| Makale / Yazı |
İDEOLOJİYİ TANIMAYA YÖNELİK TEORİK BİR GİRİŞ
İDEOLOJİLERİN
SOYUT ÖZGÜRLÜK SÖYLEMLERİ VE SOMUT GERÇEKLER (V)
BİREYDE
KİŞİLİK GELİŞİMİ SORUNU VE İDEOLOJİ
DEMOKRATİK
KÜLTÜR, ALIŞKANLIKLAR VE İDEOLOJİ
DEMOKRASİ
VE SOL İDEOLOJİK ÖRGÜTLER
DÜŞÜNMENİN
VE ÖĞRENMENİN, NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ
Düşünmeden
öğrenmek değersiz; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir
İnsanlık kendini aldatarak, tükenmeye doğru yol aldığını görmek
istemiyor. Ya da bunun görülmesini önlemekle görevli çevrelerin yarattığı toz
duman ortamında, önünü görecek durumda değil. Hava, tam da aç kurtların leş
armaya çıktığı; arkalarında zevkle öldürüp bıraktıkları yığınla cesete
bakarak zevkinden dört köşe oldukları bir ana ne kadar da benziyor! Bu
manzara karşısında insanlığın içinde bulunduğu durumun, sürüklendiği karanlık
ortamın; kurtlar grubunun dışında kime, ne yararı var?
Yaşadığımız her alana sinmiş böylesi sisli veya puslu havanın aralanıp,
göz gözü görebilecek saydam bir havanın ya da yeni bir iklim dalgasının
yaratılmasını beceremeyecek kadar zavallı duruma düşmüştür insanlık! Dahası,
bu göz gözü göremeyecek sisli ortamın tam ortasında itişip boğuşarak çıkış
yolları aranmaktadır! Zirvelerden, köşklerinden, yalılarından bütün bu
olanlara seyre çıkmıştır ağalar, beyler bilumum paşalar. Roma krallarının
arenalarında köleleri, esirleri, vahşi aslan ve kaplanlarla döğüştürerek
eğlendikleri bir anı bugün onlar yaşıyorlar. İcat ettikleri sinsi fikir ve
planlarıyla, ürettikleri modern silahlarıyla insanlığı biribirine düşürmenin
keyfini ve de zevk u sefasını sürdürüyorlar. İnsanlık biribiri ile
boğuşmaktan başını kaldırıp, çevresinde olanları göremeyecek kadar yorgun ve
bitkin düşmüştür. Ölüm herkesin yakınında. Ölümün yarattığı sıcak hava,
herkesi kasıp kavurmakta.
Böylesi bir şaşkınlık ortamında sağlıklı düşünmenin ve ciddi çıkış
yollarını aramanın koşulları zor da olsa, yaratılmak durumundadır. Bunun ilk ve tek yolu, biribirimizle
didişmeye son vererek; sükün bir ortamda biribirimizi dinlemekten, anlamaktan
ve tanımaktan geçiyor. İkinci yolu,
esiri durumuna getirilmiş olduğumuz fikirsel ayrılıklarımızı savaş sebebi
olmaktan çıkarmakta yatıyor. Bizi sarıp sarmalayan, çevremizde olanları bile
görmekten alıkoyan kör inançlarımızdan kurtulmaktan geçiyor. Üçüncü yolu, bize aşılanan, bedenimize
şırınga edilen ön yargılar belası ile hesaplaşmaktan; dahası bedenimiz
üzerinde yarattığı tahribatı bilmekten ve buna göre önlem almaktan geçiyor. Dördüncü olarak, silah tüccarlarının
bir nevi sadık müşterileri olduğumuzu bilince çıkarmaktan, onların bize
verdiği pazarlamacılık görevimizden istifa etmekten geçiyor. Savaş
cehenneminden kurtulmamız için üstelik canımızı, malımızı vererek almaya
mecbur edildiğimiz silahların arkasındaki güçlerin kimler olduğunu, kimlerin
silahlarına adeta muhtaç durumuna getirildiğimizi biraz olsun düşünmeye
fırsat yaratmalıyız.
Bu ve benzer yollar, insanlık için yeni olanaklar yaratabilir. İçinde
bulunduğumuz kör dövüş ortamından uzaklaşarak nefes almamıza ön adım
olabilirler. Dünyada kardeşliğin, dostluğun ve barışın gelişip serpileceği
hayat tarlasında filizlenen; tutunup kalkabileceğimiz dal ya da gölgesinde
oturup dinleneceğimiz, sırtımızı dayayabileceğimiz salkım ağaçların oluşumuna
neden olabilir yukarıdaki önlemler. Bu önlemler, ölüm ve öldürme niyetlerinin
arkasında kimlerin kışkırtıcılık yaptığını görmemize de olanak sağlarlar.
Bilmeden kimlerin elinde oyuncak duruma getirildiğimizi, kapalı kapıların
ardında kimlerin ellerini ovuşturduklarını görmemize yarayan anahtar görevini
görebilirler.
İnsanlığın dinsel ayrılıklarla bölünüp, dini savaşlarla biribirini
boğazlamasının ardından ulusal ve milliyetçi oluşumlarla bu bölünme daha da
ileri götürüldü. Ulus devletlerin oluşması üzerinde şekillenen ulusal gurur
ve menfaatler, savaşlara o günden beri kaynak teşkil etmektedir. Ulus
devletlerin oluşma sürecine bir de ideolojik siyasallaşma denen bela,
insanlığın bölünmesini bir kat daha pekiştirdi. Yerden biten ayrık otları
misali, insanlık arasında büyüyen ideolojik siyasal kümeleşmeler, savaşlara
yeni bir boyut getirdi. Ulus devletlerin yarattığı bölünmeyi kat kat geride
bırakarak, onun yarattığı toplumsal tabakalar üzerinde şekillenen ideolojik
siyasal aygıt, insanlığın bölünmesinin önündeki kısmi engelleri de paramparça
etti.
İdeolojik ayrılıklar doğal olarak toplumsal tabakaları karşı karşıya
getirdiği gibi, aynı toplumsal tabakaya mensup kitleler arasında da
bölünmeleri habire derinleştirdi. Öyle ki, dinsel oluşumları kendi içinde
bile bölerek biribirine düşürdü. Devlete hakim bir hale gelerek devlet
idelojilerini yarattı. Devletler, uluslar dünyaya hakim olma sevdası ile
çılgınca savaşlara soyundular. İdeolojiler işçi ve emekçileri de, kendi
içindeki ideolojik çatışmalarla bölüp parçaladı. Bu parçalanma, emekçileri
biribirine kırdırdığı gibi, dışındaki haksızlıklara karşı koymaktan da
alıkoydu. İnsanlığın idelojik parçalanmışlık içinde debelenip durması, dünya
zenginlerinin, sermayedar burjuvazinin yerini daha da koruyup perçinlemesine
yaradı. Dünyada silah üretimi, bu parçalanma sürecine paralel olarak
gelişerek korkunç bir boyut aldı. Her yeni ideoloji, bir başkasını alt etme
temeli üzerinde koşullanarak, silah satın almaya yönelip silahlanma yarışına
korkunç bir destek sundu. İdelojik siyasal grupların söylemleri ne tür olursa
olsun, sonuçta silah tekellerinin sadık müşterileri olup çıkıverdiler.
Siyasal mücadele, silahların devreye girmesi ile, arka planda kaldı.
İktidar, artık “namlunun ucunda” görülmeye başlandı. Zor, şiddet ve ölüm,
insanlığa dayatıldı. Savaşlar, insanlığın tek çıkış yolu olarak görülmeye
başlandı. Savaşın yarattığı dehşet ve acı kanıksanır hale geldi. Dahası daha
çok savaşan, daha çok öldüren ideolojik şekillenme, kitleler üzerinde
etkisini daha da arttırdı. İnsanlık, bu ruh haline kendisini bir nevi mahkum
etti.
İnsanlık, karşı karşıya bulunduğu; içinden neredeyse çıkılmaz bir hal
almış bu durumdan nasıl kurtulabilir? Yeryüzünden adeta kovulup öteki dünyaya
yollanan cennet, nasıl tekrar yaşadığımız bu dünyaya geri getirilebilir?
Dünyada, sonu gelmez “kardeş kavgaları”, milyonlarca insanın ölümüne sebep
olan silahlı çatışmalar ve savaşlar, insanlığın geleceğine herhangi bir
ilerleme sağlayabiliyor mu? Bu sorulara verilecek cevabınız şayet HAYIR ise,
insanlığı atomu parçalar gibi parçalayıp, küçücük dar gruplara bölen
ideolojilerin de sorgulanmasına hazır olmalısınız. Mütevazi bir şekilde kendi
kendinize düşünüp, kaygılardan uzak durarak ciddi bir muhasebe yapmanız
gerekiyor. Bu düşünme ve sorgulama sürecini mutlaka yaşayın. Yaşadığımız
dünyada bunun zorunlu bir hal aldığını, büyük tahlillere ve araştırmalara
girmeden, görecek ve hissedecek kadar yakınındayız bu sorunların. Hatta
bizzat içindeyiz.
Bu yazının amacı, bu sorgulama sürecini derinleştirmeye, kavramaya ve
deneylerden veriler toplamak olacaktır. Bu nedenle, yaşadığımız sorunların
ciddi bir sebebi olarak düşünülen ideolojik yapılanma ya da ideolojik
siyasallaşma erkini yakından tanımaya giden bir yolculuğa çıkıyoruz.
İdeolojilerin birey ve insanlık üzerinde yarattığı tahribatı tanımaya,
görmeye hizmet edecek bir sorgulama sürecine mutlak bir ihtiyacın olduğunu
düşünüyorum. Geleceğimizi karartan, özgür bireylerin gelişmesini engelleyen;
özgür toplumların kurulması için yaratılan asgari müşterekleri sistematik
olarak dinamitleyen dinamitin rolünü, bugün ideolojilerin nasıl da yerine
getirdiğini gözler önüne sermeye hizmet edecek bir çalışmaya katkı sunmayı
hedefliyecektir bu çalışmamız.
Bu nedenle ideolojinin ne olduğunu, hangi kaygı ile doğduğunu, bilim ile
olan ilişkisini, daha doğrusu karşıtlığını irdelemekle soruna giriş yapmak
durumundayız.
„Dinsel dogma gibi, ideolojiler de mutlak doğruluk
savındadır; bilimsel kuram ise kuşku ve deneye, dahası her an yanlışlanma
olasalığına açıktır.“ (Bertrand Russell)
İdeoloji kelimesi Latince kökenden gelmektedir. İdea ve logos
sözcüklerinden türemiştir. İdea “görünen biçim, fikir”, logos ise “bilgi”
demektir. Böylece düşünceyi incelemek anlamında sonraları, ideoloji kavramına
çeşitli anlamlar yüklenmiştir. AnaBritannica’da yazıldığına göre, İdeoloji
sözcüğünü ilk defa Fransız yazar A.L.C. Destutt de Tracy 1796 yılında kullanmıştır. Destutt bu sözcüğü, kendi “idea” öğretisini
“Idéologie” olarak niteleyerek kullanmıştır.
İdeoloji
kavramını tarif etmek oldukça zordur. Çok basit ve kısa bir tanımla bu
kavramı açıklamak güçtür. Bu nedenle ideolojik örgütleri ve yapılanları
inceleyerek anlamaya gitmek bana daha doğru görünmektedir. Örneğin, insan
guruplarını sahip oldukları renklere ya da biyolojik farklılıklardan
hareketle ırklara ayırmak (bu bilimin inceleme konusu alanına girerken)
başka; biyolojik ya da fizyolojik farklılıkları istismar edip, “aşağı ırk”,
“üstün ırk” gibi kavramlar ile bu ırkları guruplara ayırmak ve karşı karşıya
getirmek (ideoloji oluşturmakl) başkadır. Bu örnekte görüldüğü gibi bilimin
fizyolojik düzeyde ele aldığı „ırk“ kavramına ideoloji, farklı bir anlam
yükleyerek kavramı çarpıtır ve amaçlarına malzeme eder. Dolayısıyla “ırk”
kavramı ideolojik bir içeriğe bürünüp, bilimin yüklediği anlam ve içerikten
giderek uzaklaşır bir hale dönüşür.
Buna
rağmen ideolojiyi şu tanımlama ile yapabiliriz. “İdeoloji, kişilerin, etnik
grup, sınıf veya ulus gibi
toplulukların sosyal ve politik özlemlerini dile getiren, bu özlemleri eyleme
dönüştürmeyi içeren bir inanç sistemi, iktidara yönelik bir programdır” (Cemal Yıldırım). “Son tahlilde ideoloji, bir siyasi partinin söylemi, örgütü ve eylemi ile
tümünü kapsayan dünya görüşünün ve etkinliklerine biçim veren
siyasal-toplumsal tercihlerin ifadesidir. (Dr. Necat Erder). AnaBritannica’da ise ideoloji şöyle tanımlanmaktadır: “Ideoloji bütün toplum yapısını
ve işleyişini kapsamına alan ve belli bir insan doğası anlayışına dayalı
olarak belli bir siyasetle pratik bir eylem programını içeren düşünce ve
inanç sistemi.” Bu programında ideolojiler o kadar iddialıdırlar ki, başkalarını dinleme,
onlardan öğrenme yolunu; kendi fikirlerinden kuşku duyma olgusu ile
açıklayarak doğmatik bir duruş sergilerler. Bir düşünürün alaycı bir ifade
ile belirttiği gibi “kimin
sorusu varsa, cevabı bendedir” diyerek dışındaki ideolojilere meydan okurlar.
Demek
ki, ideolojiler kendilerini o derece kurtarıcı olduklarını iddia ederler ki,
bu güven ve emin olma duygusu sonuçta, kitlelerin üzerinde bir kabullenme
rolü oynar. İdeolojiler, kitlelerin bilincinde yanılsama yaratarak, bilinç
çarpıtma olgusunu kendi dümen suyuna akıtarak kendilerini garantiye almaya
çalışırlar. Başka bir değişle, kitle bilincinde yer edinen yanılsama olgusu
ile birlikte ideolojiler, kendilerini güvence altına alırlar. Kitle
bilincinde yaratılan bu çarpıtılma ve yanılsama olgusu, ideolojilerin hareket
alanını genişletir. Kişiye tapma, liderlik sultası, partinin yanılmaz;
liderlerin ise kahraman ilan edilmesi hep bu sayede olur. Kitlelerin
bilincinde teslimiyet ve teslim olma duygusu yer edinir. Şüpheye yer
vermeyecek bir duygu ile, kendilerine kurtarıcı buldukları hissine kapılan
kitleler, kendilerini rahat ve güvenlik içinde hissederler!.. İdeolojik hegemonya, kitleler ve
bireyler üzerinde iktidarını kurmuştur artık. Bu süreçle beraber ideolojik
aygıt, kendi egemenliğini sürdürmek için her tür yola başvurmaktan kaçınmaz.
İdeolojik propaganda için, paralı ajitatörler tutulur. Hayali düşmanlar
üretilerek, kitlelerin sorgulama duyusu ellerinden alınır. Tarih
çarpıtılarak, resmi bir görüşle yeniden yazılır. İdeoloji koruyucu bir melek
olarak kitlelerin tepesine çöker adeta. Fikir özgürlüğü, düşmanın bir hilesi
olarak kitlelere sunulur. Kitlelerin bilincine yerleşmiş ve ne pahasına
olursa olsun kurtarıcılarının yaşaması gerektiği yönündeki korku, kitlelerde;
muhaliflere karşı her tür davranışı onaylamaya, özgürlükleri sınırlamaya
yönelik önlemleri desteklemeye iter. Çünkü kitleler, hegemonyası altında
bulundukları ideoloji ile, kendilerini özdeş sayarlar. Değişik ideolojilerin
iktidarı eline alması ile birlikte, muhaliflere ve başka ideolojilerin
etkisindeki kitlelere karşı uyguladığı terör korkusu, bu kitleleri
ideolojilerine daha da bağımlı kılar. İdeolojilerin kendi aralarında
yarattığı rekabet ve dışlama; yer yer uygulanan kitlesel terör ve kurulan
ölüm sehpaları, kitleleri bağımlı oldukları ideolojisine karşı tepkisiz
kılar. Başka bir değişle ideolojiler, yaptıkları zulüm ve adaletsizliklerin
toplum üzerinde oluşturduğu korku ya da başka idelojilerin yaptıklarını
sürekli propaganda ederek bu sayede yaşamaya çalışırlar. Dahası bu yapılanlar
karşısında kitlelerin eli-kolu bağlıdır adeta. İktidar mekanizmaları,
kitlelerin tepki göstemesine yer vermeyecek kadar yasal statüye ve hegemonya
hakkına sahiptirler.
Destutt’a göre ideolojiler, toplumsal bir kuram ve siyasal bir program
sunarlar. Bu programın benimsenmesi için mücadele ederken, bunun
gerçekleşmesini sağlayan ona kendilerini adamış önderlere ihtiyaç duyulur.
İdeolojilerin ilk başlarda yerleşik düzene meydan okumaları ve sık sık
özgürlükten bahsetmeleri sonucunda dönüşümcü ve devrimci oldukları, hatta
bilimsel bir öğreti olduğu izlenimine sahip olabilirler. Bu durumu Radikal
Gazetesindeki bir yazısında Bülent Kahraman ise, şöyle izah eder:
„Herhangi
bir düşünce ilk ortaya çıktığında özgürlükçüdür. Tarihsel anlamda ilerici
olan her düşünce yerleşik kuramsal yapıya bir muhalefetten doğar. O nedenle
de önü, ufku açıktır… Bu dönemde düşünce, zihinsel bir şeydir. Dünyayı
kavrayış biçimidir. .. Bir süre sonra kavram onu yaşamakla bütünleşen bir
„durum“a dönüşür. Somutlaşır. Fakat aradan zaman geçtiğinde bu düşünce giderek
bir sisteme dönüşür veya dönüştürülür. O aşamada düşünce başlangıçtaki
özgürlükçülüğünü kaybeder. Katılaşir. Bu, düşncenin „epistemoloji“ den
„ideoloji“ ye dönüşme aşamasıdır. Bu da kavramın „izm“ takısıyla
adlandırıldığı dönemdir… ‚Modernizm’, ‘laisizm…’
Çeşitli gelişmeler üzerinde gözlemlerde bulunurken, kâhinlerin çözüm
üretmeleri gibi sonuçlar üretmeğe çalışmak ve bu sonuçlar etrafında bir araya
gelerek problemleri çözme yöntemini seçmek, bilimsellikle ilgisi olmayan bir
tür mantıksızlıktır. Bilimsel bilginin doğruluğu, herkes tarafından
denetlenmeye açıktır. Bu denetleme sürecinde yanlış olduğu anlaşılan bilgiler
ayıklanarak yenileri devreye girer. Demek ki, bilimsel bilgi her an yenilenme
ve ayıklanma süreci içinde hiç bir zaman yerinde durmaz, tersine hep yeniden
üretilir. Bilimsel alanda çalışan hiç bir bilim adamı, çözüm yöntemlerini
sonsuz bir gerçeklikte genel geçer doğrular olabilecek, ya da yanlışlığı akla
getirilmeyecek düzeyde kuşkuya yer vermeyen bir doğmatiklikle savunamaz.
