| Makale / Yazı |
HAPSEDİLEN DERSİM AYDINI VE BAZI NOTLAR U. Pulur "Kendi dilini unutan bir halk, insanlık cemaatinde söz
hakkını kaybeder ve halklar sahnesinde kendisine susma rolü verilir."
(Fr. L. Jahn)
Aydın veya aydın olmak
kavramı çokça vurgulanan ve bir o kadar da üzerinde tartışılan bir kavramdır.
Somut duruma ve olaylara göre alınan tavır ve duruş yönüne göre bu tanım
değişir. Örneğin, Türkiye'de egemen sömürü düzenine karşı olan bir aydın, yani
kavramın içeriğine uygun olması gereken bir tavır sergilerken, aynı aydın
azınlıklar sorununda, egemen kültürün bakış alanı içinde kalarak, gerici bir
tavır içinde; yani bir aydına yakışmayan bir konum ve duruş içerisinde
olabilir. Bunun bir çok örneği vardır. Kuşkusuz aydın bir kişiden tutarlı
olması beklenebilir. Bir aydın için bu oldukça önem taşır. Bu, bedel ödeme
pahasına aydın düşüncelerde ısrar etmektir. Fakat sonuçta aydın nihayet bir
insandır ve pekala hatalar yapabilir. Bazı durumlarda bir aydına yakışmayan
bir düşünce içerisine girebilir. İçinde yaşadığı ülkede, var olan egemen
kültürden şu veya bu şekilde etkilenebilir. Bazı olumsuzlukları nedeniyle
genel anlamda aydın olarak değerlendirilen birinden, aydın sıfatı tümüyle
elinden alınamaz.
Bütün bu genel doğrulara
rağmen, aydın olmanın belli ön koşulları da vardır. Bu, baskı altında tutulan,
ezilen, sömürülen sınıflardan yana bir duruş içinde olmak; cinsiyet ayrımına
karşı olmak, farklı ulusların veya azınlıkların siyasal, dinsel, kültürel vb.
tüm insan haklarını savunmak, laiklikten yana olmak; bireyin hak ve
özgürlüklerini, fikir özgülüğünü; siyasal örgütlenme hakkını savunmak vb.
alanları kapsar.
Kendi ülkesinde duruşunu
bu söylenenlere göre yapmayan, ama Saddam Hüseyin'in diktatörlüğüne karşı olan
bir insanı; sılf bu tavrı nedeniyle aydın ilan etmek mümkün değildir. Kuşkusuz
dünyadaki bütün gelişmeler bir aydını ilgilendirir, ilgilendirmelidir de. Ama
bir kişinin aydın olup olmadiğı, en başta üzerinde yaşadığı coğrafyadaki veya
ülkedeki koşullara karşı tavrı belirler. Nitekim İran'daki mollalar rejimine
karşı veya Yugoslavya'da ihlal edilen insan haklarını savunma konusunda aslan
kesilen bir çok sözüm ona Türk aydını, aynı alanlarda konu Türkiye olunca
susuveriyor. Nedense gözlerinin önündeki çöpü görmemezlikten geliyor. Bu aydın
kavramıyla bağdaşmaz.
Bu kısa girişten sonra,
Dersimli aydınlar konusuna gelmek istiyorum. Yukarıda kısaca özetlenen ve bir
aydından kendi ülkesindeki sorunlar karşısında beklenen duruş, Dersim
sorununda Dersimli aydınlardan da beklenilmelidir. Her Dersimli aydın,
Dersim'in tarihi, kültürü, dili, doğası ve insanı ile ilgilenmek durumundadır.
Böyle olmazsa, "Dersimli aydın" kavramının ölçüleri ve içeriği belirsizleşir.
Sonuçta bu kavram, soyut ve içi boş bir kavram olmaktan öteye gitmez. Parantez
içinde şunu da belirtmem gerekir: Burada sıkça kullanılan "Dersimli aydın"
veya "aydınları" kavramı genel olarak Dersimli olup, Kırmanc-Zaza dilini
konuşan, Kırmanc-Zaza halkından olan aydınlara atfen kullanılmaktadır. Bu
yazıda değerlendirilen Dersimli aydınların, bu kesime ait olanlarıdır.
