| Makale / Yazı |
DERSİME SAHİP ÇIKMA
BİLİNCİ VE
İLLÜZYONLAR
Özgür PulurDersim genel olarak ruhları özgür, yürekleri sıcak, köleliğe meydan okuyan bir eşkiyalar diyarı olarak bilinirdi. Orada diğer yerlerde olduğu gibi kendine özgü dili ve kültürü olan bir halk yaşıyordu. Burada yaşayan halkın, yılların süzgecinden geçmiş ortak bir ruhi şekillenme ortaklığı vardı. Şiir, türkü, destan, cenk, masal ve dualardan oluşan zengin bir sözlü edebiyat yaratılmıştı. Yaratılan bütün bu değerler bu topraklarda yaşayan halkı bir arada tutan bağ oluyordu. Bu değerlere sonuna kadar bağlılık fikri, ata yadigari toprakları; welatları "Kırmanciye" yi can pahasına koruma bilinci ile birleşince kıyamet kopuyordu. Öyleki yerin derinliklerine kök salmış, filizlenip tomurcuklanmış; dal budak saçıp kalın gövdeli ağaçlar olup çıkmış bu değerler öyle kolay kolay bırakılıp terkedilemezdi. Bu değerler insanlar için gün geçtikçe daha bir yaşam hevesi oluyor, uğruna bedenler yollanılıyordu toprağa. İşte egemen güçler için korku burada başlıyordu. Egemen güçler, henüz ciddi modern ulusal bilinç düzeyine varamamış bu değerleri ortadan kaldırmanın yollarına düştüler. Ellerine ne geçtiyse alıp Dersim seferberliğine çıktılar. Yerin altından sabırsızca dışarı çıkma çabasında olan filizleri, gürleşmiş ormanları, ağaçları ateşe verdiler. Yetmedi; sürgün ve katliamlar peş peşe geldi! Bu da tutmayınca daha da "insancıl", "modern" asimilasyon politikası devreye sokuldu. Öyle ya dünyanın nimetleri artık bu "yabanıl" toprağın bağrına götürülüyordu! Okullar açıldı, öğretmenler gönderildi. Bu defa Dersim halkının kendisine yabancı bir dil öğrenme zorbalığı dayattırıldı. Bu örtülü saldırı politikası dış ülkelerde, hatta ülke içinde de bir çok "aydın", "demokrat", "devrimci" kesim tarafından desteklendi! "Medeniyeti götürme" demogojisi egemen işgalci güçlerin amaçlarını
gizleyen bir sis perdesi oldu. Bugün bu sis perdesini yırtmanın zamanıdır.
Çünkü bu demogojinin altında yatan yalın gerçekler ortaya çıkarılmadığı
müddetçe Dersime sahip çıkma bilinci de kör-topal kalır.
Bir halkı veya ulusu ortadan kaldırmanın ciddi yollarından kuşkusuz en
önemlisi, o halkın dilini yok sayıp unutturmaktır. Dil yok edildiği oranda
dejenerasyon bir o kadar gelişir. Halkı ve ulusu bir arada tutan bu köprünün
ayakları (dili) kırıldığı oranda köprünün dayanma direnci kaybolur. Yani dil
kaybolduğunda, o toplumun varlık temeli de ortadan kalkar. Bir başka değişle "kendi dilini unutan bir halk, insanlık
cemaatinde söz hakkını kaybeder ve halklar sahnesinde kendisine susma rolü
verilir." (Fr. L. Jahn).
Demek ki, bir halk tarih sahnesinde kalmak istiyorsa, diline sahip
çıkma bilincini elden bırakmamalıdır. Dil yaşamın, kültürün bir ifadesidir,
onların sözcüklerle ifadesidir. Bir halk kendi kültürünü, yaşam değerlerini
ancak kendi dilsel işlevlerini kullanarak yaşatabilir.
Oysa bu satırların yazarı da dahil Dersimli aydınlarımız,
devrimcilerimiz bu konuda gereken duyarlılığı, en azından son bir kaç yıla
kadar hemen hemen gösteremediler. Güzel Türkçe konuşma modası Dersimlileri
ulusal bilinçlerinden çekip aldı. Hangi nedenle olursa olsun, bu durum
Dersimde bir çöküntüye, dejenerasyona neden oldu. Bir çoğumuz güzel Türkçe
konuşma yarışına girdi. Toplumda, siyasal örgütlenmelerde, en güzel Türkçe
konuşan kişiler mevkilerle ödüllendirildi. Türkçe konuşuldu, Türkçe düşünüldü.