Dünyanın ve insanlığın, sonu gelmeyecek bir evrim süreci içinde olduğunu
unutmamak gerekir. Bu sürecin gelişme evreleri içerisinde yeni bilgiler
ortaya çıkacak, bir kısım bilgilerin yanlış olduğu fark edilecektir.
Dolayısıyla toplumsal değişim süreçlerinde kendisine sonsuz bir iman gücü ile
bağlanacağımız gerçek ve sonsuz doğrular yoktur. Bunun tersini iddia etmek,
ideolojik bir tepkiselliktir ve bilim dışı bir tutumdur.
Özgür Savaş’ın, K. Popper’in bilim ve yöntemine ilişkin görüşlerini
özetlediği aşağıdaki yöntemler dikkatlice ele alınıp değerlendirilmelidir:
“Doğru yöntem: 1-Karşılaşılan bir probleme ilişkin çözüm önerilerinin
analizi. 2-Bu çözüm önerilerinin zayıf yönlerinin eleştirel bir denetimden
geçirilmesi, başarı oranlarının değerlendirilmesi. 3- Seçenekler arasından
test edilebilir çıkarımlara ulaşma. 4- Bunlar arasından uygun görülen çözüme
ulaşılması. 5- Yanlışlama nve çürütme çabası. Görüldüğü gibi bu yöntemde
kesin bir sonuca ulaşılması halen söz konusu değildir. Hiç bir zaman da
olmayacaktır. Açıkçası bu yöntemde amaç her derde deva bir reçete ortaya
koymak değil, hastalığa uygun ilacı bulmaktır.”
İdeolojilerde,
yukarıdaki yöntemlerin hiç birine rastlanamaz. Her ideoloji, kendisinin her
derda deva olduğunu; dışındaki tüm ideolojilerin bu ilacı bulabilecek güçte
olmadığını kesin bir dille iddia ederler. Tersi zaten mümkün değildir. Yoksa
kendinden kuşkuya düşmek sayılır ki, bu da ideoloji için ölüm demektir.
Ayrıca seçenekler arasında münasip doğruları bulmak için de, geniş bir
bireysel ve toplumsal katılım ortamının yaratılması gerekir. Herkesin kendi
fikirlerini korkusuzca ve kaygısızca savunmasına uygun bir ortam
yaratılmalıdır. Bir başka değişle, toplumun tüm kesimlerinin tartışmaya
katıldığı; çözüm önerileri üzerinde herkesin sansürsüzce fikir beyan
edebilecek en geniş demokratik ve özgürlük ortamının yaratılması gerekir.
Herhangi bir düşünce eleştirilirken, herkesin kendi düşüncelerinin
yanlışlanma olasalığının olabileceğini düşünmesi ve buna uygun bir ruh haline
sahip olması, bilimsel sonuçlara varmak açısından zorunludur adeta.
Bilimsel
düşünceye, bir şeyin o anda hoşumuza gidip gitmemesi; ondan hoşlanıp
hoşlanmamızdan bağımsız olarak değer verilmelidir. Söz konusu düşüncenin
günün deneylerine uygunluk arz edip etmediği önemlidir. Bu nedenle de yerleşik
düşünceye karşı bilimsel düşünce her zaman sorun olarak görülmüştür.
İnsanların yargılarından kurtulup, bilimsel düşünceye sahip çıkmaları,
popülist ideolojilerce bu dönem engellenmeye çalışılır.
Bilgelik (Yunanca: sophia)
“gündelik uğraşlardan uzak, kuramsal bir yaşam sürdürmeyi içerir.” Bilgelik,
dünyayı anlamaya, kavramaya; düzenli ve anlamlı bir bütün olarak düşünülen
evrenin yasalarını bulmaya yönelik bir çabadır. Dolayısıyla bilge insan, bu
uğraşı esnasında toplumu tarafından pek de anlaşılmaz; belki de ‘deli’ biri
sayılır. Hatta var olan toplumsal düşüncelere ve yerleşik ideolojilere karşı
aykırı düşünceler geliştirmesi nedeniyle sevilmeyen ya da ‘düşman” biri
olarak da adlandırılır. Kısacası toplumsal örf ve adetlerin tepkisini üzerine
çeker bilge kişi.
Eski
Yunan felsefecisi Sokrates, bu kişiliğin önemli bir örneğidir. O,
“düşüncelerini sürekli eleştiren, bilgisinin sınırlarını sorgulayan, vardığı
hiçbir sonuçla yetinmeyen bilgeliği temsil” eder. Yerleşik düşüncelerle
çatışan bu özellikleri sonucunda Sokrates, toplumun düşmanlığını üzerine
çekmiş bu yüzden de öldürülmüştür.
Bu genel tanımlama ve örnekler, bize ideolojinin kaynağında, bilmeye
yönelik entellektüel bir ilgiden çok, ya yerleşik düzeni korumak ya da yeni bir toplumsal düzeni ve
yeni bir yönetim kurma yani iktidar olma düşüncesi saklıdır. Bu nedenle bütün
ideolojilerde sonuçta iktidar olma ve diğer toplumsal sınıfları yönetme;
gerektiğinde zor kullanarak rakiplerini alt etme duygusu yatmaktadır. Bu
duygu, dünyayı anlama, bilme ve tanıma içeriğinden daha da ön plandadır. Bu
haliyle ideoloji, bilimin ilgi alanıyla veya içerik ve yöntemleri ile
kısacası bilimin felesefesi ile giderek bağdaşamaz bir yola koyulmuştur. Bu
nedenle bilimin ve bilim felsefesinin ne olup olmadığına da kısaca bir göz
atmak gerekir.
II
Felesefe
kavramı, sevgi anlamına gelen “philia”
ve bilgi anlamına gelen “sophia”
yunanca sözcüklerden meydana gelmiştir. Bu kavram latince aracılığı ile diğer
dillere geçmiştir. Bu kavramlardan anlaşılacağı gibi felsefe, “bilgi sevgisi” yani bilmeyi sevmek
anlamına gelmektedir. Bu bir nevi bilmeye, dolayısıyla bilime sevdalı olmak,
ona tutkuyla bağlı olmak anlamına da gelir. Felsefe çoğu kez tek başına
yapılan “gerçeği arama”
çalışmasıdır.
Bilim
ise yukarıdaki felsefesel içerikten yola çıkarak, genel anlamda, evreni ve
evrende olup bitenleri anlama çabasıdır denebilir. Bır başka tanımlamayla „nesnel dünyaya ve bu dünyada yer alan olgulara ilişkin tarafsız gözlem
ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adı” dır bilim (AnaBritannica). Bilimsel süreç bir yandan
gözlem, deney vb. işlemleri, diğer yandan bu olguları açıklamaya yönelik
hipotez ve tez oluşturma gibi zihinsel süreçlerden geçerek gelişir ve ilerler . Burada iktidar ve yönetme arzusundan
çok, “bilme, öğrenme ve açıklama”
tutkusu söz konusudur.
Filozof kavramı da bu felsefe ile ilgilenmekten kaynaklanıyor.
Herakleides Pontikos bu deyimi ilk olarak Pythagoras’ın kullandığını ileri
sürer. Pythagoras kendisi için “ben bir philosophos”um dermiş. Bununla,
bilginin ve bilgeliğin tutkunu yani sevdalısı olduğunu anlatmak istermiş.
Günümüzde,
felsefenin ve bilimin bu içeriğini ideolojik örgütler görmezlikten gelirler.
Bilmeyi ve öğrenmeyi sevmek, nerede ise günah sayılmaktadır. Dini ideolojik
örgütler olsun, kendilerini devrimci olarak adlandıran siyasal ideolojik
örgütler olsun, bu olgudan hiç hoşlanmazlar. Ne dedikleri o kadar önemli
değildir onların. Yapılanlardan yani pratik hayatta yaşadıklarımız buna
tanıktır. Soru sormanın, sorgulamanın ya da kuşku duymanın “döneklik”, “inançsızlık”, “kafirlik”
vb. kavramlar ile önü alınıyor. İdeolojılerın tarihinde bilmeye, sormaya ve
anlamaya sevdalı fertlerin başına gelen belalara binlerce kez şahit
olmuşuzdur.
Tıpkı
17 yüzyıla kadar Galileo, Kepler ve Newton’un bilimsel düşüncelerine karşı,
kilise tarafından yapılan horlanma ve baskı altına almaya benzer bir durum
yaşıyoruz.
Bugün
bilimin ve bilimsel araştırmaların yarattığı prestij ve saygınlık karşısında,
ideolojilerde bir nevi “hizaya geliş” durumunu görüyoruz. İdeolojik olarak
örgütlenmiş hemen hemen tüm siyasal topluluklar, bu prestijden yararlanmak
istemektedirler. Görünürde, bilim ve ideolojinin birebir çakıştığı bir
yanılsama ile karşı karşıyayız. İdeolojilerinin bilimsel olduğu yönündeki tüm
çaba ve iddialar, bilimin yarattığı saygınlığa bir nevi sığınmadır.
Dolayısıyla bilimsel oldukları iddiasıyla diğer ideolojileri dışlama yarışı
günümüz dünyasına, yaşamımıza yön vermektedir diyebiliriz. İdeolojiler bu
iddialarında haklı olduklarını kanıtlamak için, bilimin de ideolojik olduğunu
ileri sürerek, bilimin prestijini kendi lehlerine kullanmak istemektedirler.
Buradaki
yanılsamaları görebilmek için, dünyayı anlama, kavrama ve değiştirmeye
yönelik her iki çabayı yani bilime ve ideolojiye daha da yakından bakmak
gerekir.
İdeolojiler ise, insanların korku ve açıklayamama
duygusu sonucunda birilerine; yüce bir koruyucu ya da kurtarıcıya sığınma
içgüdüsünden doğmuştur. Bu sığınma ve teslim olma duygusu belirli siyasal
dava ya da misyonlarla birleşerek ortak bir kimlik oluşturma ve dışındakiler
üzerinde egemenlik kurma olgusundan kaynaklanır. Demek ki, ideolojilerin
bütün çabası ve kaygısı, insanlığı
kurtarmak değil, bütün şatafatlı söylemlerine rağmen, kendisini insanlığa
kabul ettirmek; diğer bir değişle insanlığın kendisine boyun eğmesi yönündeki
amaç ve niyetini gerçekleştirmek için bilimi kendi tekellerine almaya
yöneliktir.
İdeoloji ise öngördüğü düzen
doğrultusunda, fikirlerini mutlak doğru sayar; bu fikirler doğrultusunda
tekçilik içeren bir düzen kurmaya çaba gösterir. Gerçeklikleri kendisi ile
özdeştirir. İdeoloji, kuşkuya yer vermez, doğrularının mutlak doğrular
olduğunu ısrarla savunur. Yanılsama kapısını sonuna kadar kapatır. Çünkü
kitleler üzerinde egemen olan ideolojinin yanılabileceği olasalığı fikri,
ideolojileri sorgulamaya ve denetlemeye tabi tutar. Bu da ideoloji için
zayıflık sayılır.
İdeoloji, önceden sistemataği sağlanmış
görüş ve öğretilerini benimsetmeyi, yaymayı ve topluma egemen kılmayı
hedefler. Bu amaç çerçevesinde propagandaya önem verir, korku ve baskı ile
zor araçlarına baş vurur. Koşullar yanılsamasına sığınarak kitle bilincini
tahrip eder. Düşünmenin ve sorgulamanın önüne terörist katliamlarla cevap
verir. Savaştan, yıkmaktan ve imha etmekten başka bir şey düşünmez. Yarattığı
korku ve yıldırma politikası sayesinde, kitlelerde oluşan tepkisizliği kendi
doğrularına örnek gösterir, uygulamalarına destek olarak sunar.
İdeoloji ise yapısı gereği
partizancıdır. Başka doğrulardan korkar. Onların yayılmasını engeller. Bütün
doğruları kendi tekeline almaya çalışır. Bu doğruları, dışındaki ideolojileri
alt etme kaygısı ile hakim kılmaya çalışır. Dolayısıyla totaliter ve
bölücüdür ideoloji. Mezhep, tarikat, örgüt, fraksiyonlar ideolojilerin doğal
sonuçlarıdır. İdeoloji, toplumsal çelişkileri derinleştirir, çatışmalardan
bencilce yararlanmaya çalışır.. İleride daha da üzerinde genişçe durulucağı
gibi, çatışmalar ve bölünmeler ideolojilerin varlık sebebini oluşturur. Kaos
ortamı ideolojileri besler. Bu nedenle bütün ideolojiler ideolojik
aygıtlarını yaratırken, ideologlara ihtiyaç duyarlar. Bilim insanlarını kendi
ideolojilerinin paravanası olarak kullanmak ideolojilerin ortak hedefidir. Bu
rolü oynamak istemeyen yürekli bilim insanlarının başına gelenleri hepimiz
biliyoruz
İdeoloji ise, günün sorunlarına yönelik
çözümler üretirken hep bu kaygıları taşır. Yani ideoloji, sonuçları hep kendi
dar penceresinden izler ve çıkarlarına uygun bencilce çözümler üretir.
İdoloji, bağnazca kendi dogmalarını mutlak gerçeklik olarak insanlığa
dayatır. Gerçeklik üzerinde tekel kurmaya soyunur.
Yukarıdaki karşılaştırmalardan anlaşılacağı gibi, ideoloji ve bilim
felsefesi değişik kaygı ve amaçlardan hareketle yola koyulurlar. Kimi
yerlerde benzeşir bir hal almaları bu tespitimizi haksız kılmaz. Bu nedenle
kimi göresel doğrulardan dolayı ideolojileri bilimsel saymak doğru değildir.
Fikirlerini mutlak doğrular olarak ileri sürüp, bunların yanlış
olabileceğinden kuşku duymayan bir düşünce bilimsel olmaktan uzaktır.Düşüncelerinin
ya da ilkelerinin evrensel alanda değişmez tek gerçek olduğunu ileri süren
sav, ancak dinsel türden bir inanç tarzıyla mümkündür. Gerçekliği, soyut
kavram ve iddialarla tek seçenek haline getiren bir düşünce, adına ne derse
desin metafizik olmaktan kurtulamaz. Oysa gerçeklik derinliği olan karmaşık
bir sürecin içinde saklıdır. Tek bir fikrin ya da ilkenin bu karmaşık süreci
açıklamaya sahip “büyü ve sırrı” içinde taşıdığını söylemek ne kadar
bilimsellik olabilir.
Ünlü filozof Karl Popper’e göre bilim insanı üstelik, kendi öğretisini
yanalışlamaya çalışan kişidir. Hatta Popper’e göre bilimsel öğretinin temel
ölçütü doğrulanabilirlik değil, tersine yanlışlanabilirliğe açık olmasıdır.
Ona göre önemli olan bilim insanının kendi yanlışlarını bulmaya çalışması,
ortaya attığı önermesinin yanlış olabileceğini var saymasıdır. Bilim adamı
düşüncelerini ‘şimdilik’ kaydıyla doğru sayar. Bilim adamının deneylerine
devam etmesi, bu kuşkucu davranışının sonucudur. Bilimin gücü ve sürekli
gelişmesi bundandır.
İdeolojilerinin
tek seçenek, geleceğin tek teminatı olduğunu ileri süren bir iddianın ise
bilimle bağdaşır yanı yoktur. Bilim, misyon yaratmayı hedeflemez. Yenilgiden
kaçmak kaygısıyla, gelecek günlerin zafer propagandası ile yakınlaşan
kitlerlerin bu özlemlerini ideolojiler kendileri için hep kullanırlar. Bu
nedenle havanın dinmesini, sisin kalkmasıni beklemeden, sisli havadan
yararlanmayı hedefliyerek kapkaççılık rolünü sürdürürler. Binlerce insanın
canına mal olan, arkasında yıkım ve talan bırakan iktidar savaşlarının hep
doğruların, “bilimsel düşüncelerin” üstünlüğünü kanıtlayan savaşlar olduğunu
söyliyebilir miyiz?
İdeolojileri
bu olumsuz yanından dolayı yasaklamak ise bir başka çözümsüzlüktür. Bu
davranışın ya da isteğin kendisi de ideolojik bir nitelik taşır. İdeoloji
toplumsal ve kültürel bir olgudur. Bu olguya karşı bilim felsefesi içinde
kalarak mücadele edilmelidir. Bireyleri, kitleleri doğmalardan uzak
durmalarına; bağnazlığa karşı, tekelciliğe karşı eleştirisel olma, özgür bir
tartışma etkinliği içinde sorgulama yolundan ayrılmadan, her tür totaliter
düşünceye karşı duruş içinde olmalarına sevketmek önemli bir görevdir.
İdeolojik çatışmaların insanlığa verdiği zararların sonuçları ciddi bir
sorgulamadan geçirilmelidir.
III
Bilim ve bilim felsefesinin bugün kimi çevrelerin tekeline alması da
sorunun bir başka olumsuzluğunu oluşturmaktadır. İdeolojiler üstün olma
yarışında önemli ölçüde bilimi kullanabilmektedir. Bu nedenle ideolojilere
karşı mücadele önemli bir zorluğu da içinde barındırıyor. İdeolojilere karşı
mücadele, bilime yönelik mücadele ile eşdeğer bir görünüm arzedebilir. Bu
nedenle bilim ve bilim felsefesinin saygınlığını yeni baştan tarif etmek
gerekir. Bilimin, ideolojilerle olan ayrımını açık ve net olarak bilince
çıkarmak gerekir.
Voltaire’nin şu tespitlerini yeniden duyurmak önem taşıyor: “Matematikte, deneysel fizikte partizancılık yoktur. Koni ile kürenin
ilişkilerini inceleyen biri için kimse çıkıp ‘bu adam Archimedes
mezhebindedir’ diye konuşamaz. Aynı şekilde dik açılı üçgenin hipotenüsü
üstündeki karenin diğer iki kenar üstündeki karelerin toplamına eşit olduğunu
söyleyen kimseyi de ‘Pythagoras partizanı’ diye nitelemek aklımızdan geçmez.
Kanın dolaştığını, havanın ağırlığının olduğunu, güneş ışığının yedi
kırılabilir ışından oluştuğunu söylediğimizde kimse sizi Harvey, Torricelli
ya da Newton yandaşı olmakla suçlamaz. Sizin yaptığınız yalnızca onların
kanıtladıkları buluşları dile getirmektir. Newton’a saygımızın artması
ölçüsünde kendimizi Newton yandaşı saymamız anlamsızlaşsın. Çünkü öyle bir
tutum Newton karşıtı kimselerin de varolduğu anlamını taşır.”