Bilindiği gibi Dersim coğrafyası sadece Zazalardan
oluşmuyor. Zaza etnik kimliğinin yanı sıra Dersim'de, Kürt, Türk, Ermeni vb.
halklarda yaşamaktadır. Genel bir Dersim coğrafyasından bahsedildiği zaman bu
halklarıda saymak gerekir. Bu yazıda ise, dersimli Zaza kökenli aydınların
kısa bir değerlendirilmesi yapılıyor. Yani yazıda sorgulama konusu olan
aydınlar; Zaza aydınları ile sınırlı bir içerik taşıyor. Aynı kavram Dersim
kavramının kendisi için de geçerlidir. Tarihte adı geçen Dersim coğrafyasının
sınırları, oldukça geniş bir alana yayılmaktadır. Yazıda bu tartışma konusu
olmamaktadır. Konumuz çekirdek Dersim, yani bugünün Tunceli şehri ile sınırlı
tutulmaktadır.
Türkiye'nin sosyo-ekonomik
yapısı ile ilgilenmeyen; Türk ulusunun tarihini, kültürünü ve en önemlisi de
dilini bilmeyen bir kişi ne olursa olsun, "Türk aydını" olarak görülemeyeceği
gibi, Dersim kültürü ile bütünleşmeyen, Dersim'de konuşulan Kırmancki yani
Zazacayı bilmeyen, öğrenmeyen, öğrenmek istemeyen bir "Dersimli Zaza Aydın" da
düşünülemez. Bir an Türk diline karşı Türkiye'de herhangi bir yasaklama
getirildiğini farz edelim! Nasıl ki, "Türk aydınalarının" bu baskıya karşı
sessiz kalmaları, bu baskıya boyun eğmeleri aydınca bir davranış olarak
değerlendirilemezse, Dersim'de yıllardan beri güdülen asimilasyon
politikalarına karşı günlük yaşamda tavır almayan, baskılara boyun eğen,
Zazaca (Kırmancki) üezerindeki yasaklamaları bir nevi kabul eden; diline,
kültürüne ısrarla sahip çıkmayan bir duruş tarzı da, aydınca bir tarz ya da
tavır sayılamaz.
Ne yazık ki, kendilerine
"Dersimli aydın" diyen bir çok kişi, "aydın" ölçülerine uygun bir duruş tarzı
içerisinde değildir. Kafasını Çin coğrafyasından, Arnavutluk, Rusya, ya da
uzak doğu ülkelerine gömmekten başka bir şey yapmayan bir kişi, her sıfatı
kullanabilir, fakat "dersimli" sıfatını kullanmayı hak edemez. Çin ya da Rusya
tarihini adım adım inceleyen, ezberleyen bir Dersimli aydının kendi dili ile,
kültürü ve tarihi ile ilgilenmemesi beklenilemez. Çocukluğunda Zazacadan başka
bir dil bilmediği, konuşmadığı halde; bugün Zazacayı unutmuş, dahası bu acı
gerçeğin farkında olmadan yaşayan bir "Dersimli aydın" düşünülemez.
"Enternasyonalizm" adına kendi somut gerçeği ile bağını koparıp ortada dolaşan
garabet aydın tiplerinin kendi halkına verecekleri bir şeyleri olamaz. Bu tip
sözde aydınlar, her zaman "dünyalı" olarak ortada dolaşırlar, ama kendi
kimliklerine sırt dönerler. Kendi halkına, doğup büyüdükleri coğrafyaya karşı kayıtsız kalarak zamanla
yabancılaşırlar; doğduklarında öğrendikleri dillerini ve geçmişini
küçümserler. Egemen kültürün zorbalığı karşısında bir nevi diz çöktükleri;
kaderlerine razı olmuş bir duruş sergilediklerinin farkında olmadan "dünyalı
aydın" havasında poz satarlar! Adına ne denirse densin, bu yaptıklarıy böylesi
"enternasyonalist" ve "dünyalı" aydınlar, egemen kültüre hizmet etmektedirler.
