| Makale / Yazı |
BİR CAMBAZLIK OYUNU Hüseyin Sevinç Denge yürümesinde başarılı bir sirk cambazı, oldukça yüksek ve uçurumlu bir vadinin üstündeki kayalıklar arasına bir tel bağlar. Ve bu tel üzerinden karşıdan karşıya gidip geleceğinin duyurusunu ilan eder. Bunu duyan çevre halkı, adamın nasıl düşüp parçalanacağını görmek için merakla uçurumun başına koşar. Halkta, bir korku ve heyacan! Adam ha düştü, ha düşecek beklentisi! Fakat adam gayet sakin yürüyüp, karşı tarafa geçip döner. Halkta ise şaşkınlıkla karışık bir sevinç duygusu belirir! Adam, her yılın belirli bir günü için randevu vererek, o gün gösterisini tekrarlayacağını söyler ve evine gider. Sözkonusu gün yaklaştıkça çevre halkında, hatta bu şehire sınır diğer şehir insanlarında meraklı bir bekleyiş başlar. Herkes bu kez adamın uçurum boşluğuna düşüp parçalanacağına inanır. Ve ön sıralarda yer almanın telaşı başlar. Nihayet beklenen gün gelir! Adam gayet sakin. Toplanan kalabalık ise karışık duygular ve beklentiler içinde. Fakat izlemeye gelenlerin hemen hemen tümü, adamın bu kez başaramayıp öleceğine inanır ve bu anı görmeleri için merakla karışık heyacanlı bir bekleyişin içine girer. Nihayet adam telin başına geçer. Çevrede toplanan insanların yürekleri vurmaya başladığında, sirk cambazı yürümeye başlar. Kimi zaman kısmen dengesini yitirir gibi olduğunda, kalabalıktan alkışlarla beraber, öldü sesleri yükselir. Fakat adam yürümesine devam eder. Karşıya geçer ve takrar başladığı noktaya geri döner. Kalabalığa seslenip, “şimdi benim bu işi sürekli başaracağıma inanıyormusunuz” diye sorduğunda, kalabalık arasından, çok az kişinin ağzından evet sözcükleri çıkar. Büyük çoğunluk, bu işin yine de bir tesadüf eseri olduğu inancı ile evine döner. Ertesi sene beklenen gün, gelir nihayet! İnsanlar sabahın erken saatinden gelip ön sırayı kapmaya çalışır. Herkes Cambazın bu kez de, uçuruma nasıl yuvarlanacağını görmek ister. Cambaz bu dafa büyükçe bir insan maketini omuzlarına alarak karşı tarafa gideceğini söyler. Kalabalıktan, “bu kez ölür, bunu başaramaz” sesleri ve uğultuları yükselir. Cambaz maketi omuzlarına alır. Başlar yürümeye. Kalabalık nefesini tutar ve heyacanlı bir bekleyiş başlar. Canbazın kimi zaman dengesini yitirdiği anlar, kalabalığı yerinden hoplatır. Fakat cambaz bazen sarsılmasına rağmen gidip, tekrar başladığı yere yine geri döner. Kalabalıkta bir sessizlik ve inançsızlık kargaşası başlar. Adam, kalabalığa dönüp sorar: “Biliyorum. Şimdiye kadar çoğunuz benim başarılı olacağıma inanmıyordunuz. Şimdi benim bu denge gösterisinde sürekli başarı göstereceğime acaba inanıyor musunuz?” Herkes, eveeet diye bağırır. Ardından uzunca alkışlar. Adam, “içinizden buna inanmayan var mı”, diye tekrar sorar. Kimseden yanıt gelmez. Herkes susar ve herkesin içinden cambaza güven duygusu oluşur. Cambaz, “demek ki şimdi bana güveniyorsunuz” diye kalabalığa tekrar sorduğunda, istisnasız herkesten yüksek sesle eveeet sesleri çıkar. Bu kez cambaz: “Peki bana güveniyorsunuz! O halde içinizden kim benim omuzlarıma gelir? Bu kez sizlerden biri ile bu işi yapacağım” der. Herkes