Bilim felsefesi her koşul altında sorgulamayı öne
çıkarır. Felsefe bütünü görme çabasıdır. Felsefe sürekli soru sormayı
gerektirir. Felsefe alternatifli düşünce sanatıdır. Felsefe yanıt vermekten
çok, soru sormayı ön plana çıkarır. Varlığın ne olduğunu bilme ve anlama
sanatıdır felsefe. Felsefenin kaynağında düşünmeyi, bilmeyi ve anlamayı
sevmek vardır. Oysa ideolojilerde bu durum yoktur. Tek düzelik, tekçi
düşünme, insanların bu tekçi düşünme etrafında sıkı sıkıya kenetlenmesi
zorunludur adeta. Kaygı, kuşku ya da soru sorup, sorgulama olgusu,
ideolojiler için zararlıdır. Hatta bunlar düşmanlarının işi olarak görülür.
Çünkü ideolojiler, anlama ve kavrama özelliği ile bilinen felsefeden
ayrılarak daha çok yaptırım, yani eylem işi ile ilgilenirler. İdeolojiler
bireyleri, toplumları kendi amaçlarına ulaşmak için harekete geçirmeye; belli
davranışlarda bulunmaya sevkederler.
Felsefe
birilerine servet, ün ya da saygınlık kazandırmayı hedef almaz. Felsefe
düşünmeyi ve başkalarının hipotezleri ışığında anlamayı öne alırken,
ideolojiler saygınlık ve ün kazanmak hatta egemen olup iktidar olmayı
hedefler. Bu iktidar kavgasında ideolojiler hedeflerine varmak için her yola
başvururlar. Kimi zaman inkarcı, kimi zaman bilimdan yana, kimi zaman da
bilimsel öğretileri kendi egoizmlerine kurban ederek görmezden gelirler. Kimi
zaman sosyal bir sistemin mevcut halini (statükoyu) savunmak amacıyla
bilimsel düşünceleri çarpıtıp tutucu (muhafazakar) bir tavır almaya
girişirler.
Felsefe
insanın kendisini ve çevresini tanıma ve anlama sanatıdır. Bu, “ben kimim?” “Çevrem benden, ben çevremden
ne istiyorum?” sorularının sürekli sorulmasını ve cevap aranmasını zorunlu
kılar. Araştırma, sorgulama ve bilme yeteneğinin gelişmesi bu sorumluluğun
gelişmesi ile ilerler.
Felsefe
bilinmeyene bir yolculuktur. Günlük yaşamda cevabını tam bilemediğimiz ya da
yeterli bulmadığımız konuları araştırmayı merak etmek durumundayız. Felsefe, tam da bu meraktan kaynaklanan sorgulama ve
anlama çabasıdır. Demek ki, felsefe daha çok bilme, daha çok anlama
ihtiyacından doğmuştur. Bu ihtiyacı hissetmeyenler sorgulama ve anlama-bilme
merakını da kaybederler. Çevresine ve kendisine karşı sorumluluk bilincini
yitirirler. Bu durumda kayıtsızlık ve kendine karşı güven duymama olgusu
gelişir ve bu da kişinin yaratıcı özelliklerini köreltir. Oysa felsefe
vasıtasıyla, “ben yaşamdan neler
istiyorum”, “ben kimim ve benim
için neler değerlidir?” vb. soruların sorulmasıyla, bireyin kimlik
kazanmasında; kişilik gelişmesinde oldukça önemli bir rol oynar. Kişiliği
gelişen kişi, bireysel güven ve yaratıcılık yeteneklerini fark eder. Bütün
bunlar felsefenin sonucunda olur. Kendisini ve çevresini anlama kabiliyetinden
yoksun bir kişi, olaylar karşısında acze düşer. Yılgınlık baş gösterir.
İlgisizlik ve kayıtsızlık gibi olumsuzluklar bireyi başkalarından yardım
beklemeye iter. Ve maalesef burada ideolojiler devreye girer ve kişi için
adeta kurtarıcı rolü oynar! Oysa felsefi özellikleri gelişkin kişi, kendine
duyduğu güven ile sorunları çözecek dinamizme sahip olur. Sorgulayıcı
davranır ve çözüm yollarını arar. Sonuçlara varmaya gidecek yolda kendinden
emin olur. Korkuları aşar. Cesareti elden bırakmaz.
“İnsanların çoğu, düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, rededilmekten korktuğu için. Konuşmaktan
korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin
kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediğı
için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.“ (W.
Shakespeare)
Bilim
felsefesini ideolojilerden ayıran temel bir özellik de, onun düşünme ve fikir
oluşturması nedeniyle “düşünsel” alan ile ilgilenmiş olmasıdır. Sosyolojinin
veya tarihin alanına müdahele etmez. Oysa ideolojilerde dogmalar haline
gelmiş düşünceler vardır. Bu dogmalar hayatın her alanına müdahale eder.
İdeolojilerin amacı, bu dogmaların harekete yön vermesi, kitleleri harekete
geçirmesidir. Yani ideoloji daima bir eyleme neden olacak aksiyonları
örgütleyip devreye sokar. Düşünsel alandan mümkün mertebe kaçıp uzaklaşmak
isterler ideolojiler. Bu nedenle sosyalist ülkelerde düşünsel alan hep
korkuluklarla çevrilmiş olup, parti dışındaki düşünürlere hayat hakkı
tanınmamıştır. Keza islami yönetimlerin iktidarda olduğu ülkelerde de
düşünürler hep potansiyel tehlike olarak görülmüşlerdir. Kendi ülkelerinde
iktidarda olan düşnceleri sorgulamak, onları yermek ve düşünsel alanda
tartışma konusu yapmak kimin haddine!
Bu durum, bilmek ve anlamak ile ilgilenen felsefenin ve teorinin aksine,
ideolojilerin sosyal ve politik davranışlarla ilgilendiğini açığa çıkaran
önemli bir ayrımdır.
Felsefe bu bilme ve anlama işinde doğabilecek farklılıkları, çatışmalar ve
gerginlikler yaratmaya malzeme yapmak için kullanmazken, ideolojiler
felsefenin tersine faklılıkları, değişik kültürel ve toplumsal değer
yargılarını gerginlik yaratmak ve çatışmalara girmek için kullanmayı hedef
edinirler. Bu süreçte ideoloji ortak bir dil ve ortak bir politik
örgütlenmeye ihtiyaç duyar. Bu çatışmalardan kazançlı çıkmak için idelojiler
taraftarlarına “birlik ve beraberlik
ruhu”nu aşılayarak “grupsal sadakati” ve “inançlı” olmayı ön plana çıkarırlar. Politik çıkarlar ve
ideolojik menfaat duygusu taraftarlarını düşünmekten ve sorgulamaktan
alıkoyar duruma getirir. Bu düşünsel alandaki “düşünememezlik” olgusu ne
kadar yer edinirse, politik ideolojinin de yaşama ve güçlenme şansı o kadar
artar. Bu nedenle düşünsel alanda sorgulama ve soru sorma kaygısı,
ideolojileri politik alanda örgütlenmeye zorlar. Kendine göre her ideoloji
etkisine aldığı kitlerlerin eline çözümü kendinde saklı “sihirli değnek”ler verir. “Haydi
yürüyün, daha ne düşünüyorsunuz” dercesine taraftarlarını harekete
yönlendirir.
..........
Bu teorik açıklamalaradan sonra, pratik faaliyetlerden ve örgütsel
çalışmaların işleyişinden yola çıkarak, ideolojilerin yaşamımızdaki
yansımalarını daha yakından tanımaya çalışacağız. Amacımız, herhangi bir
ideolojiyi karşımıza alıp eleştirmekten ziyade, ideolojilerin genel durumunu,
ideolojilerin yaşamımızda oynadığı olumsuzlukları açığa çıkarmaktır.
Kendimizi şu ideoloji bilimseldir, şu değildir gibi dar belirlemeye
hapsetmeden olguları anlamaya çalışacağız. Yaşamımıza yansıyan örneklerinden
hareketle veriler toplayarak, sorgulamaya gideceğiz. İdeolojilerin ne
olduğunu alt başlıklar altında ve değişik bölümlerde açığa çıkarmayı
hedefliyeceğiz.
IV
İDEOLOJİLERİN SOYUT ÖZGÜRLÜK SÖYLEMLERİ VE SOMUT
GERÇEKLER (V)
Aslında kişiyi ayakta tutan fiziksel organımız iskelet iken, manevi
dünyamızı süsleyen ve bizi hayata sımsıkı bağlayan da umutlarımızdır. Kırık
bir iskeletle bir nevi yaşayabilirsiniz, ama umuzsuz bir yaşamı
sürdüremezsiniz ya da sürdürmekte oldukça zorlanırsınız. İnsanın umutları ile
yaşama bir anlam yüklediği, yaşamdan tad aldığı söylenebilir. Umutsuz bir
hayatın çekilmezliğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Umutlarımızı, ağaca
yaşam veren köklere benzetebiliriz. Dal budak yerin derinliklerine uzanan
kökler olmasa, ağacın çiçek ve meyve vermesi bir yana, ayakta durması bile
mümkün değildir.
İnsan da böyledir. Umutlar insanı hayata bağlar. Başkalarına göre birinin
umutları yanlış da olsa, hayal ürünü de sayılsa, saygılı olmak gerekir. Şu
köklerini neden buraya değil de, şuraya salmışsın diyerek ağacın köklerini
kıran bir müdahale içine girersek, aslında ağacın yaşamına yönelik bir
davranış içinde olduğumuzu fark edebiliyoruz. Peki aynı şeyi insanlar için neden düşünmüyoruz. Kişinin
içinde bulunduğu egoizm dünyası bunu görmeyi engelliyor. Ağacın yeşillenmesi,
çiçek açması ve meyve vermesi, toprağın derinliklerine uzattığı kökleri
sayesinde olur. Bunu biliyoruz. İnsanın da, umutları ile yaşama kök saldığını
ve bu sayede hayata sıkı sıkıya bağlandığını ise nedense umursamıyoruz!
Umutların gerçekleşme şansı olmasa bile, hayal içerikli de olsalar kişi
için bunun önemi yoktur. Öyle de olsalar umutları kişiyi mutlu kılar. Manevi
dünyamızın vaz geçilmez gücünü oluşturur umutlar. Bu nedenle kişiyi
umutlarından vaz geçirmeye çalışmak, hatta bunu zora baş vurarak yapmak
ileride doğabilecek hataların korkunç başlangıcı olur diye düşünüyorum.
Burada kişiyi hayata bağlayan can damarlarına müdahale ettiğimizin bilincinde
olmamız gerekiyor. Bununla kişinin hayatına da aslında aynı zamanda eşdeğer
bir müdahalede bulunduğumuzu unutmamamız gerekiyor.
Demek ki gerekli duyarlılık gösterilmezse bir çok kargaşaya neden
olabileceğimizi aklımızdan çıkarmayalım. Umutlar ya da hayaller kişinin
kendisine ait sayılmalı. Kişi özgürlüğüne karşı saygılı olmak, aynı zamanda
umutlarına karşı da saygılı olmamızı gerektirir. Hayallerimiz, bir başkasının
hayal ya da umut dünyasına yönelip, müdahale eder duruma geldiğinde
güzelliklerini de yitirler.
Genellikle bu yöndeki olumsuz gelişmeler - ileride ayrıntılı olarak üzerinde durulacak - ideolojik kümeleşmenin
oluşması süreci ile başlar. Bireysel umutlar yerini, bir yere ait olma; orada
kendini bulma sürecine bırakır. Bu süreç, kişinin umutlarına karşı
güvensizlik duyması ile başlar ve durum bireyi yeni arayışlara iter. Ne yazık
ki işler tasarlandığı gibi yolunda gitmez. Zamanla kişi bağımsızlığını
yitirir, ait olduğu çevreye bağımlı hale gelir. Güçlü olanla birleşme
yönündekı içgüdüsel bir ruh hali kişiyi yönlendirir hale getirir. Bu gücün
ancak ve ancak umutlarına deva olabileceği düşüncesine hapseder kendisini
kişi. Kişide güce tapmak gibi saplantılar yer edinmeye başlar. O andan
itibaren kişi, içinde bulunduğu çevrenin rüzgarına kaptırıverir kendisini.
Kişi, gücün yöneldiği yöne, gittiği yere giden bir otomatikleşme sürecine
bırakıverir kendini. Eleştirme ve sorgulama, inanç faktörü ile birleşip,
itikate ve iman gücüne yerini terk eder. Güç, zaman zaman kişinin kulağına,
kendisi olmasa, onun aslında bir hiç olduğunu, kendisi sayesinde hayatta
olduğunu fısıldatır ya da hatırlattırır. Kişi zamanla bunun doğruluğuna öyle
bir inanır ki, çevresinden kopması ile, sudan çıkmış balığa dönebileceği
düşüncesinin esiri haline gelir. Güce tapma düşüncesi zamanla yerini kişiye
tapmaya bırakır. Ve bireyin, kişiliğini kaybettiği o korkunç karanlık an
başlamış olur!
Bireysel özgürlük, yerini, erki ya da gücü elinde bulunduranların
iradesine bırakarak hayattan çekiliverir bir anda! İdeolojik yapılanma kişiyi
bir nevi yeniden yoğurur. Buralarda yeni yeni normlar gelişir. Genellikle
yukarıdan aşağıya örgütlenen bir yapılaşma tarzı ortaya çıkar. Bu yapıya
destek olabilecek yeni mekanizmalar aranır. Bireylerin içinde bulunduğu ruh
hali, ideolojik yapılanmaya malzeme oluşturur. Sonuçta, örgütü çekip çeviren,
ona yön veren; örgüte hareket alanı yaratan bir yönetim zümresinin hakim
olmasının şartları olgunlaşır duruma gelir. O andan itibaren güç erki, adım
adım yöneticilerin elinde maddi bir güce dönüşür. Örgütteki bireyler artık
özgürlüklerini kaybedip, yöneticilerin elinde birer kumanda aracı durumuna
gelirler. Kimi zaman bireyler bundan rahatsızlık duysalar da, örgüt hukuku
onları yola getirir! Çünkü, bireylerin, oluşan yeni bürokratik mekanizmalara
karşı kendilerini bağımlı hissettikleri bir yaşama mahkum olmaları bir nevi
zorunlu hale gelmiştir. Birey ve bireysel özgürlükler düşüncesinin “şeytan
icadı” olduğu propagandası yapılır sık sık. “Şeytanlar” aranır örgüt içinde
ve mutlaka bulunurlar da. Tabii beklenen sonuç gerçekleşir. “Şeytanlar” sözde
hür olduğunu savunan insanların bravo sesleri ve alkışları arasında
cezalandırılırlar!
İdeolojik yapılanmaların ahtapot gibi bireyi sarıp sarmaladığı,
kımıldamaz duruma getirdiği; bireysel özgürlüklerin saldırı hedefi seçildiği,
sürekli bombarduman ateşine tabi tutuldukları bir dönem yaşanıyor. Bu dönemi
ve görevleri iyi anlamak ve kavramak gerekiyor. Tabii bütün bunlara karşı
bireyin kurtuluşu için uzun bir zaman dilimine ihtiyaç olduğunu unutmadan,
sabırla ve sabatla uzun soluklu bir mücadeleye hazır olmak durumundayız.
Sanırım bütün kötülüklerin kaynağında “zaman” her daima bahane malzemesi
olmuştur. Yapılanlar “o zaman öyle gerekliydi”, “bugün bunları yapmak
zorundayız” denilerek sorunlar ciddiyetsizce geçiştiriliyor. Böylelikle
yaşanmış ya da yaşanan “o zaman” dilimi ciddi bir sorgulamaya tabi
tutulmuyor. O nedenle biz kendimizi, zaman zırhına mahkum etmeyeceğiz.
Tesine, bu zırhlı kalkanın arkasında yatan bahaneleri ve bunun yarattığı
temel sorunları açığa çıkarmaya çalışacağız.
Günümüzde, bireyin hak ve özgürlüklerine yönelik ciddi sıkıntılar
yaşıyoruz. Günümüzün söz sahibi güçleri, ideolojik olarak şekillenmiş
güçlerdir. Tabir caizse, bireylere karşı bu yapılar iktidardadırlar. O
nedenle, bu ideolojik odaklara karşı ciddi bir mücadele süreci yaşanmadan,
bireysel hak ve özgürlükler söylemi ile sadece laf etmiş oluruz. Bu yüzden
ideolojilerin totaliter baskısına karşı çıkmak, günümüzde özel bir önem
taşıyor. Bireyin özgürleşmesi, sadece ve sadece burada sağlanan kazanımlara
bağlıdır. Sadece bireyin de değil, toplumun özgürleşmesi de buna bağlıdır.
Geleceğin özgür toplumu, özgür bireylerin çabası ile yaratılır ancak.
Bugün özgür olmayan kişiliklerin, emir kulu olmayı kabullenmiş bağımlı
bireylerin bu toplumu kurması bir yana, böylesi topluma uyum sağlamaları bile
zor olur.
Bir kaç örnekle bunu biraz daha somutlayalım.
Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda olan kemalist bir ideoloji vardır. Bu
ideoloji insanları o kadar kötürümleştirmiştirki, toplumun herhalde çoğu,
devlet denen erki Kemalistlerin malı olarak görmeye alıştırılmıştır. Devlet
her yerdedir. Evinizin içine hoyratça girebilmektedir. Dahası her yaptığında
her zaman haklıdır da! Bireysel hak ve özgürlükler, devlete yönelik istemler
olarak görülmektedir. Devletin ve yöneticilerin bireylerin hizmetinde olduğu
yönündeki klasik demokrasi tanımını neredeyse unutmuş haldeyiz! Bu sistemde
birey özgür değildir. Bireyin onayı alınmadan, ona sorulmadan laik olduğunu
savunan sistem, kimliklerin dini hanesine “İslam”dır yazdırarak, herkese
devletin ideolojisi olan islam dini kimliğini maalesef giydirebiliyor.
Bu, bu sistemde İslam olmayan bireylerin ya da etnik azınlıkların devlet
eliyle baskı altına alınacağının açıkça ilanıdır. Bu durum, burada bireylerin
özgür olmadıklarını gösterdiği gibi, buna ikna edilmiş türk toplumunun da
özgür olmadığına işaret ediyor. Sunni Türk nüfusu, farklı ideolojilere,
siyasal ve dinsel inançlara adeta düşmandır. “Vatan-Millet-Sakarya”
ideolojisi insanları köleleştirmiştir adeta. Demek ki, Kemalist ideolojiye
karşı mücadele, bireyi özgürleştirmenin yanında, toplumu da özgürleştirmenin
önünü açacaktır.
İyi ama bu nasıl olacak?
Kemalist ideoloji karşısında bugün farklı ideolojik çevreler var. Bu
çevreler, gerçekten de öyle iddia ettikleri gibi bireyi özgürleştirebilecek
özgürlükçü toplumlar kurabilecekler mi? Bu ideolojilerin etkisindeki bireyler
gerçekten de özgür müdürler? Ya da söz konusu bu ideolojiler, etkiledikleri
bireylerin özgür olmalarını istiyorlar mı gerçekten? Goethe’nin “Hür olmadıkları halde, kendilerini hür
sananlar kadar hiç kimse esir olamaz.” sözü, yaşadığımız paradoksal
trajediye tam da işaret etmektedir.