Dersim özelinde
yapılanları şöyle bir gözden geçirirsek bir çok şey kendiliğinden anlaşılır.
Öncesini bir yana bırakalım, 70'li yılların başlangıcı ile Dersimdeki
gelişmelere, "Dersimli aydınların" aydınlaşma süreçlerine ve konumlarına bir
göz atalım.
Dersim'de kökü geçmişe
dayanan bir asimilasyon ve sömürgeci politika tüm hızıyla devam ediyordu o
yıllarda. Okullarda öğrencilerin anadillerini (Kırmancki-Zazaki-Dımıli)
konuşmalarının yasaklanması yetmeyip, evlerinde bile konuşmaları
yasaklanıyordu. Günlük hayatta Türkçe, konuşulan tek bir dil olarak hakim
kılınmaya çalışılıyordu. Dersim'de (-ya da başka yerlerde-) Zazaca dergi,
kitap çıkarmak, makale yazmak; kaset vs. yapmak mümkün değildi. Peki bunu
kimler ve hangi sebeple olanaksız kılıyordu? Zazaca üzerinde bir karabasan
gibi çöreklenen, onu yasaklayan güçler kimlerdi? Bu sorulara verilecek ilk
cevap, Türkiye'deki egemen şöven politikalar; Türk egemen güçleri vs.
olabilir. Bu cavap doğrudur, fakat eksiktir. Kuşkusuz bu güçler Dersim'de
asimilasyon politikasının önemli sahipleri, dahası onu bilinçlice güdenler
idi. Fakat bu politika yalnızca bu kesimlerle sınırlı olarak sürdürülmüyordu.
Belirleme çok çarpıcı gelebilir
fakat, o dönem aydınlanma süreci içinde yer alan hemen hemen Dersimli
"aydınların" tümü, keza Türk sol örgütleri, dolaylı veya dolaysız; bilinçli
veya bilinçsiz bu politikalara hizmet edecek davranış ve duruş
içerisindeydiler. Bunların yaptıklarıyla, Türk egemen sınıflarının Dersimde
gerçekleştirmeye çalıştıkları politikalar, biribirini tamamlar bir hal aldı.
Farklı amaç ve hedeflerde yer alan bu güçlerden asimilasyon politikasının iki
ayağı oluştu denebilir pekala. Bu aydınlarımız, kendisini "sol", "sosyalist",
"komünist", nihayet "devrimci" sıfatlarla adlandırıyordu. Bu sıfatları
kullanarak Dersim insanını (kadınını, erkeğini ve gencini) örgütleme
politikaları farkında olmadan, egemen şöven politikalarla önemli ölçüde
çakıştı!
Bir anda Dersim insanına
yep yeni bir gündem dayatıldı. Sunni ve soyut gündemlerle dersim insanının
kendi yerel sorunlarıyla ilgilenme şansı, bir nevi elinden alındı! Kaba bir
biçimde estirilen "enternasyonalist " rüzgar, yerel sorunları görme ve o
sorunların somut gerçekliği üzerinde örgütlenme olgusunu dağıttı. Adına "sol"
politikalar denen, Dersim'in sahip olduğu sorunlardan uzak; Dersimlinin
gündemine yapay olan o politikalar, sonuçta Türk egemen güçlerinin de epeyce
işini kolaylaştırdı denebilir! Yaratılan o sunni ve yapay gündem, Dersim'in özel şartlarını dikkate
almadan yürütüldüğü için, Dersimli aydınların her birini bir yere dağıttı.
Dersimlilerin kendi gerçekliğini görme süreci, yani ulusal bilinç ve ve kimlik
kazanma süreci tersine döndü. Ya
da başka bir değişle, bu sürecin önü alındı. Dersimli olma bilinci ve kimliği
ile tamamlanması gereken aydınlanma süreci yerini, Dersimli "aydınları" adım
adım kendi diline, kültürüne uzaklaştırma sürecine bıraktı. Sonuçta „Dersimli
aydın“ın", Dersim'in tarihi ile olan bağı kopmuş oldu. Ve tersine çevrilen, ama yaşanması
mutlaka gerekli olan o doğal süreç, o gündür, bugündür hala da baş üstü durmaya devam ediyor.