Acaba asimilasyoncu egemen güçlerin de istediği bu değilmiydi? Tabii ki,
Türkçe bilmek veya konuşmak kötü değil, tersine güzel bir şeydir. Bir
zenginliktir. Fakat ana diline karşı kayıtsızlık, ya da onu küçümseme duygusu
bizi egemen ulusal kütürün boyunduruğuna götürür. Böyle
de oldu!
"İngiliz sömürgeciliğinin ideologlarından Thomas Bibington 1835 yılında
yayınladığı bir eserinde şunları söyler:
"İngiliz dilini ve kültürünü tüm Hindistana yayarak, öyle bir insan
tipi oluşturacağızki, bunlar, kanları ve renkleri itibariyle Hintli, ama
zihinsel yapıları, dünya görüşleri ve zevkleri itibariyle İngiliz
olacaklar." (Aktaran Fikret Başkaya).
Aynı yol Dersim'de de denendi. Dersimlilerin konuştukları dil olan
Kırmancki (Zazaca-Dımılki-Dersimce) yasak dil ilan edildi. Türkçe konuşma
seferberliğine çıkıldı. İnanç bazındaki Dersim Aleviliği baskı altına alındı.
Sözlü edebiyatımızın yazılı alana girişine engel olundu vb. vb.
Egemenlerin cephesinden bakıldığında bütün bunlar anlaşılır şeylerdir.
Burada önemli olan başta biz Dersimli yurtseverlerin duruş tarzıdır. Türkiye
solunun, aydınlarının duruş tarzıdır. Bu konuda herkesin kendisini yeni baştan
sorgulaması; duruş tarzını yenilemesi gerekiyor.
Özellikle Dersim entelijensiyesinin kendi ata yadigarı topraklarda
seller estirmesi gerekiyor. Yerin derinliklerinde acı ve hüzünle suya susamış
köklere, değerlere su vermesi gerekiyor. Buna engel olmak için yaratılan
bentler sökülmelidir artık. Kendimiz için bir güç bilinci, Dersime sahip çıkma
bilinci her tür saldırılara rağmen ayakları üstü oturtulmalıdır. Zazaca'da bir
söz vardır: "Tu xo nasbıke kı, sari tu
nasbıke ro". "Sen kendini
tanı ki, başkaları da seni tanıyabilsin". Kısacası kendi gerçekliğimize,
kimliğimize biz sahip çıkamazsak; bu kimlik etrafında bir muhalefet gücü
oluşturamazsak, başkalarının bu hakkı bize teslim edeceğini beklemek gibi bir
ciddiyetsizlik içinde olmamamız gerekiyor.
Türkiye de bugün var olan düzen artık tıkanmıştır. Gelişmelerin önünde,
demokrasinin önünde ayak bağı olmuştur. Dersimli aydın ve entellektüelleri
kendi pozisyonlarını belirleyerek, Türkiye deki demokratikleşmeye de katkı
olabilecek federal, otonom, eyalet vb. yerel yönetim ağırlıklı, çok dilli ve
kültürlü yönetim sistemlerini, tartışmaların gündemine getirmeye
çalışmalıdırlar. Sözde "enternasyonal" sol doğmatik çığırtkanlık aşılmak
zorundadır. Aynı şekilde egemen ideolojinin asimilasyonuna teslim olmuş yada
buna boyun eğmenin ifadesi olan "sonuçta hepimiz Türkçe konuşuyoruz" denerek
kendi ana dilimizi küçümseyen kesimlerin de silkinmesi gerekiyor.
Artık sadece bir halktan alışa geldiği üzere bahsetmek yeterli olmuyor.
Eğer bir halktan veya azınlıktan bahsediliyorsa, o halkın ya da azınlığın
haklarından da açık açık söz edilmelidir. Bir başka değişle o halkın kendi
kültürel değerlerine, siyasal ve dinsel kimliklerine ne kadar sahip olabiliyor
olgusu da dikkate alınmalıdır. Bu alandaki kriterler, demokratikleşmenin
neresinde olduğumuzu açığa çıkaran ana ve temel etmenlerdir.