Türkiyede rejime ve düzene karşı verilen devrimci mücadele, uluslararası
deneylerin de yardımıyla bir çok insanı kendisiylen hesaplaşmaya, daha
doğrusu kendisiylen yeniden buluşmaya itmiştir. Sahip oldukları çevrelerden
kopan “bağımsız” düşünmeye başlayan, kendilerine ait düşünceleri olan sayısız
insanın olduğunu düşünüyorum. Problem, bu insanların düşüncelerini yüksek
sesle dile getirmemelerinde yatmaktadır. Bu durum, marjinal ideolojik gruplara
karşı siyasal arenade göreceli bir üstünlük sağlamaktadır. İdeolojik
grupların içinde bile bir çok iyi niyetli insanın, kendisini sorgulayan;
örgüt disiplinine ‘çomak sokan’ bir çok kişinin bulunduğu da inkar edilemez.
Bu sorgulama süreci hala bitmemiştir. İnsanlar düşüncelerini ve
sorguladıklarını yüksek sesle dile getirmedikleri için de süreç yavaş
ilerlemektedir. Burada ciddi bir paradigma da yaşanıyor. Çünkü, ideolojileri
ile problem yaşayan insanların bizzat ideolojinin kendisine (ne tür olursa olsun)
karşı bir sorgulamaya gittikleri söylenemez. Temel problem de burada.
Kendi ideolojik çevresinden ayrılan bir çok kişi, değişik ideolojik
çevreler arasında mekik dokuyor. Öyle ki, bir dönemin ünlü solcusu, nasıl
oluyorsa dinsel ideolojik bir çevrenin militanı olabiliyor. Ya da tersi
örnekler yaşanıyor. Demek ki, ideolojilere karşı ciddi bir tavır ya da
sorgulam yok. Çözülemeyen kördüğüm de buradadır diye düşünüyorum.
Bu kördüğümü çözmenin yolu, ideolojilerin birey üzerindeki hegemonyasına
karşı mücadeleden geçmektedir. Bireyin özgürleşmesi temel hedef olmalıdır. Boris Pasternak’ın dediği gibi, “Kimse
bana özgürlüğü bağışlayamaz, şayet o benim kendi içimde yoksa.” Demek
ki, özgürlüğü içselleştirmemiz gerekiyor. Bireyin onu içine sindirmesi
zorunludur. Ayrıca anlaşıldığı gibi, özgürlük bağışlanan bir şey değildir.
Her diktatörlük, özgürlük getireceği söylemiyle kitleleri aldatmıştır. Çünkü
buna inanan kitlelerde ciddi bir bilinç yanılsaması oluşmuştur. Sonuçta,
bireyde yaşanan kişilik dejenerasyonu onu,özgürlüğün bu ‘önderlerce” bir nevi
getirileceği umudunu taşımaya sevketmiştir. Ama her defasında, bireysel
özgürlüğünden feragat edip, bir nevi kendisini başkalarına teslim ettiğini ya
fark etmemiş ya da bunda gecikmiştir birey.
Bireyin kendisinde saklı “problemin”, daha doğrusu kişilik sorununun bu
durumda temel bir rol oynadığını fark etmek, çözümler için bir başlangıç
olabilir.
Ana sorun, bireylerin kendilerini
özgürleştirmelerindeki bilinç yanılgısında yatıyor. Oysa, özgür birey, totaliter rejimlerin
biricik düşmanıdır. Özgürlük bireylere özgü bir şeydir. Devletler,
yöneticiler, sistemler bunu koruyup kollamakla yükümlüdürler. Bireyin bu
hakkına sonuna kadar sahip çıkması gerekir. Böylesi bir özgür birey sayesinde
özgürlük, bireysel olmaktan çıkıp, bir dönem sonra toplumsal alana yayılır.
Bu durum giderek özgür toplumun ana dayanağı olur.
Burada ünlü düşünür Alexander Herzen’in şu söylediklerini mutlaka
kaydetmek gerekir: “Eğer insanlar bütün dünyayı kurtarmayı
değil, kendilerini kurtarmaya çaba gösterselerdi, bütün insanlığı değil,
kendilerini özgürleştirebilselerdi; dünyayı kurtaracak ve insanlığı
özgürleştirecek daha fazla iş yapmış olacaklardı.”
Gerçekten de insanlar gelecekleri adına, gerçekleşip gerçekleşmedıği
meçhul söylemlerle, bireysel özgürlüklerine değer vermediler; özgürlük
haklarından oldular. İnsanların hayal dünyaları, gerçek yaşamlarının yerine
geçti. Yaşanması gereken anlar, hibe edildi. Daha doğrusu yaşama, gereken
değer ve önem verilmedi. Yeryüzünde yüzlerce ideolojik düşünce insanların
beyinlerinde yer edindi. İdeolojik düşünce savunulmadan, bireyin bir hiç
olduğu; değersiz bir yaratık olduğu beyinlere şırınga ettirildi. Sonuçta,
hakikaten bireysel hak ve özgürlüklerin önemine değer verilmedi. Liderlik,
parti ve önderlik kavramları yüceltilip kutsal ve dokunulmaz bir mertebeye
getirildi!
V
İdeolojilerin sahip oldukları dar, sekter ve doğmatik yapısal
bünyeleriyle insanlığı kurtaramayacağını anlamamız gerekiyor.. Kitleler
üzerinde tersi yöndeki ideolojik yanılsamalar, ciddi bir tehlike
oluşturmaktadır. Bu nedenle,
ideolojilerin bireyler üzerinde yarattığı bu hayırhah tutum ve beklentinin
önüne geçmek gerekir. İnsanlar, hayal dünyalarındaki “cennete” gedebilmeleri
için verilen kararlara itiraz edip, adam öldürmeyecek kadar özgür
olabilmelidirler. İki dudak arasından çıkan kararlar karşısında diz
çökmekten, hizaya gelmekten kendini kurtarmalıdırlar. Bireysel kararlılık ve
özgürce karar vermenin gücünü ve hakkını kendilerinde bulmalıdırlar artık. Bu
kararlılığı ve gücü kendinde bulmayan kişiliklerin, esiri olduğu ideolojik
yapılanmalarla hesaplaşamayacağını baştan bilmek gerekir. Bizi yani insanlığı
kurtaracağını savunarak yola çıkan, bu yönde ölüme gitme kararlılığında
bulunan bireylerdeki bu kararlılık maalesef kendini özgürleştirme sürecinin
çok önündedir. Hatta burada gösterilen “cesaret”, ideolojik örgütlülüklerin
içinde adeta teslimiyete dönüşmektedir. İdelojilerin göreceli gücünün de bu paradoksal trajedide yattığını düşünüyorum.
İnsanlar arasındaki ideolojik bölünmelerin, sadece bireyler için değil,
insanlık için de ciddi bir tehlike kaynağı olduğunu sıkça vurgulamak
durumundayız. İnsana veya bireye, sahip olduğu ideoloji için degil; insan
olduğu için değer verilmelidir. Her kişide bir miktar da olsa, insanlık vardır diye düşünerek yola koyulmak
gerekiyor.
Kendi aralarında iktidar kavgası veren ideolojiler, kendi çıkarlarını
koruyup, kollamak için bireyleri esir alıp bir nevi köleleştirmişlerdir.
Şöyle bir düşünelim: Eğer ideolojilerin elinden bu esirler alınıp,
özgürlüğüne kavuşturulurlarsa ne olur? Cevabı esasında sorunun içinde gizli.
Tabiiki savaşlar olmaz, insanlar öldürülmez. İnsanlar arasında barış ve
kardeşlik, eşitlik ve serbestlik hayat bulur. İnsanı insana düşman eden
önyargılar ortadan kalkar. Bölünmüşlükler, parçalanmışlıklar yok olur. İşte o
zaman, ideolojilerin hiç bir zaman başaramayacağı bu gelişmeler hayata
yayılır. Hayat renklenir ve yeniden şekillenir. Yaşam bir başka tad ve haz
verir insana. İnsanlar kendileriyle barışık ve kardeşçe yaşarlar.
Renklerinden, inançlarından veya din, dil farklılıklarından yani kısacası
kültür farklılıklarından dolayı yaşamlarından olmayacak kadar kaynak kaynak
özgürlükler fışkırır toprağın derinliklerinden.
Barış içinde ve korkulardan uzak, yaşanabilinen bu toprak parçasında,
özgürlük söylemi, kendi yaşam şartlarını başkalarını öldürme, yok etme fikri
üzerine kurmiş ideolojik örgütlerdeki gibi bencil ve zalimkar bir karakter
taşımayacaktır. Tersine, toplumda herkesin yararlanabileceği, herkesin onu
yaşatma sorumluluk ve bilincini kazanmasını sağlayabilcek bir nitelik
kazanacaktır. Yaşamın onsuz olamayacağını içine sindirmiş bireylerin ortak
bir davası durumuna kavuşacaktır. Özgürlük, farklılıkların birarada
yaşamalarını olanaklı kılacak ve dolayısıyla toplumsal bir karaktere sahip
olacaktır.
Oysa ne ideolojiler ne de ideolojilerin savunduğu özgürlük anlayışı bu
işlevi yerine getiremeyecektir. İdeolojilerin özgürlük anlayışı, dar, sekter
ve totaliter bir karakterdedir. İçinde, -ne söylenirse söylensin-, baskı ve
şiddeti taşır durumdadır. Sonuçta deolojiler birleştirici değil, bölücüdür.
Toplumu ve bireyleri ideolojiler böler ve onları biribirine düşman eder.
Tarih, kapitalist olsun, dini totaliter rejimler olsun; ya da adına sosyalist
denen ideolojik sistemlerin insanlığın bir bölümünü yok etmekle, daha doğrusu
katletmekle yaşamını ya da iktidarlarını devam ettirmek istediklerine, bunun
için olmadık zulüm ve zorbalıklara baş vurduklarına yeterince tanıklık etmedi
mi?
İdeolojilerin insanlığı kurtaracak söylemlerde bulunmalarına kanmamak
gerekir. Bu söylemlerinde haklı gözükseler de, durum oldukça nettir.
İdeolojilerin bu söylemlerine inanıp teslim olan birey, kuşku duyma duygusunu
kaybeder. Bu durum ideolojinin gücünü pekiştirir. İdeolojilerin gücü de
zaten, etkiledikleri bireylerin özgürlüklerinden feragat etmesinden
kaynaklanır.
Her ideoloji insanlığın sadece bir bölümünü kurtarmayı hedef alır. Böyle
olunca da, planlarını başka ideolojilerin yok olması üzerine kurması
doğaldır. Örneğin burjuva ideolojisi ezilenleri, emekçileri kurtarmayı hedef
almaz. Emekçiler, ezilenler özgürlüklerine kavuşunca, haliyle burjuva
ideolojisi yaşama şansını kaybeder de ondan dolayı böyle bir şeyi istemez.
İslam ideolojisi, diğer dinsel ideolojilere karşı şiddete baş vurmadan yaşayamaz.
Şiddet, onun yayılma ve insanlığı tümden “cennete” götürme planları ile
örtüşür doğal olarak. Bugün, şiddet gibi bir niyetlerinin olmadığını savunan
dinsel ideolojilerin söylemleri bizi yanıltmamalıdır.
Sosyalist ideoloji de, sınıf ideolojisi olduğunu; hatta sadece işçi
sınıfı ideolojisi olduğunu söyleyerek bölücü bir karakter taşıdığını açığa
vuruyor. İşçi sınıfının diktatörlüğünü -bu da yaşanan deneyler ışığında parti
diktatörlüğü anlamına geliyor- alenen savunuyor. İşçi sınıfı diktatoryasını
savunan bir ideoloji de haliyle tüm insanlığı kurtaramayacağını ilan ediyor
demektir. Tarihin şahit olduğu gibi, “revizyonistler”, “parti düşmanları”,
“ajanlar” hatta “küçük burjuvalar”ın kafası koparılacak, çeşitli
sıfatlandırmalarla insanlar –işçiler ya da emekçiler de dahil- işkenceden
geçirileceklerdir. Milyonların hayatına mal olsa da bu ideoloji,
“kararlılığını” göstermekten kaçınmayacaktır. Bu ideolojik kararlılık ve
kendini koruma içgüdüsü hemen hemen bütün ideolojilerde ortak bir özelliktir.
Sosyalist ülkelerde yaşanan deney ve tecrübeler, bu ideolojinin işçi
sınıfını da kurtaramayacağını göstermiştir. Çünkü bu ideolojinin iktidarda
olduğu hiç bir sosyalist ülkede, işçi sınıfının değişik örgütlenmelerine
müsaade edilmemiştir. Ekim devriminden sonra Rusya’da 1921 yılında ayaklanma
bahanesi ile Kronstadt şehrinde binlerce işçi katledildi. Oysa Kronstadt
işçileri fikir özgürlüğünü, serbest sendikal örgütlenmeyi ve adil işçi
konseyleri seçimlerini talep ediyorlardı. Çünkü bu ülkede devletin yan
örgütleri olarak kurulan sendikalar dışında sendikalara örgütlenme hakkı
verilmiyordu. Değişik işçi partilerinin kurulmasına olanak yoktu. Görüldüğü
gibi ideolojiler, kendi içlerinde de tahammülsüz ve hoşgörüsüzdürler.
Sosyalist ve kapitalist sistemlerin demokrasi ve insan hakları alanında,
sosyalistlerin geri kaldığı bile söylenebilir.. Kapitalist ülkelerdeki nispi
demokrasi ve bireyin sahip olduğu “özgürlükler” hiç bir sosyalist ülkede
yaşanılır bir seviyeye ulaşamamıştır. Sosyalist ülekelerde yaşanan pratik
olgular, kapitalist sistemlere karşı ınsanı daha da hayırhah tutum almaya
zorlamıştır adeta. Reel durumda kapitalist sistem, sosyalist sistemlere göre
göreceli özgürlükler bakımından daha çok çekim merkezi olabilmiştir.
Hitler faşizminden veya kendi
ülkerinde yaşanan baskılardan kaçıp “sosyalist anavatana” sığınan bir çok
ülkenin sosyalist ve komünisti maalesef öldürülürken, kapitalist ülkelerde
hapis yatanların sağ kurtulması, sorgulanması gereken ciddi bir fenomendir.
Kısacası sosyalist ülkelerde yaşanan acımasız kıyımlar, kitleleri kapitalist
sisteme “rıza” gösterir bir duruma zorlamıştır da diyebiliriz.
Kapitalist sisteme yarayacak korkusu nedeni ile sosyalist ülkelerde
yaşananları dile getirmekten kaçınmamız mı gerekir? Gerçeklerin acımasız
olduğu hep söylenir. Yoksa kapitalist sistemin, sosyalist sistem hakkında
söyledikleri, tümden yalan ya da gerçek dışı iddialar mıydı?
Doğrudur. Sosyalist ülkelerde yaşananları kapitalistler kendi çıkarları
için kullanmışlardır. Kendilerini “temize çıkarmak” için bu olumsuzluklardan
yararlanmışlardır. Yaşananlar büyük bir ilgiyle izlenmiş ve insanlığa teşhir
edilmiştir. Burada abartıların olması olasalığı mevcuttur. Bir yanıyla bu
doğaldır da. Fakat asıl sorumuz şu olmalıdır: Suç, sosyalist ülkelerde
yaşanan cehennemi yaşamı yaratan ya da bu hataları yapanlarda mı, yoksa, bu
hataları abartarak anlatan kapitalistlerde midir? Burada daha çok neyi, nasıl
ve de kimleri sorgulamamız gerekir?
Sosyalistler burada büyük bir çıkmazın içindedirler. Bir yanıyla yapılan
sürgün ve katliamlar, zorunlu çalışma kampları; bireyi hiçe sayan zorba
rejimlerin yöntemleri kısmen eleştirilse de (yada bunların doğruluğu
onaylanarak) yapılanların, yaşananların ciddi bir sorgulanması yapılmıyor.
Hatta onlara kalırsa bunları eleştirmek, burjuvazi ile aynı “dilden” konuşmak
anlamına geliyor. Varsa başka diliniz, lütfen sizler de bu dilinizle konuşun.
Burjuvazi, iki kere iki, dört eder dediğine göre, bizim aynı dilden
konuşmamamız için başka bir matematik işleme mi başvurmamız gerekiyor?
Sosyalistler burada gerçekten de ciddi bir handikap içindedirler.
İdeolojik doğmatizm aslında burada da ciddi bir rol oynuyor sessizce. Burjuva
söylemiyle bizi tehdit edenlerin ya da korkutanların gönlünde, inanın
iktidara geldiklerinde aynı şeyleri hem de faylasızla yapmak yatıyor!
Burada her ideolojinin sahip olduğu bir çifte standartla karşı
karşıyayız. Kasım 2003’te İstanbulda patlayan bombalara karşı adeta birleşik
cephe oluşturan sağ ve sol parti ve ideolojiler, İsrail’de patlayan
bombaların öldürdüğü sivil insanların katliamını sessizce onaylamaktadırlar.
Kimileri açıktan destek bile vermekten çekinmemektedir. Peki Türkiye’de
patlayan bombalara karşı çıkmak, bu eylemleri kınamak; onların patladığı toprak Türkiye olduğu
için mi icap etmektedir?
Bir dönem PKK’nın yaptığı söylenen, gerçekte ise tam bilemediğim İstanbul
alış-veriş mağazalarında bombalar patladığında, bir çok Türk ve Kürt solcusu
ile tartıştığımı hatırlıyorum. TC’ye yönelik eylemler olduğu iddia edilerek
bu eylemler destekleniyordu. O sıralarda biraz da PKK’nın gücü karşısında
secdeye duran sol çevrelerin bu eylemleri eleştirdiğini hatırlamıyorum. Fakat
El-Kaide’ye mal edilen Kasım 2003 terörist eylemlerin aynı sol çevrelerin
desteklerine de tanık olmadım. Üstelik El Kaide’nin anti empemperyalist
karaktere sahip olduğunu savunan bir çok solcu ile de tartışmıştım çok
önceleri.
Görüldüğü gibi insanların neyi nasıl ve neye göre savunduklarını anlamak
zorlaşmaktadır. İdeolojik hareketlerin yarattığı toplumsal psikoloji,
insanların düşüncelerini dumura uğratıyor. İnsanlar bir nevi kumanda ile
idare edilir duruma getiriliyor. İnsanlar inançlarının ve düşüncelerinin
esiri durumuna düşüyor. İçinde bulunduğu grubun yapısından kaynaklanan
ideolojik şiddet, insanların bünyelerine siniyor. Karşı çıktığı Kasım 2003
terör eylemlerini kendi örgütü yapsaydı, aynı karşı duruş gösterilebilecek
miydi? Buna kolayca evet diyemeyiz. Çünkü ideolojik akımlarda bireyler
tutarlı bir duruş sergilemekten uzaktırlar. İdeolojik hareketin yöneticileri
her zaman haklıdır! Tersi duruş sergileyen insanlar, “kafirdir”,
“bozguncu”dur, “ajan”dır, “tımarhanelik”tir vs...