Peki ne yapılmalıydı
Dersim'de? Ya da soruyu tersinden sormak gerekir: Ne yapılmamalıydı? Herşeyden
evvel, Türkçede, Zazaca olarak adlandırılan , Dersimlilerin Kırmancki
dedikleri dile sahip çıkılması gerekiyordu. Bu dilin yaşaması ve yaşatılması
için Zazaca tartışmak, Zazaca konuşmak, Zazaca düşünmek ve Zazaca yazmak
gerekiyordu. Sözlü halk kültürü (masallar, türküler, deyişler, fıkralar,
tarihi anlatımlar, anılar vs.) yazıya dökülüp yayınlanması için çaba
sarfedilmeliydi. Bu bir. İkincisi: Kırmanc-Zaza kimliği ve dili üzerine
yazılmış bir dizi bilimsel eserin bulunup, çevirisi yapılmalıydı. Bu konuda
yazılmış, dilbilimci ya da tarihçi bilim adamının bir dizi değerli eseri,
yıllar önce yayımlanmıştı. Fakat bunları, ya Dersim aydınları bilmiyordu, ya
da görmemezlikten geliyordu. Üçüncüsü: Türk ve Kürt sol örgütlerinin,
Kırmanc-Zaza kimliğini tanımaları için tartışma gündemi yaratılmalıydı.
Dördüncüsü: Halk olarak Zazalar kavramıyla Türkçede ifadesini bulan,
(Dersimliler kendi dillerinde bunun karşılığı olarak Kırmanclar demektedir) bu
halkın varlığının kabul edilmesi; halk olarak kimliğinin anayasal güvenceyle
garanti altına alınması için mücadele etmek gerekiyordu. Üniter devlet
yapısının Türkiye'nin çok uluslu veya milliyetli olması nedeniyle somut duruma
uygun olmadığı sorgulanmalıydı. Yerel otonom yapıların (federal, kantonal,
eyalet vb.) oluşumu, en azından tartışma gündemine sokulmalı; gerçekleşmesi
için mücadele yükseltilmeliydi vb...
En başta Dersimli aydının
vermesi gereken mücadele, yukarıda kısaca özetlenen ya da bunlara benzer temel
hedef veya hedefler için olmalıydı. Ve sonra da "sol" söylem sahiplerinin de
bu mücadeleye destek vermeleri gerekiyordu. Fakat belirtildiği gibi olması
gereken; bu hakların elde edilmesi için verilmesi gereken mücadele süreci
böyle işlemedi. Aksine tamamen tersinden bir rotaya girdi, veya o rotaya
sokuldu! Bu söylenenler, Dersimde
yapılmaması gerekenlere de cevap teşkil etmektedir.
Halkların kurtuluş uğruna
yola çıkan her kişi, çevre ve grubun her şeyden önce, o halkı iyi tanıması
gerekir. Mesela, dili ve kültürü ya da inancı üzerinde yoğun olarak baskı
uygulanan bir halk varsa, bu baskıya karşı mücadele etmek, acil bir görev
olmalı. Bu, tartışma götürmez görev olarak en başta o halkın aydınına düşer.
Elmayı veya armudu bir arada toplar gibi, Türkiye'de yaşayan bütün halkların
problemlerini ayrı ayrı ele almadan, genel bir halkların kurtuluşundan
bahsetmek, pratik olarak ciddi bir değer taşımaz.