biribirine bakar ve kimse de ben gelirim demeye cesaret edemez. Kalabalığı oluşturan insanlar teker teker ve sessizce evlerine döner... Demek ki, insanların bir şeylere inanmaları yetmiyor. İnançları doğrultusunda hareket etmeleri de gerekiyor. Söylediklerinin arkasında durmaları gerekiyor. Şayet inanç ve hareket birliği yaratılamazsa, yürek ve söylem uyumu gerçekleşemezse sağlıklı bir kişilik de oluşamaz. Herkes istediğini söyleyip, söylemde bırakırsa; kuru bir çığırtkanlık alır başını gider. Böylesi toplumlar ve guruplarda tutarlı bir gelişme de söz konusu olmaz. Demek oluyorki, insanları, söylediklerini yapmaya sevk etmek; söylediklerini mutlaka pratiğe geçirmelerine ikna etmek, çok daha zordur. Sağlıklı bir kişilik ya da kişisizlik espirisi burada yatıyor. Hemen hemen hergün, Dersimli olduğunu; Zazaca konuştuğunu söyleyen biri, gerçekten gerekeni yerine getirebiliyor mu? Kendi dilini, sözlü ve yazılı alanda kullanmanın çabasını verebiliyor mu? Çocukları ile, çevresi ile Zazaca konuşabiliyor mu? Büyük bir çoğunluk için evet cevabı vermek maalesef olanaklı değil. Demek ki, kişi ne kadar Dersimli ya da Zaza olmasıyla övünürse övünsün, bunu ciddi bir bilince çıkarmadığı müddetçe; bu övünmenin içi boş ve kaba bir söylemden ibaret kalır. Dersimle bizim bağımız söylemimizle değil, esas olarak Dersim kültürüne; tarihine, diline, inancına vb. sahip çıkılarak sürdürülebilinir. İnsanlar, asimilasyona karşı olduklarını tekrarlar dururlar ama, kimse içinde bulunduğu çevrenin ya da örgütün neden Zazacanın kaybolup gitmesine bir nevi seyirci kaldığını lütfedip sormaz. Bu konuda içinde bulunduğu çevreyi sorgulamaz. Ya da kendisi bu konuda bir faaliyetin içinde olmaz! Dil bir insanın aynasıdır. Kişi o aynada kendi yansımasını bulur. Tarihimizle, kültürümüzle bağımızı, dil vasıtasıylan kurabiliriz ancak. "Kendi dilini unutan bir halk, insanlık cemaatinde söz hakkını kaybeder ve halklar sahnesinde kendisine susma rolü verilir." (Fr. L. Jahn). Bu nedenledir ki bir halkı, bir etnik kimliği yok etmek için egemenler, öncelikle dili yok etmekle başlamışlardır işe. İngiliz sömürgeciliğinin ideologlarından Thomas Bibington 1835 yılında yayınladığı bir eserinde şunları söyler: "İngiliz dilini ve kültürünü tüm Hindistana yayarak, öyle bir insan tipi oluşturacağızki, bunlar, kanları ve renkleri itibariyle Hintli, ama zihinsel yapıları, dünya görüşleri ve zevkleri itibariyle İngiliz olacaklar." (Aktaran Fikret Başkaya). Tarihin bu acı tecrübelerinden dersler çıkarmalıyız. Dersimli olmanın, Zaza olmanın bize yüklediği yükümlülükleri bilince çıkarmak zorundayız. Yurt dışında ve yurt içinde son yıllarda çıkan onca Zazaca dergi, kitap, şiir, masal, roman ve öykü çevirileri hatta Zazaca Okuma Yazma el kitapları yeterince okuyucu bulabiliyor mu?. Oysa Zazaca konuşan her Dersimlinin, bu kitaplardan bir tanesini kitaplığına; Lenin, Stalin, Mao, Enver Hoca ve diğerlerinin kitaplarının yanına koyabilse kıyamet mi kopar? Ben, bu yapılabilinirse, kıyametin o zaman kopacağını düşünüyorum. Yeter ki Dersimliler ya da Zazalar bu bilinçle kendilerini donatabilsinler!...
|