İdeolojik örgütlenmelerde ciddi bir robotlaşma yaşanıyor demek, bir
önyargı mı olur acaba? Yaşananları birer film şeridi gibi gözlerimizin önüne
bir getirelim. Bir film seyrediyor gibi koltuğumuza yaslanıp rahat bir nefes
alarak bu filmi önyargısızca ama dikkatlice izlemeye bırakalım kendimizi.
Burada bir realiteyle karşı karşıyayız. Birilerini kötülemek ya da birilerini
karalamak için kendimizi zorlamaya da gerek yok. Realiteye göz ve kulak
vermemiz, yeterli olur diye düşünüyorum. Realitelerden kalkarak gerçeklerin
mutlaka açığa çıkarılması gerekir. Bu yol bizi, bireyin özgürleşmesine
götürecek bir yolun başlangıcı olabilir...
VI
DEMOKRATİK KÜLTÜR, FARKLILIKLAR VE İDEOLOJİ
Ölüm denen canavarı sorgulamak, ölüm ve ölüm merkezlerini ve işlevlerini
açığa çıkarmak günümüzde büyük bir önem taşıyor. Bunun öyle kolay olmadığı
açıktır. Çünkü, sırası geldiğinde herkes ölüme ve öldürme olaylarına lanetler
yağdırıyor. Ölümlerden yana olmadıklarını, kimsenin ölmesini istemediklerini
söyleyenlerin ve bunu yapanların da aynı çevreler olması işleri daha da
zorlaştırıyor. Ya da öyle görünüyor. Ölüm üreten ve saçan çevrelerin aynı
zamanda insancıl dersler vermesi ise işin diğer bir şaşırtıcı yanı. Öyleyse
çevremizdeki bunca ölüm ve katliamlar da neyin nesi? Nasıl oluyor da insanlar
evlerinde, işyerlerinde, okullarında, ibadet alanlarında, alışveriş
merkezlerinde; kısacası her yerde ölümle karşılaşabiliyorlar? Ölüm hep yanı
başımızda. Ölüm uygulayıcıları hep aramızda! İnsanlar ve insan yaşamı, hep bu
cehennem karanlığına mahkum mu olacak diye soru sormamız, ciddi bir sorgulama
yapmamız bu cehennem karanlığını aydınlatmamız için bir adım ya da bir mum
ışığı olamaz mı?
Söylenenler ve dökülen göz yaşları sahte. İnsanlar sahte. İnsan denen
yaratık, içyüzünü gizlemede oldukça beceri kazandı ve ihtisaslaştı! Onca
hamasi hümanist nutukların altında, ölüm kararları gizli. Söylenen onca tatlı
söz, insanların beyninde yer edinmekte ve insanlar adeta kuzuya dönmektedir.
Ölüm merkezleri adeta kumanda ellerinde, insanları istedikleri yöne
yöneltebilmekte. Söylenenler, sarfedilen sözler, cidden yürek ısıtır cinsten.
Öyleyse burun buruna yaşadığımız bunca ölümler neden ve bunlardan kimler
sorumlu?
Bunun için sorgulama yeteneğimizi ve kuşkulu olmayı elden bırakmadan iğne
ile kazı yapmaya başlamamız gerekiyor.
“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözünü anarak sorunu biraz daha
somutlayalım:
Dünyadaki doğal ölümler dışındaki tüm ölümler, ideolojilerin
çatışmasından kaynaklanıyor, diyebiliriz. Her ideoloji kendi dışındakilerini
yok etmekle, hizaya getirmekle kendini yükümlü kılıyor. Bunu, görev ve
sorumluluk olarak çevresine ve taraftarlarına empoze ediyor. İdeolojilerin
etkisindeki kitleler de bunu soylu bir görev olarak kabul edip, emre amade
olduklarını ilan ediveriyorlar! İdeolojilerin kitleler üzerindeki güçlü
etkisi biraz da onun despotik yapısından kaynaklanıyor. İdeoloji, değil
dışındaki ideoloji ile barış içinde yan yana yaşaması; kendi içinde bile bin
bir parçaya bölünüp, kendi kendisini yiyebiliyor. Bu sorun detaylı olarak
sonradan açıklanacaktır.
İnanç özgürlüğü, fikir ve düşünce özgürlüğü, ideolojinin dişli çarkları
arasında un ufak olmaktadır! Bu Türkiye’de oldukça belirgindir. İslami Terör
gündeme damgasını vurduğu dönemlerde, çoğu islamcı çevre, yazar ve kişi
“islamda terör yoktur” diyerek islami ideolojinin şiddet yanını gizlemeye ya
da saklamaya çalıştıklarını biliyoruz. Sanki islam ideolojisi tarihte hiç kimseyi
öldürmemiş, hiç katliam yapmamış gibi, gerçeklerin açığa çıkmasını önlemeye
çalıştılar. Bu içgüdüsel savunma tavrı bütün ideolojilerde ortak bir
noktadır. Gerçeklerin yakıcılığı karşısında, “bunu yapanlar bizden değildir”,
“onlar bu yüce ideolojinin dışındadır” diyerek fetbazlık yapmak,
ideolojilerin ortak ve zorunlu bir görevidir. Öyle ya “bu ideoloji bunu
yaparsa, ben de bu ideolojiden olamam” deme soyluluğunu göstermek kolay mı o
kadar! Esasında, bunu ideolojilerden beklemek de saflık olur.
İslam ideolojisi yayılmaya yüz tuttuğundan bu yana acaba kaç milyon
insanın hayatına mal oldu? Kaç kişinin derisi yüzüldü? Kılıç vuruşlarıyla
tespih çekilir gibi, kafa koparmaları konu edinen o heyecan ve kanımızı
donduran cenkleme hikayeleri yalan mıydı yoksa?
İslam dini, ellerinde gül dağıtarak mı İran coğrafyasına ya da Anadolu
toprağına bir anda giriverdi? Yoksa buralarda yaşayan Alevi, Ezidi, Hristiyan
vs. nüfus kendi kendilerini mi kılıçtan geçirdi? Sahi o toprakların asıl
sahibi bu halklar, güle oynaya mı İslam’ı kabulleniverdiler? Mezopotamya’nın
yerli halklarından Asuriler uzaya gittikleri için mi yerlerinde yoklar?
Anadolu coğrafyasının ciddi inanç akımını oluşturan Alevilerin ne kadarı
kuyulara atıldı; ne kadarı katledildi veya yakıldı?
Kimse bu soruları sormuyor maalesef kendisine. Çünkü bu soruya verilecek
cevaplar gerçekleri gün ışığına çıkarmaya veshile olacaktır. Böylesi bir
duruş ve tavır alış, ideolijinin kendisini dinamitler. O nedenle sadece İslam
ideolojisi yanlıları değil, tüm ideolojilerde kişiler, bu tür “şeytani”
soruları kendi kendilerine sormaktan elbette kaçınırlar.
“Bir Kızılbaşı öldüren mümin cennete gider” diyen Şafi ideolojinin
beynini gaspettiği ya da kendisine hükmettiği bir taraftarı nasıl olur da
ölüme karşı olabilir? Ya da kişi olarak kendisinin ölümlere karşı olması,
ideolojisini temize çıkarmaya yetebilecek mi?
İnsanlar kuşkusuz değişebilirler. Dün yaptıklarından, bugün
vazgeçebilirler. Dün savunduklarını, bugün savunmayabilirler. Bundan kuşkumuz
yok. Fakat bunun için insanın, etkisi altında olduğu ideoloji ile
hesaplaşması gerekmiyor mu?. Yapılanlar cidden sorgulanmalı ve
eleştirilmelidir. Yaşanan deneylerin yeni nesillere aktarılması, yeni
ölümlerin önüne geçmek için şarttır.
Farklılıklara karşı tahhammüllü olmayı beceremedi Türkiye’de İslamcılık.
Bu tahammüllü olmayı sadece İslamcılar değil, bilimum sol ve marksist
ideolojiler de beceremediler. Nasıl becerebilsinlerki!
Öyleyse sorunu tek tek ideolojilerin suçlanmasından da çıkarmamız
gerekiyor. Değilse burada kalıp handikap içinde veya basit bir döngü içerisinde yaşamaya mahkum oluruz. Basit bir örnek
verelim: Kendi penceresinden Stalin Rusya’sındaki terör ve kıyım dönemini
sorgulayan bir İslamcı, bu tavrından dolayı haklı olsa da, tümüyle teröre ve
öldürmelere karşı olduğunu ispatlayamaz. Ya da aynı şeyi tersinden
söyleyelim: İslami terörün tarihinden örnekler vererek, kendisinin
haklılığını kanıtlayan Stalinist bir sosyalist de, ideolojisinin kan
dökmediğini ya da dökemeyeceğini ispatlayamaz. Doğrusu tüm ideolojilerin,
kendi dışındaki ideolojileri eleştirmek için epeyce malzeme bulabilme
şansları hep vardır. Demek ki, bu dar kuyudan çıkmadan, çevremizde olup
biteni sorgulama gücünü elde edemeyiz. Ve bu kuyuda kalarak, yaşananların
bilinçli olarak sorgulanması ve var olan handikapların aşılması mümkün
olamayacaktır.
Türkiye’de nüfusun yüzde 99’u müslümandır belirlemesinin gerçekleri
yansıtmadığını bilmeyen yok. Öyle olsa bile, sunni islamın yararlandığı kadar
kimse, devlet olanaklarından yararlanamıyor. Nüfusu 20-25 milyon civarında
olan bir Alevi kitlemizin verdiği vergilerle beslenen Diyanet Kurumu’nun
neyinden faydalanabiliyor Aleviler?. Türkiyedeki Ermenilerin, Rumların,
Süryanilerin başına gelen eziyetler ortada. Fakat Allahın kulu tek bir
İslamcı’dan çıt yok. İslamcıların yaşadıkları Avrupa ülkelerindeki Hristiyan
“zulmünden” dem vuran İslamcı yazarlar, konu Türkiye olunca kafalarını kuma
gömüveriyorlar. İslam elden gidiyor diyerek Hristiyanlara karşı adeta savaş
ilan ediyorlar. Peki nerede savunur göründükleri inanç özgürlüğü, kişilik
hakları? Sonra, Türkiye’de hangi Hristiyan kesim İslamcılara şiddet boyutunda
savaş açmış! Vay efendim bedava İncil dağıtılıyormuş! Sahi ne var bunda? Siz
de insanlara okullarda -hem de zorla- Kuran okutturmuyor musunuz?
Bütün bu söylemlerin sonuçta terör üretmeye veshile olabileceğini düşünen
yok! Önüne gelen televizyona çıkıp İslami şövelyeliğe soyunuyor Hristiyanlara
sövülüp sayılıyor. Korku veriliyor. Fukara Hristiyanlara savunma hakkı bile
tanınmıyor. Kendisinin sahip olduğu hakları, komşusuna tanımayan bir kişi ya
da çevre hümaniter söylemlerinde ne kadar samimi ve inandırıcı olabilir?
Bütün sorun, başkalarının haksızlığını bahane ederek, kendi baskı ve
zulmümüz için onu bir araç olarak kullanmamızda yatıyor. Bu ikircikli tavırla, kişinin baskı ve zulme
karşı olduğu yönündeki söylemi sahtedir. İnandırıcı değildir. Dinsizlerin de,
Hristiyanların da, Alevilerin de ülkemizde yeri vardır, olmalıdır. Bunlara,
sunni İslamın baskısından uzak; birarada ve kardeşçe yaşama şansı tanımayan
kişilerin insancıl kesilmesi inandırıcı olamaz.
Televizyonlarda Ermenileri, Süryanileri, Alevileri özgürce bir konuşturalım; bakalım ne olacak! Varsın
dinlerinin propagandasını yapsınlar. Varsın İslamı eleştirsinler. Hiç bir şey
olmaz demeyin, aynı anda o televizyon binası İslamcılar ordusu tarafından
ateşe verilir. Bugün teröre ve şiddete karşıyım diye söylev veren İslamcı
yazar ve çevreler, o an öncülük yapan, nutuk atan “militan neferler” olarak
alanda yerlerini mutlaka alacaklarını söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Benzer tavır ve davranışları, bir dönemin sosyalist ya da komünist
ülkelerinde de görmek mümkündür. Bu ülkelerde İslami azınlıklar ya da milli
azınlıklar da aynı baskı ve şiddetin altında insani olmayan baskı ve zulüm
altındaydılar.
VII
Yaşamımızdaki bu ikircikli ve çıkar içeren davranış bozukluklarının ya da
kişisel egoizmin sorgulanması, gelecek için mutlaka bir başlangıç olabilir
diye düşünüyorum. İnsanlarda kendi doğrularının dışında doğrular olmadığı
yönündeki bencil ve dar düşünceler var olduğu sürece yukarıda belirlenen
haksızlıkların ardı, arkası kesilmez. Ve bu düşünceler aşılmadığı sürede de,
bu olumsuz durumları hep yaşıyacağız!
Doğrularımızın, mutlak doğrular olduğunu nasıl söyliyebiliriz? Bunun
kıstası nedir? Ayrıca değer verilmeyen yanlışlar olmasa, doğrular nasıl açığa
çıkabilir? Gerçek olan şudur: yanlış ve doğrular hayatımızın olmazsa olmaz
olgularıdır. Doğrular ve yanlışlar hayatımızla iç içe yaşarlar. Hatta
yanlışlar, cenin içinde geliştiği ve büyüdüğü kadın rahmine benzer bir işlev
de görürler. Karşıt gibi görünen bu iki olgu, yan yana olmakla hayatımızı var
ettiklerini çoğu kez unutuyoruz. Kendi yanlışlarımızla ciddi bir hesaplama
sürecini nedense yapamıyoruz. Fakat dışımızdaki “yanlışlara” karşı zalim ve
acımasız bir duruş içinde olmaktan da kaçınmıyoruz. Bu durum, sorunları
içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Başkalarını yanlışlarından ötürü red edip,
onlara yapılan muamelelerde doğal bir haklılık payı bulurken; kendimizin yanlışlarına
karşı aynı tavrı gösteremiyoruz. Öyle ya bu tavır, kendimizi inkar etmekle
aynı anlama gelebilir! Kendi kendimize
baskı ve şiddet de uygulayamayız. Böyle olunca da hatalarımızı şöyle ya da
böyle kabullenmekten başka çaremiz yok. Yani hatalarımızla beraber yaşamaya
bir nevi mecbur kalıyoruz. Bazen hatalarımızdan öğrenemeyecek kadar yeterli
bilince sahip olmasak da, zaman zaman sessizce geçirsek de durum böyledir.
Sonuçda hatalarımız bize aittir ve onları kabul etmek durumundayız.
Kişinin, birey olarak yaşadığı bu süreci nedense hayatın başka
alanlarında yaşayamıyoruz. Böylesi bir yaşamı, yani başkalarının “hataları”
na karşı şiddetle tepki gösterip, onları ve sahiplerini ideolojimiz gereği
(ideolojimize helal getirmeyiz evelallah!) red ve inkar ederken; aynı tavır
ve davranışı, sorun kendimiz olunca kuzuya dönüyoruz. Tepkisizleşiyoruz
hatalarımıza karşı. Sorgulama ve bunlardan öğrenme uzvumuz kötürümleşiyor. Bu
durum zamanla alışkanlıklar denen bir başka olgu ile kaynaşıp, yaşamımıza
sızıveriyor. Sonuçta dışımızdaki haksızlıklara karşı, “doğru-yanlış”
savaşında karşılıklı olarak silahların kullanılarak devam ettiği kavganın
içine giriveriyoruz sessizce. Ya da bu kavgaların içinde olmamayı, ona
seyirci kalmakla bir sayıp susuveriyoruz. Ak-kara ikilemine hapsediyoruz
kendimizi bir nevi.
Oysa faklılıkların, bizim kendimizdeki gibi yan yana yaşayabilmesi her
zaman mümkündür ve doğaldır. Hayatımızın çeşitli evrelerinde yaşadığımız
farklılıkları ya da yaşanılan hataları kabul ettiğimiz gibi, dışımızdaki farklılıkları
da kabul etmek durumundayız. Kendi hatalarımızdan öğreneceğimiz gibi,
dışımızdaki farklılıklardan da öğrenmesini bilmeliyiz. Hatta bu öğrenme ve
bilgi edinme sürecinden zevk duymalı ve haz almalıyız.
Rene Descartes. 1628’de yazdığı “Aklın Yönetimi
İçin Kurallar” adlı eserinde “Kitap
yazanlar, ne zaman körü körüne bir konuya saplanıp kalsalar, o zaman bizi de
en ince
kanıtlarla kendi sonuçlarına doğru sürüklemek
istediklerini...” yazar.
Gerçekten de bugün tüm ideolojilerin yaptığı tam da Descartes’in işaret
ettiği konu ile ilintilidir. İdeolojiler hem kendilerinin bilimsel
olduklarını hem de dışındakileri her tür ajitasyon ve propaganda ile
etkilemeye ve inandırmaya çalışmaktadırlar. Zaman zaman korku ve şiddet
uyagulayarak bunu gerçekleştirmek istemektedirler.
Farklılıkların hiç bir zaman şiddetle ortadan kaldırılamayağını artık
bilmek durumundayız. Bir farklılığı ortadan kaldırırken, hayatın bir başka
alanında yeni farlılıklar ortaya çıkar. Kişi olarak aynı durumu hepimiz
yaşamıyor muyuz? Farklılıklar arası bu tür savaş, demekki kabul edilmemeli.
Çünkü her kesim kendi doğrularını bize, zor ve şiddet kullanarak kabul
ettirmeye çalışıyor. Aynı şekilde biz de “kendi doğrularımızın” savaşını
veriyoruz. Ve hayata dayattığımız bu kaos ortamı sürüp gidiyor!
İdeolojik örgütlenmeler bu durumu kendi lehlerine çevirmek için araç
oluyorlar. Mümkün mertebe geniş kitleleri etkileyip örgütleyerek,
farklılıklara karşı savaş muharebelerine hazırlanıyorlar. İdeolijik birliğin
ve örgütlülüğün yaratılması için gerektiğinde kendi içinde de savaşlar ilan
edilir. İnsanlar dağa kaçırılır. Ölüm emirleri verilir. İşkenceden grup grup
insan geçirilir. Darağaçları kurulur. Bütün bunlara, gelecekte kişinin refah
ve özgürlüğünü sağlamak adına baş vurulduğu söylense de, bu tür yöntemlere
ideolojinin sürmesi ve yayılması için baş vurulur. Demek ki, burada bu ölüm
fermanlarının arkasında ideolojik düşünce sistemi yatmaktadır. Bu sistem
kendi bekaası için kendı çocuklarını da kurban etti, ediyor ve edecektir.
Görüldüğü gibi, farklılıklara karşı tahammülsüz olan ideolojik yapı,
kendi içinde de şiddeti barınmaktadır. Ve bu şiddet olgusuna, yeryüzünde
binlerce kez şahit olmuşuzdur. Nasıl olmayalımki? Varlığını başkalarının
ölümüne borçlu olduğunu söyleyen bir yapı, bir dönem sonra kendi şiddetinin
eseri durumuna gelemez mi? 1789 Fransız ihtilali ve 1917 Rus devrimi
sonrasında, keza adına “Proleter Kültür Devrimi” denen 1960’lı yılların
Çin’inde de devrim çocuklarını yemedi mi? İslamın yayılma döneminde İslami
devrim kendi çocuklarını, hatta bizzat Muhammet’in torunlarını yemedi mi?