Dersim'de özellikle 70'li
yılların başında Türkçe bilmeyen binlerce kadın ve erkek vardı. Bu bile, Türk
dili ile orada propaganda etmenin, bu kesimlerle bağlantı aracı olmaya
yetmediğini gösterir. Kaldı kı Türkçe bilmeyen bu kesim, Dersim'in tarihini,
kültürünü, inancını; orada konuşulan dili vs. öğrenmek için özel bir öneme
sahipti. Aydın araştırmacıları tarihin derinliklerine götürecek, gün ışığına
çıkarılması gereken gerçeklerin ele geçirilmesi için önemli ip uçları
verebilecek bir kesim tam da bunlar olacaktı. Dersim'e yüklenen Türk ve Kürt
solundan, bu görev esas olarak beklenemez. Aydın olarak bu kesimlerden destek
beklemek doğrudur ama, Dersimde Zaza dilini bilimsel temellerine oturtacak,
Dersimin tarihi ile koparılmaya yüz tutan bağlantıları yeniden sağlayacak;
Dersim Kızılbaş-Alevi inancını tarihsel geçmişi ile gün ışığına çıkararak yeni
bir Dersim kültürü ve insanı yaratacak görev, Dersimli Zaza aydınlarının
olmalıydı. Dersim halkının kurtuluş yolu esas olarak bu alanda yapılacaklara
ve yapılamayanlara bağlıydı. Genel bir sınıf hareketinden bahsetmek ve bu
ideoloji çerçevesinde örgütlenmek veya insanları örgütlemeğe kalkmak o gün de,
bu gün de Dersimin şartlarına uymayan boş bir çabadır. Dersim'de sınıf hareketini savunmak ve
bu temelde örgütlenmek, Dersim insanına başından itibaren yabancılaşma
sürecine girmek anlamına gelir. Nitekim bu yönde yaşanan sürecin, Dersim
coğrafyasına verdiği tahribat ortadadır!
Bilindiği gibi, sınıf
hareketi savunucusu Türk sol güçleri o dönem Dersim'de toprak işgallerine
girişti. Hayali toprak ağaları yaratılarak. sunni hedefler öne çıkarıldı. Öte
yandan Zazaca unutuluyor, Dersim Kızılbaş-Alevi inancı adım adım yok ediliyor.
Dersime camiler yaptırılıyor ses yok. Dersimin tarihsel geçmişi, 38 hareketi
ile sınırlıymış gibi bir propaganda yapılıyor; yüzyıllar öncesi açığa çıkmamış
tarihi, muamma bir halde duruyor, dert edinen ya da gören yok. Gözler kör,
kulaklar sağır!
İşte bu traji komik duruş
ile Dersim aydını kendi gerçekliğinden adım adım uzaklaştı, ya da
uzaklaştırıldı! Türkiye'de işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi her derde
deva olarak görüldü. Bu kaba bir yaklaşımdır. Nitekim aynı işçi sınıfı
etkilendiği nasyonal sosyalist propagandanın bir aleti oldu; Almanya'da,
İtalya'da bilmem nerde karşı¨devrimci faşist partilerin iktidara gelmesini
sağladı. Konumuz bu değil, fakat burada parantez içinde söylenmek istenen
şudur: Türkiye işçi sınıfı var
olan fiili durumda farklı milliyetlere ait kimlikleri kabullenme bilincine
varmadan; bu kimliklerin ayrı bir halk gerçekliğine tekabül ettiği gerçeğini,
yani dil, tarih ve kültürleriyle olduğu gibi kabul etmeden iktidarı alsa ne
çıkar. Sonra bu kabullenme teorik olmaktan öteye fiili bir kabullenmeyi de
gerektirir. Nitekim her derde deva o işçilerin önemli bir kısmının Kürtlerden,
Zazalardan, Yezidilerden, Suryanilerden vb. halklardan haberleri bile yoktu.
Hem sonra Türkiye işçi sınıfının sınıfsal problemleri ile yukarıda adı geçen
benzeri halk kesiminin problemleri de bir ve aynı değildi.
Devam edelim.
Dersim'de taban
oluşturmaya çalışan Türk ya da Kürt sol örgütlerinin hiç biri, Dersim halkının
dilini, kültürünü işleyemedi; gerekli tarihsel akademik çalışmaları yapamadı.