Nitekim şövenliği tartışılmasız ve aleni olan A. Türkeş bile "Kürtlerin
varolduğunu" son dönemlerde bağıra bağıra söylüyordu. Ama konu Kürtlerin
siyasal ve kültürel hakları olduğunda "bölücülük" damgasını yememek olanaklı
değildi. O halde "ezilen halkların" yanında olduğumuzu söylemek, hem de bunu
her fırsatta tekrarlamak yeterli değildir. Yanında olduğumuz halkların ya da
azınlıkların, yaşadığımız toplumsal coğrafyadaki insani olan haklarının vaz
geçilmez savunucusu da olmak zorundayız. Yani birlikte yaşadığımız halkların, miliyet ve ulusların, kendi
dillerini kullanabilecek, kültürlerini yayabilecek kadar özgür olmaları
gerektiği temel düşüncesi bugünden, bu andan itibaren hayata geçirilmelidir.
Değilse farklı dil, kültür ya da halkların var olduğunu sadece kavram
düzeyinde savunmak, gerici ve ilerici güçler arasındaki belirginlik için
kıstas olamaz.
Bir belirleme yapılıyorsa bunun bir nedeni vardır. Tutarlılık: yapılan
bu belirlemeye uygun olarak, gündelik yaşamda uygun adımların atılıp
atılmadığı ile ölçülür. Günlük yaşamda bu konudaki farklı duruş tarzları,
ilerici mi, gerici mi olduğumuzu; çağdaş demokratik ya da baskıcı totaliter
bir düzenden mi yana olduğumuzu deşifre eder. Böylelikle bozulmuş kişilikler,
maskeler açığa çıkarılır ve gerçek yüzler tüm çıplaklığıyla sade bir görünüm
kazanır.
Tabiiki ki, en başta ezilen halkların veya azınlıkların kendi
değerlerine bilinçli bir çaba ile sahip çıkıp çıkmadıkları hayati bir önem
taşır. Ama burada en büyük görev kuşkusuz, en başta bu kesimlerin aydınlarına,
devrimci ve demokratlarına düşer. Onlar kendi halklarının sözcüsü olmak
durumundadırlar. Onların kendi sözlü ve yazılı edebiyatına, diline ve
kimlilklerine sahip çıkmaları, sonsuz değerde önem taşır. Bu konuda bilinçli bir çaba içine
girilmezse; "kendileri için bir güç" olmaları gerektiği açıkça bilince
çıkarılmazsa, söylenenler boş laflar olmaktan ileri gidemez.
Nitekim böyle de olmuyor mu? (!) Dikkat edilirse "Dersim" sözcüğü bir
çok çevrenin dilinden düşmüyor. Fakat aynı kesimin, Dersimlilerin konuştukları
Kırmanc-Zaza diline sahip çıkıldığında; bu dil yazılı basında kullanıldığında
maalesef duruş tarzları değişiyor. Ortalığı "enternasyonalizm" velvelesi
alıyor. "Milliyetçilik" hatta "bölücülük" sözcükleri uçuşuyor! Kısacası
"şövenizm" farklı renklerde cilalanıp piyasaya sürülüyor. Bir başka değişle,
"milliyetçilik" rüzgarlarına karşı kopartılan yaygara, şövenizme karşı
mücadeleyi gölgede bırakıyor. Oysa ki bir halkın, toplumun veya bireyin kendi
diline, kültürüne sahip çıkmasının anormal tarafı yok. Bu tamamen doğaldır.
Doğal olmayan şey duyarsız kalmak; bu sorunlara sahip çıkamamaktır.
Dersime sahip çıkmak; orada konuşulan dile sahip çıkmaktan geçer. "Dil bir ulusun aynasıdır. Bu aynaya
baktığımız zaman, orada kendimizin gerçek yankısını görürüz." (Schiller) Dersime sahip çıkmak Dersimlilerin, diğer bir değişle Kırmanc-Zaza etnik
kimliğinin tanınmasından veya bunun kabulünden geçer.