Bunlar, kaza idi deyip geçemeyeceğimiz kadar önemli tarihsel deneylerdir.
Birine “ölümü hak ettiğini” söylemek, ölümü “hak edenin” de sizin “onu hak
ettiğini” söyleme hakkı vardır. Bu durum karşılıklı olarak çaprazlama biçimde
silahları ateşler. Ve bu silahlı atışmanın sonu de gelmez.
Türkiye’de yaşadıklarımız, bu konuda tamamen trajik ve dramatik
örneklerle doludur. Sağcılar, solcuları dövdüklerinde yada vurduklarında,
solcular avazı çıktığı kadar bağırmaktan geri durmuyorlar; “katiller”, “insan
avcıları”, “halk düşmanları” vs. sloganlarını göğe salıveriyorlardı. Bu
tepkinin doğal ve insani görünümlü yanı, bir çokları tarafından kendi
çıkarlarına alet edildiği, bu tepkinin bir nevi kullanılmaya açık olduğu çok
sonraları açığa çıktı.
Bunun doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyorum. Buradan bir şeyi öğrenmek,
anlamak ve göstermek istiyorum sadece. Peki aynı insani görünümlü,
tepkisellik içeren aynı sloganlar, kendileri yapınca da atılıyor muydu?
Mümkün değil. Biraz önce atılan, insani görünümlü sloganlardan eser yok.
Hatta ölüm ve öldürme eylemlerini yücelten önemli eylemler, halk yararına
eylemler olarak görülüyor ve değerlendiriliyordu! Düşmana hesap sorma adına,
insanlar zevkle olanları izliyordu. Dışındaki kitlelerden ya da örgütlerden
taban kazanmak amcıyla, bu tip eylemler araç sayılıyor, bildiriler
dağıtılıyor, çeşitli propaganda biçimlerine başvuruluyor(du). Aynı durum
tabiiki sağcılar içinde de geçerliydi. Aynı çelişki ya da ikircikli davranış
biçimleri onlarda da tıpkı solcularınki ile aynıydı. Nitekim son PKK
eylemlerinde vurulan asker cenazelerinin, MHP’liler tarafından nasıl
kullanıldığını, bu durumu kendi cephesini genişletmenin aracına ve
propagandasına dönüştürdüklerini gördük ve yaşadık.
Yukarıdaki örneklere rağmen, insanların görünürde ölümlere karşı bir
söylem içinde olduklarını biliyoruz. Zaten bu nedenle de bu eylemler denildiği gibi kitlesel tabanı genişletmenin bir aracı olarak
işlev gördüler. “Haksızlığa karşı”, “katliamlara karşı”, “ölümlere karşı” bir
mücadeleden kim yana olamazki. Yüreği hassas binlerce insanımız, gencimiz
tabiiki böylesi bir kesimden taraf olur ve böylesi bir mücadeleye katılır.
Fakat burada ciddi ve safça bir yanılsama yaşandığını söylememiz gerekiyor.
Bu çetrefilli süreci anlamak ve dersler çıkarmak ,zor olsa da, oldukça önem
taşıyor.
Herşeyden önce samimi ve dürüst olmak gerekiyor. Yukarıdaki örneklerde
açığa çıkan doğal tepki, bizi yanlış sonuçlara götürmemelidir. Buradaki
tepkiler, ölümlerden yana olamamanın sonucu açığa çıkan genel ve doğru
tepkiler görünümünü arz etselerde, bu görünüme aldanmamak gerekiyor. Bu
tepkiler acı bir bencillik içeriyor. Keza bu tepkiler, başkalarına karşı
şiddet uygulamanın aracı olarak bir işlev görebilirler. Bu durum hem sağcılar,
hem de solcular için aynıdır, değişmez. Bu acı gerçek bağırtı ve çağırtılar
içinde gizlendi. Görülmesi ve açığa çıkması engellendi. Bu durum, yüzlerce,
binlerce insanımızın ölümüne neden oldu! Bizler en çok kızdıklarımıza
benziyoruz. Aslında, kızdıklarımızın benzerini bir başka yerde ve biçimde
bizler yapmaya çalışıyoruz. Bu da hayatın bir başka cilvesi olsa gerek.
Doğrudur. Evine hırsız giren bir ev sahibinin tepki göstermesi, olayın
üzerine gitmesi; bağırması, çağırması vs. hepsi doğrudur ve doğaldır. Fakat
ya sözkonusu ev sahibi de aynı meslektense ne denebilir? Ya da hırsızın eline
geçirip kaçırdığı o mallar, kısa bir dönem önce bir başka evden çalınan
mallar ise? Verilecek cevaplar, düşünüldüğü gibi kolay olmasa gerek.
Bu olayda, hırsızlardan biri ya da diğeri haklı değildir. İkisi de
haksızdır. Sonuçta ikisi de gaspçıdırlar. İkisi de başkalarının emeğinin
üzerinden geçinme fırsatları peşindedirler. Burada hırsızlardan her hangi
biri, diğerine karşı hiç bir zaman savunulmamalı. O az çaldı, diğeri çok
çaldı da denemez. Bu tam bir komiklik olur. Durum „sağcı terör“, „solcu
terör“ ikileminde de böyle değil mi? Her iki taraf kendi terörini
savunmaktadır. Masumiyetliklerinden bahsetmektedirler! Diğer taraftan buna
zorunlu olduklarını, hatta haklı olduklarını iddia etmektedirler. Burada tam
bir ikircilik örneği bir davranış söz konusudur. Şiddet kendilerine
yöneldiğinde, şiddeti kınadıklarını söyleyen çevreler, ne kadar inandırıcı ve
samimi olabilirler? Gerçekten de bu çevreler şiddete karşılar mı? „Yaşamak
için öldürmeli“ sloganını az mı duyduk. Bir an, insan bunun doğal olduğunu
düşünebilir. Fakat bunu düşünen her kişi, çevre, örgüt veya ideolojik yapı,
bu doğallığı kendisi dışındakilerine de tanıma hakkını verebiliyor mu?
Herkes, kendisini bir başkasının yerine koyarak olaya yaklaşmaktan kaçınıyor.
Bu olanlardan sonra ideolojilerin etkisindeki kitlelerde, kendilerini koruma
içgüdüsü giderek yer edinmeye başlar. “Öldür ki, yaşa” bencilliği alır
başını, canavarlığa dönüşür.
Zor olan, burada aklı selim sahibi olabilmektir. Temel mesele kendi dar
penceremizden bakarak olaya grupsal çıkar meselesi olarak değil; ölümü ve
eylemleri yapan düşünceleri bir bütün olarak sorgulamaktır. “Ama biz
haklıyız” demek tam bir çılgınlığa davetiye çıkarmaktır. Sen öldürürken
haklı, onlar öldürürken haksız olamazlar. İkiniz de haksızsınız diye yüksek
sesle söylemek gerekir. Tutarlı ve samimi olmak gerekirse böyle davranmak
zorundayız. Böylesi bir kişilik ve tutarlılık veya sağlıklı duruş ancak
ölümün ve şiddetin kaynağını kurutabilir.
Fikirsel bazda haklı olmak, başkalarını şiddetle cezalandırmak anlamına
gelmemeli. Farklı düşüncelerin, daha doğrusu farklılıkların bir arada olması
doğal sayılmalı. Farklılıkların bir arada yaşamasını savunan
demokratik-özgürlükçü bir yaşam özlemi içselleştirilmeli ve özümsenmelidir.
Farklılıklar arasındaki mücadele hatta “çatışmalar” doğal bir yadsıma ve
yadsınma seyri içinde olmalı, şiddet unsurunu içinde barındırmamalıdır.
Gerçekten de bir Türk’ün bir Kürt’ü öldürme hakkı nasıl olabilir? Bir
sağcının, bir solcuyu ya da!. Soruyu tersinden de sorarak olayın derin
boyutunu kaç kez irdelemeye çalıştık diye herkesin kendisine sorması
gerekiyor. Bu soruyu, çok az kişinin kendisine sorduğunu düşünüyorum.
Yığınsal anlamda bir sorgulamanın ise esamesi yok. Hak kelimesi, bizim
hakkımız gasp edildiği an sadece aklımıza geliyor. Acaba zaman zaman,
başkasının hakkını gasp ettiğimiz oldu mu sorusunu sorabiliyor muyuz
kendimize? Yoksa “hak” kelimesi dönem dönem iki farklı anlama mı geliyor?
Hangi sıfatla kendimizi adlandırırsak adlandıralım, herkesin problemin
kendisini, kendinde arayarak bir sorgulama sürecine girmeye ihtiyaç var. Bu,
her yanlışın sorumlusu biziz anlamına gelmemeli. “Biz” deki yanlışın
derecesine bakmadan, var olan yanlışın görülmesinde fayda var. Burada ölüm ve
öldürme olayını Türk-Kürt, Alevi-Sunni, Sağcı-Solcu haklılığını ya da
haksızlığını bir tarafa bırakarak irdelemek gerekir. Bunlardan biri ya da
öteki haklı-haksız olabilir. Bu tartışma, ölüm hakkının önüne geçmemeli.
Değilse ölüm tek seçenek, baş vurulacak tek çare olarak kitlelerde yanıltıcı
yönlendirmelere ve davranışlara neden olur.
Komik olan, daha doğrusu traji-komik olan; ölüm kusan, onu çıkışları için
tek seçenek gören hemen hemen her çevrenin, aynı zamanda özgürlükçü söylemlerden de geri kalmaması! İnsan bir an,
demokratik ya da özgürlük kavramlarını sözlüklerden kaldırsak mı diye
düşünmeden edemiyor. Şaka değil! Bush, Irak’a “özgürlük” ve “demokrasi” adına
giriyor! İsrail “özgürlük” ve “barış” adına Filistin’i habire bombalayıp
duruyor! Filistin’de Hamas “özgürlük” adına sivillere yönelik toplu
katliamların yaşandığı canlı bomba olabiliyor. El Kaide, Amerikan
Emperyalizmine karşı (bir çok sol çevrenin de yüreğini ısıtırcasına)
özgürlüğün simgesi olmaya soyunuyor. Sol rejimlerin bir dönem hüküm sürdüğü
bir çok ülkede özgürlük ve “sosyalist demokrasi” adına milyonlarca insan
hapsedildi, bir o kadar da katledildi!
Görüldüğü gibi utanılası bir ikiyüzlülükle özgürlük ve demokrasi
kavramları kirletilmiştir. İçleri boşaltılmıştır. Bu nedenle belki de
insanlığın yeni kavramalara ihtiyacı var. Ya da demokrasi, laiklik, özgürlük
vb. kavramların içi yeniden doldurulmalıdır. Her çevre ve kişi kendisinden
başlamak kaydıyla geçmişin teori ve pratiğini ciddi bir sorgulamadan geçirmek
durumundadır. Geçmiş geçmişte kaldı demek, geçmiş hataların sorgulanmasını ve
bilince çıkarılmasını engelleyen ya da örtbas edilmesini sağlayan ikiyüzlü
bir söylemdir.
“Evet yanlışlar yapıldı, ama o günün koşullarında bu hataların yaşanması
doğaldı” diyen bir söylem ise ciddiyetsizliğin bir başka biçimidir. Hayır, ne
o gün, ne de bugün bu hataların bağışlanması mümkün değildir. Tersini
söylemek yeni kirliliklere davetiye çıkarmaktır. Bu, bu hataları yapanlara
ciddi bir cesaret kaynağı olur. Kurşunun adres sormadan serserice dönüp
dolaştığı, önüne gelenin bedenine girdiği; ölümle yatıp, ölümle kalktığımız
bir dönemin sorgulanması, hiç olmazsa yeni nesillerin hayrı için
yapılmalıdır. Bu sorgulama hepimiz için, geleceğimiz için oldukça anlamlı
olacaktır. Hiçbir bahaneyi kendimize zırh edinip, kurtulmanın çarelerini
aramayalım boşuna. Yapılanların özgürlük ve demokrasi ile bağdaşır yanı
yoktur. Yaşananların kimlerin işine yaradığı ise, şimdi daha net olarak
görülüyor.
Sol bir çevreden gelen bir kişi olarak kendimizden başlayarak şu
gözlemimi tartışmak istiyorum. Bunu yaparken solculuk mu, sağcılık mı daha
iyidir tartışmasına kendimizi hapsetmeyeceğiz. Sağcılık ve solculuk tarihsel
bir gelenektir ve devam eden ideolojik bir tartışmadır. Bu devam edecektir
de. Fakat bizler “solcu” olarak bırakalım “sağcıları”, kendi içimizde ne
kadar demokratik ve özgürlükçü olabildik diye kendimize sormamız gerekiyor.
Gerçekten, yaptıklarımız sözü edilen bu kavramlarla bağdaşabiliyor mu?
Aslında Türkiye’de solun içinde bulunduğu bugünkü durum her şeye cevap
verebiliyor. Ama buna rağmen biz, yine de görmeyen gözler için, duymayan
kulaklar için; anlamak istemeyen beyinlerin işlevlerini yerine getirmesi için
soruna bir neşter vurmak istiyoruz.
Biliniyor, 1980 öncesi 100’ün üzerinde sol hareket vardı. Hangi hareket,
bir diğerinin varlığına gönül rahatlığı ile ciddi olarak tahammül
gösterebildi? Hangi örgüt, kendisine ait kurtarılmış mahalleler, köyler hatta
şehirler sevdasının esiri olmaktan kurtulmaya çalıştı? Sol örgütler sırf kendi
etkinliği olsun diye küçücük “sınıf sendikaları”nı kurarak işçi sınıfını
bölen bir rekabet içinde olmadılar mı? Şu pankartı taşırsın, şunu
taşıyamazsın denerek yığınsal kitle gösterileri kaç kez provake edildi acaba?
Örgütler, organizasyonlarında yer almadıkları yürüyüşleri,
revizyonizme-oportonizme karşı mücadele adına engellemeye, sabote etmeye
girişmediler mi?
Taranan kahveler, lokantalar, mahalleler gerçekten tek tek insanların
kimlikleri belirlenipte mi eylemlerin odağına alındı? Halk adına yapılan yargılamalar
gerçekten de halkın onayı alınarak mı gerçekleşti? Parti disiplini adına
parti ve örgüt, kutsal ve dokunulmaz bir yapıya dönüşmedi mi? Yüzlerce defa
“faşizme karşı birlik” adına kurulan eylem birliklerinin dövüş-kavga ile sona
ermesi kaçınılmaz mıydı?
Adına demokratik kitle örgütleri denen legal kitle dernekleri, örgütlerin
hakimiyetleri için kavga alanına çevrildi! Farklı düşüncelere sahip nice
devrimci ve solcu, devrim ve sosyalizm adına örgütleri tarafından acımasızca,
zalimce cazalandırıldı! Bütün bu yapılanlar, zamanında ciddi olarak
sorgulanmadığı için sol cenah giderek halk desteğini kaybetti. Diğer bir
değişle sol kendi kendisini bitirir hale geldi. Sosyalist ülkelerdeki insan
hakları ihlalleri, zorba ve bürokratik yönetimler, emperyalist propagandadır
denip savunuldu ya da görmemezlikten gelindi. Bütün bunların kaynağında
aslında solun demokratik ve özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahip olmaması
yatıyordu demek haksızlık olmasa gerek. Oysa umutlarımız sömürünün, baskının,
zulmün ve eşitsizliğin her biçimine karşı duruşu öngörüyordu. Öyleki,
yeryüzünde eşitsizliğin bir kaynağı olarak gördüğümüz tanrıya bile isyan
etmiştik bizler. Umutlarımızın, söylenen ve yapılanlarla giderek zincire
vurulduğunu ise çoğumuz çok sonraları fark ettik.
VIII
Birilerinin ölüm markalı malı piyasaya sürmesi doğaldı da, bu markanın
satın alınmasını sağlayan büyünün nereden kaynaklandığı konusu, uzun
yıllardan bu yana üzerinde düşündüğüm bir konu oldu. Uzun bir zamandır hakkında
yazmayı düşündüğüm, fakat yazmaya bir türlü zaman bulamadığım bir konu oldu
terör ve ölüm. Şu dönem ölüm satışları dayatılan savaşlar ile birlikte yine
rağbet görmektedir. Sonuçta pazar kavgası, binlerce masum insanın canına mal
olup vahşi bir hal almaktadır. Bu nedenle bu konuda ciddi bir tartışmanın
başlatılması oldukça önemlidir. Ayrıca yaşadıklarımızı yaşamayan nesillere
aktarırsak bunun bir nevi iyileştirici bir işlev ya da aşı görevi
görebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle ölümlere neden olan sorunları
irdelerken, ölüm dağıtan Pazar Şebekelerini de açığa çıkarmak gerekiyor.
Ben terörizmin ve savaşların canavarlığını ve insanlığın geleceğine
yönelik tahribatının sorgulanmasını önemsiyorum. Bunun gerekli ve zorunlu
olduğunu düşünüyorum. Savaş tüccarları „istemeyerek“ ama „güzel bir gelecek“
için „haklı“ ya da „zorunlu nedenlerle“; bu yola başvurduklarını” söyleyerek
masum pozlar veriyorlar. Bu söylem ve pozların arkasındaki sahtekarlığın ve
çirkefliğin açığa çıkarılması, insanlığın ve gelecek nesillerin yaşam dünyası
için zorunludur. Bu sadece tek tek bireylerin değil, bütün insanlığın ortak
sorunudur. Bu sorunu en ayrıntısına kadar araştırmak, tüm verileri ile dünya
kamu oyuna sunmak sadece benim yapabileceğim bir şey değil. Bunu ne yapacak
zamanım ne de kapasitem var. Ama yapılacak analizlerin ve çıkarılacak
sonuçların oldukça önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Teröre ve
savaşlara karşı topyekün ve tutarlı bir tavır alışın, bu sorgulama sürecinde
er-geç maddi bir güce dönüşeceğini; insanlığın ortak iradi birliktelikler
kuracağını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Benim sorgulamam belki de dar
bir çerçevede olacaktır. Fakat teröre ve savaşa karşı duran herkesin az da
olsa, zamanı ve bilgisi oranında katkı olabilecek bir tutum ve davranış sergilemesi
gerekir. Küçücük derelerin birleşmesiyle başlayan ırmak, göl, deniz ve
okyanusların oluşmasını sağlayan serüvenin bir benzerini yaşamamızda
gerçekleştirebiliriz. Ben bunu önemsiyorum.
Birini öldürmek, hayatını elinden almak, hiç kimsenin hakkı olmadığını
düşünüyorum. Ölümlere sebebiyet veren her eyleme karşı tiksinir derecede
duyarlı olmak gerekir. Ölenler nerede olursa olsun, yüreğimi burkmuştur hep.