Bu biraz da doğal karşılanmalı. Çünkü birinci kesimin amacı, Türkiyenin diğer
kesimlerinde yürüttükleri "işçi sınıfı faaliyetlerine" taze kan veya destek;
ya da köy gerilla harekketine insan ve beyin desteğini bulmak şeklinde
özetlenirken; bu grupların ikinci kesiminin de Dersimli Kirmanc-Zazaların Kürt
olmadıklarından şüphe duymayarak Zazaları ve dilini inceleme, Dersim tarihini
ve halk gerçekliğini araştırma gibi sorunları yoktu zaten. Bunlara göre Kürt
tarihi zaten Dersim tarihini içine alıyordu. Keza Kürt dili (Dersimlilerin
"Here-were" yada "Kırdaşki" dedikleri dil, yani Kurmanci) ile zaten dergilerde
yazılıp çiziliyordu. Bu konuda da bir sorun yoktu. Ya Dersimli Zaza aydınlar?
Bu konu oldukça derin bir sosyolojik araştırmanın konusu olmalı. Fakat yine de
bir kaç şey söylemek gerekir.
Bir: Dersimde Kırmanc-Zaza aydınları temelli bir şekilde Dersim kültürü ile
haşır-neşir olarak aydınlanma sürecini yaşamadılar. Var olan aydınlar, ciddi
bir şekilde Türk egemen kültürünün etkisi altında kaldı. Bu nedenle Dersim
kültürü ile yoğrulmadan, kendi kültürel değerlerini sahiplenme duygusunu
yaşamadan tabir caizse, "erken bir doğumla" devrimcileştiler. Bu erken doğum,
beraberinde dejenerasyon bakterilerini getirdi. Bünye bu yabancılaşma ve
dejenere hastalığına karşı sağlam ve dirençli değildi.
İki: Okudukları okullarda gelişen Türk devrimci hareketinin erken etkisi altına
girdiler. Düzene karşı yüreklerinde taşıdıkları tepkilerini Türk sol örgütleri
içinde dile getirdiler; onların içinde bir nevi erittiler. Sonraları, Kürt
sol'unun varlığını göstermesiyle birlikte, Dersimli aydınların önemli bir
kesimi onlara kaydı. Bu süreçle birlikte, Dersim Zaza aydını kendi
gerçekliğine adım adım iyice yabancılaştı.
Üç: Dersimli Zaza aydınlar, Dersim'de gündeme hakim olamadılar. Dersim'de
dayatılan, ama yabancı ve sunni
olan; Dersim gerçeğine çok şey kazandırmayan gündemi kabul ettiler. Hatta
kendileri bile bu gündemin yaratılmasında aktif rol oynadılar. O gündeme, ne
karşı koyabilecekleri bilimsel donanıma ve cesarete sahiptiler; ne de bunun
için yeterli derecede Dersim kültürünün ve değerlerinin etkisinde idiler.
Dört: Türk solu tarafından geliştirilen Türk yurtseverlik duygusu, daha sonra Kürt
sol hareketleri tarafından geliştirilen Kürt yurtseverliği, genel duygulara
hakim oldu. Dersimli Zaza aydınlar bu güçler tarafından bir nevi esir alındı!
Böylelikle Türkiye'nin ve sonrasında Kürdistanın kurtuluşu içinde görülen
Dersim, kendi sorunlarından uzak tutuldu. Bu gelişmeler içinde, Dersimin Zaza
aydını tüm enerjisini harcayarak yer aldı. Türk ve Kürt halkının kurtuluşu
yanında, Kırmanc-Zazaların kurtuluşu arka planda, yani gölgede kaldı. Bu durum
Dersime karşı bir yabancılaşma olgusunu beraberinde getirdi. Dersim hakkında
bir şey çokça dile getirildi: Dersim 38 "isyanı" ! Fakat bu konuda
söylenenler, duygulara hitap etmekten öteye gidemedi. Hatta bu propaganda ile
Dersim gençliğinde yaratılan duygusal tepkiler başka amaçlar için kullanıldı
bile denebilir.