Bugüne kadar Dersimli olduğunu gururla söyleyen, ama "kendisi için" bir
güç oluşturma uğraşısı ve bilinci içinde olamayan Dersimli dostlarımızın
kendilerini yeni baştan sorgulamaları, tabir caizce kendilerini yeni baştan
yaratmaları zorunluluk haline gelmiştir. Dersime sahip çıktığını söyleyeceksin
ama, kendi dilini konuşmaktan çekineceksin; kendi halkının kimliğine bilinçli
bir sahip çıkma çabası içinde olmaktan kaçınacaksın ve hatta bu görevi
küçümseyeceksin! Böylesi bir pasif duruşun bugüne kadar Dersimin başına
getirdiği belaları artık görmenin zamanıdır. Hatta bu konuda zamanın geçmek
üzere olduğu bile söylenebilir. O halde kayıtsızlığı ve lafazanlığı bırakarak;
yaratılan illüzyonları açığa çıkarıp, Dersime gerçek anlamda sahip çıkmak
gerekiyor. Dersim'de bugün uygulanan insanlık dışı vahşet doymak bilmiyor. Bu
bir gerçektir. Bugün acil görev bu vahşetin son bulması, işkencelerin, gıda
ambargosunun kaldırılması, köy boşaltmalarının engellenmesi; boşaltılan
köylere isteyenin geri dönmelerine olanak verilmesi, gerekirse devletin
tazminat ödemesi için çalışmak olsa da, uzun vadeli bir görev ile karşı
karşıya olduğumuz unutulmamalıdır.
Türkiye coğrafyası bir çok medeniyete yurt olmuş bir coğrafyadır. Bugün
bile bu medeniyetlerin güçlü izleri mevcuttur. Bu coğrafyada hetrojen, çok
kültür ve kimlikli bir yapı söz konusudur. Bu belirleme, Türkiyede her kesim
tarafından aşağı yukarı kabul
görmektedir. Oysa bu fikrin, fikir bazında kabül görmesi yetmiyor. Bunun
pratik yansımaları da olmak zorundadır. Bugüne kadar topluma zoraki
giydirilmeye çalışılan tek tip giysiler, bu çok kültürlü, dilli yapıya
uymuyor. Buna temelden ve ciddi bir şekilde itiraz etmek
gerekiyor.
Bu alanda bir handikap yaşanıyor. Kürtlerin varlığı zor bela kabul
görmesine rağmen dilleri hala yasak. Türkiye de Kırmanc-Zaza halkının olduğu
mızmızca da olsa söylenmesine rağmen, bu halkın kültürel haklarından,
kimliklerinden söz edilmiyor. Türkiye de mademki yanlızca bir halk veya bir
ulus yaşamıyorsa; bir çok halk ya da azınlıkların varlığından söz ediliyorsa,
çok kimlikli, çok kültürlü bir toplum yapısına sahip olmanın gereği de yerine
getirilme zorunluluğu vardır. Üstelik bu çok kültürlü maozaiğin "zenginlik"
olduğu sürekli tekrarlanıyor olmasına rağmen, bunun bize yüklediği gündelik
görevler her nedense unutuluyor! Türkiye'de demokratikleşmenin ileriye
gidememesinin, gelişememesinin asıl nedenini bu bağlamda aramak lazım.
Tıkanmaya neden olan bu durum aşılamadığı sürece; bu gerçekler görülemediği
sürece, bunalımın nedenleri ciddi olarak anlaşılamaz; ciddi ve gerçekçi
çözümler de üretilemez.
Madem ki, çok kültürlü, çok kimlikli toplum olmak başlı başına bir
zenginliktir, o halde bu zenginliğin kıymetini bilelim. Bu zenginliği
insanlığın hizmetine sunalım. Bugün Türkiye de görülmeyen bu zenginlik bilince çıkarılmalı, toplumun
her kesiminden bireylerin çıkarları için kullanılmalıdır. Türkiye de yaşayan
herkesin; her kesimin, bu zenginliğe değer vermesine; bunun barış ve huzur
ortamında hep baraber ve ortakça kullanılmasına varabilecek kanallar
açılmalıdır. Kuşkusuz bu basit bir görev değildir. Fakat Türkiye'de
demokratikleşmeye yönelik atılacak ilk adımın, bu gerçekliğin görülmesine ve
buna uygun çözümlerin üretilmesine bağlı olduğunu unutmamak gerekir.
|