Hele çaresiz ve suçsuz insanların bombalara, kurşunlara beklenmedik bir anda
kurban olmaları, sebep ne olursa olsun; yüreğinde insanlık sevinci taşıyan
hiç kimsenin kabul etmemesi gerekir. Bir kaç yıl evvel yazdığım bir şiirde
bunun bir mesajını vermeye çalışmıştım. Bu nedenle bu şiirimde ölüme karşı yüreğimin
sessiz çığlığını bir şekilde dile getirdim. Bak: http://www.pulur.net/siirden/olume_dair.htm
Bu şiirde ölümün yarattığı tahribatın bir çerçevesini çizerek, insanların
hayalinde bir resim oluşmasını istedim. Bu resimde insanları hem ölenlerden,
hem de geride kalanlardan biri olacağımızı düşünmeye sevketmek istedim.
Beklenmedik ölümler hepimizin kapısında adeta. Nerede, ne zaman, kim
tarafından geldiğini bilmeden düşüveriyoruz ansızın içine. Bir yazarın haklı
olarak “kalleş” dediği türe döndü ölüm. Şiirdeki bir başka mesaj ise,
yaşadığımız dünyada terör ve savaşlardan akıl almaz vurgunların vurulduğunu;
kazançların elde edildiğini anımsatmaktır. Bu nedenle bu çevrelerin ticari
kazanç ya da ganimet elde etmek için her türlü oyunla beynimizde yer edinmeye
çalıştıklarını, farkında olmadan yüreğimizin sesini boğduklarını ve bunu
önemli ölçüde başardıklarını
insanların fark etmesini sağlamaktır.
İnsanların kolayca zenginleşebilmesi için (bu sadece maddi olarak
anlaşılmamalı), başkasının ölmesi gerektiği fikri adım adım beyinlere
yükleniyor. Değil tek tek bireysel saldırılar, devletler bile “devlet ve ulus
çıkarı” için suç işleyebiliyorlar. Oysa dünya, kimsenin babasından kalma
çiftlik değildir. Kimse dünyaya sadece kendi malı gibi bakmamalı. Dünya da
herkese yer vardır ve hiç kimse yerim yoktur kaygısına kapılmamalı. Ne yazık
ki, bir çok kişi, çevre, örgüt, parti ya da devlet, bir başkasının burada yer
almaması için kirli bir bencillik içindedir. Bu aç ve bencil düşünceler savaş
ve ölüm kusuyor habire!
Cepleri para ile dolu birini, sılf kendi bencilliğimiz için sokak
ortasında vurup parasını almaya benzer bir durum yaşanıyor maalesef. Burada
yüreği insanlık sevgisinden nasibini almamış bir ruh hali söz konusudur. Kan,
ölüm ve ceset üstüne bina edilecek bir gelecek vaad ediliyor bizlere!
Geleceğimizi korku ve göz dağı verilerek ellerine almak isteyen her kim
olursa olsun sorgulanması ve yargılanması gerekir. İnsanlığın bu duruşu
göstermeye ihtiyacı var. Sevgi ve barış ruhu geleceğimizin vaz geçilmez tek
teminatıdır. Bunu bilince çıkarmak, terörün ve savaşın önüne geçmek için
şarttır. Savaş tüccarları, büyüğünden küçüğüne savaş naralarıyla bizleri
kendi tezgahlarına çekmek istiyor. Ölüm oyunlarına bizleri de alet etmek
istiyorlar. Her tüccar, kendi bencil çıkarı için, başka bir değişle
“geleceği” için öldürmekten başka bir şey düşünmüyor. “Geleceğini teminat
altına almanın yolu” olarak öldür yine öldür duygusundan başka bir düşünce
yok beyinlerinde. İnsanlar ne yapacağını bilmeyen zavallılar durumuna,
korkudan sinmiş; yüreği körelmiş piskopatlar durumuna getirilmek isteniyor.
Kurşun bedava, bomba, tüfek bedava; daha ne duruyorsunuz dercesine…
Söylemek istediğim şudur: Savaş malzemesini üretende, satan da; savaşta
aktiv rol oynayan da canavarlaşmış insanın kendisidir. Terör saldırılarında
canlı bomba olan da, ölüm kusan silahları kullanan da insanın kendisidir.
Özgür olamayan insanların, bireylerin; vaat edilen sahte gelecek hayali ile
sarhoş olanların, ruhlarını teslim edenlerin acı bir örneğidir bu tablo.
İnsanların emeğı satın alındığı gibi, beyinleri de, hatta tüm bedenleri de
satın alınabiliniyor maalesef. Bu alış-veriş biçimi, ideolojilere ideal bir
ortam oluşturuyor. İdeolojik saplantıların çarkına sıkışıp kalmış insanların
robot gibi davranmaktan farkları kalmıyor. İnsanlar “zincirlerinden başka
kaybedecekleri“ bir şey olmadığına inandırılıyor. Yaşam ve yaşamak sevinci
“ihanet”le özdeşleştiriliyor adeta. Savaşa karşı çıkan anti savaş karşıtları
yargılanıyor savaş ilan eden devletler tarafından. Ölüm emirlerini yerine
getirmeyen, öldürmeyen örgüt militanı, ihanetle yargılanıyor örgütü
tarafından.
-------------------------------------
IX
BİREYDE KİŞİLİK GELİŞİMİ SORUNU VE İDEOLOJİ
Özgür birey, içinde yaşadığı anda bağımsız düşünme alışkanlığını
kazanırsa, o an ki veya gelecek yaşamı daha da anlamlı olur. İdeolojilerde
böylesi özgür bir kişiliğin yaratılması için ne şartlar vardır ne de buna
imkanlar. Verilen emirlere her halükarda razı olacaksın! Tanrının buyruğuna –
sosyalist partinin buyruğuna – karşı gelinemez. „Ben bu hayat şartlarını
kabul etmiyorum, tanrının – partinin - buyruğuna isyan ediyorum“ diyebilen
zinhar bir özgür kişilik, bağlı bulunduğu ideolojileri tarafından anında
bitirilir! Bu iş bitirme metot ve yöntemleri, milliyetçi ve sosyalist
ideolojiler için de aynıdır. Ölüm emri çıkarmak kolaydır da, peki bu görevi
üstlenen birinin kazaen özgürlüğü tutar da, „hayır ben bu fermanı tanımıyorum
ve bu görevi yerine getiremem”“ diyebilen bireyin sonu ne olacak acaba?
İdeolojilerin sözde savunduğu özgürlüğün bedeli bu olsa gerek! Demek ki özgür
bir bireyin özgürlük hakkını, ideolojisi içinde kullanma imkanı yoktur. Daha
doğrusu ideolojilerde özgür bireyin yaşam hakkı yoktur. O halde „sağlam
ideolojik kişilik“ ile gerçek anlamda özgür kişilik, tamamen biribirine zıt
kişiliklerdir. “Sağlam” diye pohpohlanan, övgüsü yapılan kişilik, ideolojik
örgütlenmenin yasalarına, itaat eden, karşı koymayan, sorgulamayan, mantığını
elden bırakmış, “kılıç karşısında boynu kıldan ince”bir kişiliktir. Bu
kişilik türlerinde özgür iradenin zerresine rastlayamazsınız. Kuşku duymak,
sorgulamak, karşı çıkmak, verilen görevi red hakkını kullanarak yapmamak
kimin haddine!..
İdeolojik
örgütlerde bireyin kişiliği, o ideolojinin normları çerçevesinde gelişir.
Bire bir, tek tek konuştuğumuz ve pek çok konuda aynı şeyleri düşündüğümüz
bireylerin, örgüt toplantılarında aynı şeyleri söylemediklerine sıkça tanık
oluyoruz. Burada örgütün kişinin üzerinde yarattığı tahribata tanık oluyoruz.
Kişi, örgütüyle bütünleşmek ve aynı dili konuşmak zorunda bırakılmıştır.
Özgür kişiliğini kazanamayan bireyler, örgüte ait olduklarını; örgütsüz
yaşayamayacaklarını düşünür duruma düşürülmüş, başka bir değişle adeta
kişilikleri ellerinden alınmış bir hale gelmişlerdir. Bu tipik bir ideolojik
örgüt kişiliğidir. Bu bağımlılık, özgürleşme önünde ciddi bir engel teşkil
etmektedir. Bu doğaldır, çünkü kişiler varlıklarını ideolojilerine ya da
yarattıkları kahraman önderlerine borçlu olduklarına inandırılmışlardır.
Yaşamları ideolojileri tarafından belirlenir duruma getirilmişlerdir.
Bireyler her dakika, her saat takip ve kontrol altındadırlar. Disiplin ve
örgüt baskısını her an enselerinde hissederler!
Ülkesinin
savaş politikalarını red edip, savaşa gitmiyorum diyen yürekli insanlara
neden çok az raslıyoruz? Örgütün disiplinini ihlal eden, parti önderlerini
açıkça eleştiren bireyi, acaba ne tür belalar bekliyor, hiç düşündük mü?
Hakikaten cezaevlerinde açlık grevlerini eleştirip, karşı çıkan „komün“
üyelerinin şişlenemeyeceğini kim garanti edebilir?
Allah allah naralarıyla Sivas’ta onlarca aydını otelde yakma eylemine
katılan, kibrit çakan ama aynı zamanda yüreğinde acı hisseden hiç mi bir
allahın kulu yoktu acaba?. Ben az da olsa böylesi insanların var olduğunu
düşünüyorum. Fakat içinde bulunduğu ruh halini o anda belirleyen, ideolojinin
işlevsel baskısıdır. Yüreğinin sesine kulak vermek gibi bir durum, o anda bu
baskıyı hisseden bireyde zor yaşanır. İdeolojik farklılıktan dolayı gözünü
kırpmadan kardeşini ya da babasını vuran bireyler, kulak kesen, burun kesen
kişilikler, verilen görevi “başarıyla yaptıkları” için; gösterdikleri
“ideolojik sağlamlıktan” dolayı örgütü tarafından inanın ödüllendirilirler.
İdeolojilerde, karşı çıkan değil; mutlak itaat ve sadakat gösterenlerin
yaşama şansı vardır ancak. Eleştiren, yargılayan, yöneticilere kul-köle olmak
istemeyen özgür bireylerin ideolojik oluşumlarda yaşama şansı yoktur. Demek
ki robotlaşmanın yolunu açan, savaş ve terör dünyasının arkasında adı ne
olursa olsun ideolojik hegemonyanın bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle
ideolojilerin bireyler üzerindeki hegemonyası yıkılmadan, bireyin bilinci ve
bünyesi üzerinde yarattığı tahribata karşı mücadele verilmeden savaşın ve
terörün önüne geçmek mümkün değildir.
Burada kişilik gelişim sürecinde bir başka boyuta geliyorum.
İdeolojilerde kişiler, inançlarıyla kucak kucağa yaşarlar. Çoğu kez
yüreklerine karşı sağır olurlar. Çünkü burada kişiliği yeterince gelişmemiş
bireyler kendilerini emin yerde bulmuş, kendisine görev ve sorumluluk verilmiş;
tabir caizse “adam yerine” konulmuşlardır. Dolayısıyla bu çevre ve örgütlerde
kişinin kendisine karşı bir nevi güveni gelişir. Bu sahip olduğu sağlam
kişilik sonucu değil, tersine bulunduğu örgüte sığınmış olmaktan kaynaklanan
bir güven duygusudur. Kişi, örgütlü olmaktan kaynaklanan bir dizi avantaja
sahiptir. Emir aldığı gibi, emir veren bir bir yetkilidir de!. İdeolojik
örgütün sahip olduğu avantaj ve cazibeler, kişiyi büyüler adeta. Örgütü
vasıtasıyla kişi, toplumda söz sahibidir artık. Öyle çokça okumasına,
araştırmasına gerek de yok bunun için! Kişi, yaptıklarının arkasında, örgüt
denen bir dayanak bulur. Öyle ki, bu dayanak olmasa, düşecekmiş gibi bir ruh
hali gelişir kendisinde. Böyle bir ortamda özgür bir kişilik kazanmış, kendi
başına bağımsız bir birey olabilme şansını kazanma koşulları oldukça
sınırlıdır. Örgüt ve özgür olmayan kişilik biribirini besler ve karşılıklı
olarak biribirine ihtiyaç duyarlar. Birinin olmaması, diğerinin de var olma
koşullarını ortadan kaldırır adeta. Bunun devam edebilmesi için ideolojiler,
habire düşman yaratırlar. Değil karşıt görüşler, özgür kişilik sahibi olup,
emir kulu olmayı red eden örgüt bireyleri bile düşmandır bunların gözünde.
Çatışma serüveni, ideolojileri besleyen önemli bir kaynaktır. Kendileri gibi
düşünmeyenlere karşı şiddet ve baskı uygulamak, yaşamları için hayati önem
taşır!
Şöyle bir farazi örnek kurgulayalım: Türkiye’de kısa bir dönem önce,
devlete karşı bir Kürt mücadelesine tanık olduk. Bu savaş sırasında biliyoruz
ki, özellikle Türk ulusundan olan insanlarda önemli oranda egemen ulus
milliyetçiliği gelişti. Normal hayatta bir çok Kürt ile birlikte olmuş,
arkadaş ve dost edinmiş bir Türk milliyetçisini düşünelim. İçinde bulunduğu
milliyetçi ideolojinin bir toplantısında gönüllü asker toplanıyor farz edelim
Söz konusu kişinin tavrı ne olacak diye bir düşünelim. Bu ortamda büyük
ihtimalle bu kişi örgütün kararlarına destek verecek ya da en azından sessiz
kalacaktır. Peki tersi olamaz mı? Tabiiki, böylesi bir olasalık vardır. Söz
konusu kişi, yüreğinin sesine kulak verip, asker toplama kampanyasına baş
kaldırmış olabilir. Bu tavrı ile kişi, ideolojik örgütü ile bağının
kopacağının bilincindedir. Bu yürekli tavrı takınmak sanıldığı kadar kolay
değildir. Bunun bir “bedeli” vardır. Bu “bedel” pahasına böyle davranan
bireyler yok mudur? Buna şu veya bu cevabı vermek zorunda değiliz. Burada
önemli olan, örgütün bu kişiye karşı ne yapacağıdır. Böylesi bir kişilik,
örgütün hoşuna gidiyor mu sorusuna herkes cevap versin. Örgütün bundan
hoşlanmadığını söylemek bir ön yargı olmasa gerek. Örgütün ya da içinde
blunduğu ideolojik yapının “sen kararında ve görüşünde özgürsün” diyebileceği
bir tavır takınmasını bekleyebilir miyiz? Bu örnek tersinden, solcu ideolojik
bir örgüt için de verilebilir. Sonuç değişmez. Özgür kişiliğe karşı topyekün
bir saldırı başlar. Bağımsız ve özgür kişilik sergileyen “yoldaşların” sonu
ne olur diye bir düşünelim ve cevaplar arayalım!
X
„Ben ki, İnanan’dım, kuşkulara kapılan oluverdim.“ (Halil Cibran)
İdeolojik yapılanmalarda bireyin üstünde tonlarca ağırlıkta psikolojik
baskılar vardır. Bu baskılar, kişilik oluşumu üzerinde son derece olumsuz bir
rol oynarlar. İdeolojilerde ana mücadele, kişinin özgürleşmesine karşı veriliyor
diye düşünebiliriz. Bu oldukça gizli ve hissedilmeden yapılıyor. Bir yandan
özgürlük söylemleri dillerden düşmeden hem de. Bu söylemler, aslında kişinin
sesini çıkarmasını önlemek için, sıkça yapılıyor diye düşünüyorum. Bu
aldatmaca, kişiyi, şüpheye düşmekten alıkoyuyor. Kişi, şüphe duymayı
bıraktığı anda ise örgüt artık rahat bir soluk alır. Oysa hayatta, şüpheli
düşünmek oldukça önemlidir. Şüpheler insanı bilinmeyen yolculuklara, yeni
serüvenlere alır, götürür. Yeni keşifler, yeni düşünceler hep şüphelenmenin
sonucunda ortaya çıkmıştır. "Kuşkucu olmak bizi gerçeğe
ulaştırır" (Çiçero). Bilimsel araştırmaların kaynağında kuşkular yatar. Kuşkular
oluşturulan tez ya da hipotezlerin oluşumunda temel öneme sahiptirler.
Bilimciler hiç bir zaman özel bir takım
öğretilere güvenmemeli, kendi düşünme yöntemlerini özel bir felsefeyle
sınırlandırmamalıdır. Bilimci, bilgilerin dayandığı temellerin yeni yeni
tecrübelerle daima değişebileceğini her zaman hesaplamalı ve değişime hazır
olmalıdır. (Sultan Tarlacı)
İdeolojilerde ise şüphe ve şüpheli düşünen bireyler, ya “kafir” ya da
“şeytana uyan”lar olarak görülür ve yargılanırlar. Hele illegal örgütlerde,
şüpheci yani kuşku duyanların orada hiç bir yaşama şansları yoktur. Şüphe
sahipleri, ajan olmakla eş değer sayılır. Oysa, Susanna Tamaro’nun deyişiyle, “İnanç, açıklama, sorgulama ve kuşkudur.“ . “Kuşku duymayan insana
güvenme”. Kuşkulu olmak sonucunda, insanlık bulunduğu bu aşamaya
gelmiştir. Araştırma ve yeni bilgiler peşinde koşma serüveni, kuşku duymanın
yarattığı devasa ruh halinin kendisidir. Bu nedenle ideolojiler,
etkiledikleri kitlelerin kuşkucu olmalarından hiç mi hiç, hoşlanmazlar.
Kuşkunun önü bir açılmaya görsün! İdeolojilerin korkusu kuşkudur. Goethe’nin
şu söylediğini ideolojilerin çok iyi kavradığını düşünüyorum: “Az şey bilirsek bir şeyin doğruluğuna emin olabiliriz, bilgi artınca
kuşku da artar”.
Kuşku, bir nevi kendimizi ve düşüncelerimizi kontrolden geçirme
duygusudur. Hele hele geleceğe yönelik söylemlerimizde daha fazla kuşkucu
olmamız gerekir. Herkes bu bilinçle soruna yaklaşırsa, özellikle de geleceğe
yönelik düşünce ve söylemlerimizde doğmatik ve kuru iddiacı bir ruh halinden
uzaklaşmış oluruz. Böyle davranılmadığı için, ya da böylesi bir ruh halini
yakalayamadıkları için “sosyalizmde sınıflar vardır-yoktur” tartışması bir
kısım örgütleri on defa böldüğüne, küçülttüğüne tanık olduk!
Bütün bunların olabilmesi için, kişinin
özgürleşmesi, örgütünün yönlendirmesinden çıkıp bağımsızlaşması gerekir.
İdeolojik örgütlerde kuşkuculuk, çeşit çeşit cezai yaptırımlarla karşılığını
bulur. Örgüt ne yapıp, edip kuşkuculuğun yolunu kapatır. Başarılı olmadığı
durumlarda ise, örgütün şiddet hukuku devreye girer. Kişiler, kuşku duymak
suçundan yargılanırlar. Bu yargılamalar, diğer örgüt bireylerine adeta ders
olur! “İnançlı” olma seferberliği başlar. Kuşkucu “şeytanlar” taşlanır. Tanrıya karşı
kuşkucu olmak da ne oluyor! Partiye karşı, sosyalizme karşı kuşkucu olan “emperyalist
ajanların” yaşamasına fırsat mı verilir!