Beş: Dersim'de önemli bir kitlesel tabana sahip hiç bir Türk sol örgütü, veya Kürt
sol örgütlerinden bir kaç istisna dışında hemen hemen hiçbiri, 80'li yılların
ilk yarılarına kadar Zazaca bir kitap, yazı veya makale yazamadı. Oysa Dersim
aydını ve gençliği tüm gücüyle, hatta ölümüne bu örgütlerin içerisindeydi.
Fakat örgütlerin yapısal organizması, Dersimli Zaza aydınların kendi toprağına
dönmelerine, kendi kimliklerini yeniden sorgulamalarına şans tanımadı.
Kırmanc-Zazaların kimlik sorunu tartışması Türk sol örgütlerince anında
"milliyetçilik" olarak görülürken, Kürt örgütlerince de "bölücülük" damgasını
yedi. Dolayısıyla bu yönde bir dalganın gelişmesinin önü, anti "milliyetçilik"
ve "bölücülük" rüzgarıyla alınmış oldu. Bu durum hala da devam ediyor.
Altı: Sol örgütlerin, özellikle 70'li yıllarla başlayan Dersim seferleri sonucu
Dersim, köy köy; kasaba kasaba paylaşıldı adeta. Dersim insanında kendine
dönük bir kültürel ve sosyal olgunlaşma süreci daha yeni başlamışken, Türk
veya daha sonra Kürt sol örgütlerinin girmedikleri alan, paylaşmadıkları köy
kalmamıştı hemen hemen. Dersim aydını kendisi olma bilincini kazanmadan,
Dersime yapılan seferlerin içine, yani devrimci hareketin içine tabir caizse
"hapsedildi“. Dersimli olma bilinci ve sahiplenmesi gereken Dersimin
Kırmanc-Zaza kimliği bir tarafta
unutuldu. Kendisi için güç olma olgusu bu nedenle geliştirilemedi. Bireysel
gelişim süreci; olgunlaşma ve kendi kendine yetme süreci yaşanmadan yapılan
devrimcilikte haliyle kör, topal yani sakat kaldı.
Yedi: Türkiye'nin genelinde olduğu gibi, Dersim'de de şomut şartların tahlili
üzerinde yükselen devrimci bir hareket yaratılamadı. Genellikle Türkiye'nin
dışında esen rüzgarların etkisiyle kurulan Türkiye sol örgütleri, haliyle,
oralarda yürütülen tartışmalardan ve ayrışmalardan etkilenmeleri ve bunları
Türkiye'ye yansıtmaları doğaldır. "Türkiyeleşemeyen" Türk sol örgütlerinin
Türkiyenin sorunlarına bilimsel yaklaşmaları; somut durumun ve şartların öne
çıkardığı sorunları ele alarak bir yapı oluşturmaları için sağlam bir bünyeye
ve dirence sahip değillerdi. Bu örgütler ile organik bağlar içinde olan
Dersimli aydınların da aynı "hastalığa" yakalanmaları haliyle önlenemezdi.
Dersim gerçeğıne dönmeleri için, bu örgütlerlen var olan organik bağlarını
koparmaları gerkiyordu. Fakat yaşadıkları süreçte bunu yapacak ne siyasal bir
birikime sahiptiler, ne de buna niyetleri vardı! Çünkü Dersimli aydınların
kendisi, kendi gerçekliği ile yani Dersim'in tarihsel ve kültürel gerçekliği
ile ne garipse bir türlü tanışamamıştı!
Özetlersek:
Dersimli aydınlar,
"Dersimlileşme" sürecini, dolayısıyla Dersim gerçekliği ile haşir-neşir
olmadan "devrimci" rol oynamaya kalktılar. Bu nedenle de oluşan aydınlanma
hareketi içinde Dersim, çok fazla yarar göremedi. Hatta bir çok yönüyle zarar
gördüğü bile denebilir. Aydınlanma süreci, Dersim'in somut gerçekliği üzerinde
gelişmediğinden, adım adım Dersim gerçekliği ile bağdaşmayan ters bir yönde
gelişti. Bu süreçte ortaya çıkan aydınlar, Dersim kültüründen uzaklaştılar ve
giderek Dersime yabancılaştılar. Bulundukları örgütler içerisinde güzel Türkçe
konuşmalarıyla dikkatleri üzerine toplama becerisini gösteren aynı Dersimli
aydınlar, kendi anadillerini ise küçümsemek sonucu olacak ki, unutmaya
başladılar! Oysa bu aydınlar, çocukluğunun ilk yıllarında belki, tek kelime
Türkçe bile bilmiyorlardı. Zazacayı lehçesi görmelerine rağmen, Kürtçeyi
(Kurmanci) nedense konuşamıyorlardı ya da anlamıyorlardı. Somut durum böyle
olmasına rağmen, Dersimde gelişen Türkçülük veya Kürtçülük, Dersim aydınının
kendi kimliğinden ne kadar uzaklaştığını gösteriyor.
