaşma
sürecinin önünü ne adına olursa olsun almaya çalışan her kimse, Dersim
düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten, onları sevindirmekten başka bir iş
yapmamış olacaktır. Bunun vebalini ve ağır günahını taşımak istemiyorsak,
dilimize ve kullandığımız her sözcüğe dikkat etmek zorundayız. Sipinoza'nın
tabiriyle, "Diliniz yüreğinizi, yüzünüz
ruhunuzu yansıtsın."
U. Pulur, 25.11.2005