Dersim'de devrimcileşme
süreci, birazda Dersim'e yabancılaşma olgusu ile birlikte paralel bir gelişme
seyri izledi. Oysa bu devrimcileşme süreci, normal bir seyir içinde, yani
doğal seyri içinde gelişmeye bırakılsaydı, Dersim ile buluşma ve tanışma
süreci kendi yoluna girmiş olacaktı. Devrimci ve aydın bir kişi, kurtuluş
atılımını ilkin kendisinden başlatmak zorundadır. Bu, kendisinin içinde
yaşadığı çevreyi ve insanlarını her yönüyle iyi tanıyarak başlar. Çevresi ile,
halkı, dili ve kültürüyle bağlarını koparmış biri kendisine yabancılaşır.
Devrimci de gözükse, aydın diye de ortaya çıksa, ne çıkar! Bu olgu, kendisine
yabancılaşmış tipik ve yozlaşmış bir kimlik çıkarır ortaya o kadar. Kendisini
tanımadan, kendi kimliğini sahiplenmeden; kendi dilini ve kültürünü işleyip
geliştirmeden, "aydın" oluvermek, Dersimlilere özgü tipik bir olgu olsa
gerek!
Sonuç yerine:
Dersim'de, devrimcileşme
ve aydınlanma süreci, doğal rotasından çıkarak ters bir yöne saptı. Dersimli Zaza
aydınlar, kendi kimliğinden uzaklaştırıldı; daha doğrusu bu kimlikleri bir
şekilde ellerinden alındı! Tabir yerindeyse, dört duvar arasına konuldu;
hapsedildi. Siyal alanda, zihinleri üzerine başka güçler ipotek sahibi oldu.
Yürekleri belki çalınmadı ama, yüreklerinin kendi gerçekliğine
yabancılaşmasına engel olamadılar.
Şimdi görev, firari
duyguları öne çıkararak ayağa kalkmaktır. Dersim aydını, kendisi ve halkı için
bir şeyler yapabilmelidir. Bir nevi tel örgülerle örülü olarak yaşadığı yaşamı
red etmelidir. Bu süreç uzun bir dönemdir başlamış bulunuyor. Esaret altında
yaşamak istemeyen bir çok Dersimli aydın, sözü edilen tel örgülü yaşamdan
firar etti. Bu firari yaşamın güzelliği şimdi meyvelerini vermeye başladı
bile. Dersimin Kırmanc-Zaza sözlü kültürü, yazılı alana epeyce yerleşti. Bu
konuda epeyce ürün elde edilmiştir. Kırmanc-Zaza dilinde yüzlerce kaset ve kitap çıktı.
Periyodik dergiler yaşamımıza girdi. Ölmeye doğru yüz tutan Zaza dilinin
girdiği süreç, yavaş yavaş yerini, yataktan kalkan bir hastanın misalini
andırır bir duruma benzer bir şekilde iyileşiyor, gelişiyor ve toparlanıyor.
Bu yönde iyilişme konusunda epeyce yol alınmıştır. Şimdi, Dersim'de ve Dersim
insanında yeni bir dalganın ılık
esinti sesleri duyuluyor ve yayılıyor. Yürekler bu dalganın çoşmasının heyacanı içindedir. Dahası, yürekler
özgür, beyinler özgürdür artık!...
Adelboden, 7-12 Ekim 2000
|