Kolay inanmaya eğilimli iseniz “içinizde bir mikrogram bile kuşkuculuk
yoksa”, umut vaat eden
görüşleri diğer önemsizlerden nasıl ayırabilirsiniz? Herhangi bir düşünceyi
eleştirmeksizin kabul etmek, hiç bir şey bilmemektir. Oysa düşüncelerin
çatışması sırasında kuşkucu yaklaşım ile bunlar arasında seçim yapma
olanağımız doğar. (C. Sagan)
XI
“Gerçeğin üzerindeki
örtüyü kaldırmalı sözlerimiz. Gerçeğin yüzü kimi dehşete düşürecek, kime acı
verecekse; onlar dehşete düşsün, acı çeksin.” (Babür Pınar)
Türkiye’de bir çok sol örgütün var olduğunu biliyoruz. Bunlar en azından
söylem düzeyinde de olsa, demokrasiden, sosyalist demokrasiden söz ediyorlar.
Demokrasi ve Türkiye solu arasındaki ilişki konusunda neler söylenebilinir?.
Türkiye’de siyasal sol düşüncenin içinde bulunduğu vahim durum ortadadır.
Bu durumda, şu soruyu sormamız gerekir: Acaba Türkiye halkı mı demokrasi
istemiyor, yoksa Türk solu ciddi bir demokratik anlayışı savunmadığından mı
halktan aldığı desteği kaybetmiştir? Aslında Türkiye’de halk ciddi bir
demokratik geleneğe sahip değildir. Türkiye’de demokratik haklar, aşağıdan
gelişen devrimci ve demokratik bir dalganın kazanımları değil, tersine
yukarıdan, yöneticilerin içinde bulundukları dengelere göre kısım kısım
verilegelmiştir. Böyle olduğu için de, devlet yöneticileri istedikleri anda
bu hakları bir biçimde geri alabilmekte, ya da sınırlandırabilmektedirler.
Bunu Türkiye halkı da, demokrat aydınları da bilmektedir. Türkiye’de
demokrasi sorunu bilinçli bir tartışma süreci ile ele alınmasında yarar var.
Devlet aygıtı her zaman dokunulmaz, kutsal bir aygıt; bireyin üzerinde tam
bir baskı aracı olarak varlığını sürdüregelmiştir. Devlet aygıtını, onun
sahibi orduyu; Milli Güvenlik Kurulunu kimse sorgulamaya cesaret edmiyor. Ama
ordu mensupları istedikleri kişiler hakkında her şey söyleme hakkına
sahiptirler! Bu kişi Başbakan da olabilir, bakan ya da Milletvekili de...
Türkiye’de hükümet ve Milletvekilleri, devlet aygıtını, orduyu
Genelkurmayı neden eleştirmesinler? Klasik demokrasi tanımına göre mümkündür,
ama ne yazık ki, Türkiye’de bu mümkün değildir. Eleştiri yanlış da olsa,
kişinin bu hakkı her zaman olmalıdır. Bu demokrasinin gereğidir. Sen
başkasını yerli-yersiz, doğru ya da yanlış istediğin zaman eleştirme hakkına
sahip olacaksın, bu hakkı başkasına tanımayacaksın! Burada demokrasi
işlemiyor demektir. Durum böyle olmasına böyledir de, bunun Türkiye solu ile
ne ilgisi var diyeceksiniz? Ciddi bir ilişkisi var diye düşünüyorum. Hem
Türkiye halkının, hem de Türkiye solunun bu durumla yatay ve dikey ilişkisi
var. Bu sistemin yaşamasında halkın sorumluluğu yanında, solun da ciddi payı
vardır. Türkiye solu böylesi bir sistemin içinde oluştu ve oluşurken sistemin
anti demokratik özelliklerini (bir yanıyla Kemalizmden) miras aldı diye
düşünüyorum.
Türkiye’de bireylerde güçlüye karşı tavır alış değil, itaat ruhu
egemendir. Türk halkı bundan memnun olmasa da bu ruh hali içinde
debelenmektedir. Ordu dedin mi, herkes hizaya gelir. Devlet denen şiddet belası anadır, babadır. Saygıda ve itiaatte kusur edilmez! Bu kuşkusuz Türkiye halkının sahip olduğu
demokrasi anlayışı ile, daha doğrusu sistemdan devr aldığı anti-demokratik
anlayış ile bire bir ilintilidir.
Türkiye eğitim sisteminde özgür bireylerin, güçlü bireysel kişiliklerin
gelişmesi için şartlar oldukça sınırlıdır. Böylesi kişiler var olsa da sistem
içinde yaşama olanaklarına yeterince sahip değildirler. Demokrasiyi teorik
düzeyde oldukça iyi izah eden bir çok aydın, profesör vb. kişiler, sistemi ve
orduyu eleştirme noktasında gerekli ciddiyet ve cesareti göstermediklerini
görüyoruz. Demek ki, demokratik gelenek yeterince özümsenmemiştir. Türk solu
uzun süreli demokratik bir gelenek yaşamadığı için, devletin uygulamalarından
pay alması, daha da kolaylaşmıştır. Bu arada halk oraya buraya savrulmaktadır.
Halkın örgütlenme ve sisteme karşı mevziler kazanma şansı ise yok denecek
kadar azdır. Halk sistemden memnun olmadığını seçimlerde açıkça da dışa
vurmaktadır. Seçimlerde, görünürde sistemi sorgulayan, değişim, hak ve
adeletten bahsenden partilere oy vererek hem devlet aygıtına, hem de sola
karşı tepkilerini dile getiriyor. Solun anti-demokratik ve baskıcı, bir
kısmının devletçi olması ise, halkı iyice umutsuzluğa ne yapacağını bilemez
bir duruma sürüklemiştir.
Konumuzu ilgilendiren yan, halk ve sol ilişkisidir. Türkiye’de halk sola
karşı ciddi bir güven krizi içindedir. Türkiye’de sol, hem ciddi bir
demokratik gelenekten yoksundur, hem de kendisini aşacak ciddi bir sorgulama
cesaretine ve birikimine sahip değildir. Hatta Türkiye solunun bu haliyle, değişimin
ve gelişmenin önünde engel bir konumda olduğu bile söylenebilir. Sol ne yapacağını bilmeyen bir
çaresizlik içindedir. Gündemle değil, ya geçmişle ya da gelecekle
ilgilenmektedir. Bir kısım sol ve sosyal demokratlar sisteme teslim
olmuşlardır. Açıkça demokratik açılımlara karşı, ordunun safında yer
tutmuşlardır. Solun diğer bir kısmı ise politika üretemez durumdadır. Sol
eski söylemlerinde ısrar etmekte, değişimden yana tutucu davranmaktadır.
Kimileri için değişimden yana olmak “ideolojik sağlamlıktan” feragat,
önderlere “ihanet” olarak algılanmaktadır. Kimileri için yenilmiş sosyalist düşünceler ve
ülkeler hala nostalji unsuru! Kimileri “Sovyet Sosyalizmi”, Çin Sosyalizmi”
ya da “Arnavutluk Sosyalizmi”ne yönelik geçmiş söylemlerinde hala israr etmekte, “kararlı
komünistler” olarak “sağlam duruş” sergilediklerine yönelik eskimiş
nakaratlarını titrek ses tonuyla mırıldanıp durmaktadır!
Dünyadaki gelişmeler, öne çıkan yeni sorunlar ve bu sorunlara verilecek
cevaplar “ideolojik sağlamlık adına” hala eski terminolojik belirlemelerle
cevaplandırılıyor. Türkiye’de sol, “anahtar bizde”, dünya da ne gelişirse
gelişsin, bunu çözecek güç varsa o da “biziz” deme kör cesaretini elden
bırakmıyorlar!
Tıpkı İslam ideolojisi gibi. Bilindiği gibi İslam ideolojisi “dünya da,
içindekiler de yok olacaktır. Ahiret ise kalıcı yerimiz olacaktır” diyerek
“Tanrının yukardan her şeyi gözetlediğini”, birgün mutlaka soruna el koyacağı
inancıyla kendilerini avuturlar. Hiç bir gelişme, hiç bir haksızlık
islamcıları tanrıya kafa tutmaya götüremez. Adeta “Eyüp sabrı” ile Tanrıya
teslimiyeti elden bırakmaz islamcılar. İslamcıların bulunduğu madalyonun
öteki yüzünde, Maoist-Stalinist veya Marksist-Leninist sol yer almaktadır.
Marksizmin bir gün mutlaka, ama mutlaka insanları var olan haksızlıklardan
kurtaracağını yemin billah ederek tekrar edip dururlar. Haksızlık yapmayalım.
Marksistler yeri geldiğinde Tanrıya kafa tutuyorlar! Ama yanılmayalım. Bu Tanrı başkalarının Tanrısıdır. Yani kendilerinden değildir. Açık açık söylemeseler de yeni kabul ettikleri tanrıları
Marks-Engels, Lenin, Stalin ya da Mao karşısında hizaya dururlar!
Türkiye solu kafasını kuma gömen deve kuşunun tipik bir örneğini oynuyor.
Globalleşen yeni dünyanın öne çıkardığı sorunları ya da üst boyutta gelişme
kaydeden teknolojik devrimi görmemezlikten geliyorlar. Sanki dünya yerinde
sayıyormuş gibi 1970’li tespitlerle ve yapılarıyla insanlığı kurtaracakları
hayali ile yerinde sayıyorlar. Yaşadığımız onca deney ve tecrübe, Türk
solunun gelişmeler karşısında saplantılar içinde debelenip durduğunu,
dönüşümün aktiv seyrini yakalamayacağını gösteriyor.
Tarih ise acımasızca yoluna devam ediyor. Solun saflığını, hele hele
saplantılarını kolayca ezecek kadar dişlidir. Tarihsel çark dönmektedir. Bu
dönüşüm önünde engel olanlar, dönüşüme ayak uyduramayanlar acımasız çarkların
dişleri arasında ezilip yok olacaklardır.
Türkiye’de Solun (genel ortalama anlamında)
hegemonyal ve diktatör bir pratik izlediklerini bugün daha net biçimde
görebiliriz. Bunu çeşitli kavramlarla gizleseler de savunulan “Proletarya
Diktatörlüğü” sonuçta bir diktatörlük rejimidir. Diktatörlüğün herhangi bir
biçimi savunulamaz. Benimkisi iyi, seninkisi kötüdür dediğiniz anda kendinizi
üstün görmüş olursunuz. Yaptığınız kitlesel katliamları bile mübah ve gerekli
görürsünüz. Nitekim öyle de olmaktadır. İyi diktatörlük, kötü diktatörlük
yoktur. Bunu savunduğumuz andan itibaren, sonu gelmez çatışmalara, kıyım ve
katliamlara kapımızı açtığımızı bilmek durumundayız. Bu fikri savunanlar, bir
dönem gelir bu çatışmaların ve kıyımların bizzat hedefi durumuna gelirler.
Lenin’in aşağıdaki söylevini bu bilinçle
sorgulamak durumundayız:
"Proleterya egemenliğindeki devlet,
burjuvaziyi ezmek için kullanılan bir makinedir. Diktatörlük doğrudan şiddete
dayanan ve hiçbir yasayla kısıtlanmamış iktidardır. Proleteryanın devrimci
diktatörlüğü, proleteryanın burjuva sınıfına uyguladığı şiddet sayesinde
ayakta duran bir iktidardır, hiçbir yasayla da kısıtlanamaz." (Lenin,
Proleterya Devrimi ve Dönek Kautsky, s.53)
Görüldüğü gibi, savunulan diktatörlüğün ucunun
kimlere dokunacağı hep açık kalmaktadır. Diktatörlüğün uygulanmasındaki ölçü
ne? Burjuvalardır denebilir. Fakat burjuva suçlamaların, bir gurubun ya da
kişinin kişisel kariyer ve kininden kaynaklanamayacağını nasıl
garantileyebileceğiz? Güçlü olanın zayıfı ve mağdur etmeceğinin garantisi nedir?
Yukarıdaki alıntıdaki diktatörlük anlayışı, hiç bir yasanın, önüne geçmeyecek
kadar başıbozuk, dizginlenmeyecek bir şiddet içerdiğini ve bunun Sovyet pratiğinde sonradan göreceğimiz gibi katliamlara neden olduğunu düşünüyorum. Hiç bir özel engelleme, insan
ölümünün önüne geçecek hiç bir yasal önlem söz konusu değildir burada. Peki
idama karşı söylev veren günümüz komünistlerinin tutarlılığına, Lenin’in
yukarıda söylediğine itiraz edemedikleri müddetçe nasıl inanabiliriz? Sonra devrimlerin, bizzat devrimi
yapanların idamını engellemediğini de biliyoruz. Suçlamaların çok basit
yöntemlerle yapıldığını, kişiye tapmayan yürekli insanların kolayca karşı
devrimcilikle ya da burjuvalıkla suçlanıldığını; kendi aralarında iktidar
dalaşı içinde olan farlı kliklerin „proleterya diktatörlüğü“ adını kullanarak karşı klikleri alt etmeye
çalıştıklarını; „yoldaşları“nı kolaylıkla idama gönderdiklerini, kellelerini
kopardıklarını da biliyoruz.
Stalin döneminin öncesini sorgulamadan
anti-Stalinist olmakla işlerin kurtarılamayacağını da bilmek durumundayız.
Terör ve şiddet, yaratılan korku sonucunda kişiyi putlaştırma, kuşkusuz
Stalin döneminde had safhadadır. Fakat her şeyin Lenin’in ölümü sonrasında
başladığını söyleyerek, bütün günahları Stalin’e yüklemek objektif bir söylem
değildir. Bu dönemi yaratan ön koşulların mutlaka olabileceğini de hesaba
katmak gerekir. Yukarıda Lenin’in “Proletarya Diktatörlüğü” nü amaçlayan
devletin uyguladığı şiddetin, “hiç bir yasayla kısıtlanamayacağını”
savunduğunu gördük. Gerçekten de, sonraki gelişmeler bunun sadece söylemden
ibaret olmadığını göstermektedir.
Bir kere Ekim devrimin sanıldığı gibi
Bolşeviklerin harika tezleri sonucunda yapılmadığını, kitlesel bir karakter
taşımadığını belirtmek gerekir. Lenin’in kendisi bile, “koşulların
kendilerini iktaidara getirdiğini” söyleyerek bunu kabul etmiştir. Bilindiği
gibi Şubat 1917 devrimi ile Kerenski hükümeti ele alır. Aynı yıl Ekim ayında,
yaklaşık 100 kişilik bir gurup bu hükümetin içinde bulunduğu kışlık sarayın
üzerine gider ve sarayı ele geçirir. Bu eylemde 5 kişi civarında insan ölür.
Görüldüğü gibi öyle “halk ayaklanması” cinsinden gerçek anlamda bir ayaklanma
söz konusu değildir. Esas iç savaş Ekim devriminin sonrasında başlar ve
sanırım üç yıl sürer. Bu dönemde Kızıl Ordu’nun başında Troçki bulunmaktadır.
Bu iç savaşın yaşattığı vahşetin bir tanığı da
Maksim Gorkidir. Gorki, şahit olduğu vahşeti aydın duyarlılığı ve namusluluğu
ile can pahasına söylemekten çekinmemiştir. Şu söylenenler Gorki’ye aittir: “Tambov’da komünistler tutsaklarını sol el ve sol ayaklarından ağaçlara
demiryolu çivıleri ile mıhlıyordu... Sonra da bu insanların acı çekmesini
zevkle izliyorlardı. Bir esirin midesini açıp, küçük bağırsağını alıyorlar ve
bir ağaca çiviliyorlardı, Ardından bağırsağın çözülmesini izliyorlardı.
Yakaladıkları görevlileri soyup omuzlarından itibaren derilerini
yüzüyorlardı.” (Aktaran Orlando Figes, A. People’s Tragedy
1997)
1917 Ekim devrimin ertesinde Menşeviklerin adım adım tasfiyesi ile
birlikte Komünist Partisi tek başına iktaidarı ele geçirdi. Bir çok
sosyalistin hayal dünyasında yer edinmiş bu devrimin getirdikleri üzerinde
ciddi bir sorgulama yapılmamıştır. Komünistlerin İktidarı almalarından hemen
sonra, ölüm cezasının kaldırıldığı bildirilmesine rağmen, binlerce insan
acımasızca, hatta derileri yüzülerek katledilmiştir.
1918 yılında Menşevik liderlerden Yuri Martov şunları yazmıştır: “... iç savaş tutuklularını
yalnızca öldürmüyor, türlü türlü vahşet de uyguluyorlardı. Sosyalizmin her
zaman öğretmeye çabaladığı büyük insanlık ilkeleri günden güne unutuluyordu.”
Lenin ise parti içi tartışmaları “lüks” olarak
niteliyor ve şunları ileri sürüyordu: “Vaktimizi
tartışmalarla harcadık hep; şimdiyse ‘silahla tartışmak’ muhalefetin
tezlerini kullanarak tartışmaktan iyidir. Yoldaşlar, muhalefete hiç
ihtiyacımız yok, şimdi bunun zamanı değil!”
1918'de, İçişleri Halk Komiserliği tarafından
bütün Sovyetlere yollanan duyuruda şunlar yazılıyor:
"Bu uyuşukluk ve duygusallığa
son vermenin zamanıdır. Subaylar ve burjuvalar arasından çok sayıda rehine
alınmalıdır. En ufak bir direnişte kitlesel idamlara girişilmelidir...
Kitlesel terör uygulanmasında hiçbir zayıflık ve çekingenliğe göz
yumulmamalıdır." (İzvestiya, 4 Eylül 1918)
1918 yılında özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına ve köylülerin
mallarına el konulacağına karar verildi. Bu görev için, Çeka polis örgütü
görevlendirildi. Çeka polisi, köyleri basıyor ve her köylüye devlete vermesi
için bir kota uyguluyordu. Bazen bu kotayı tamamlamak için köylü elindeki tüm
mahsülünü vermek zorunda kalıyordu. 1920 yılında Lenin’in emri ile sadece
mahsullerine değil, köylülerin tohumlarına da el konulması istendi. Bu yanlış
karar yüzünden ve yeni mahsul üretilememekten dolayı 1921-1922 yılları
arasında 5 milyon civarında insan açlıktan ölür. Durumun vahimiyeti
karşısında Komünist Partisi, Yeni Ekonomi Politika (NEP) uygulamasına geçer.
Ve eski bürokratları, yüksek maaşlar vererek yeniden eski görevlerine atar.
Sonrasında Lenin’in ölümü ile parti içi çatışmalar başlar. Lenin’nin
vasiyeti bile yayınlanmaz. Ve Stalin, bin bir hile ile Parti liderliğine
getırilir. 1929-30 yılında yeniden kollektivizm programı uygulanır.
Köylülerin tarım araçlarına Kızıl Ordu tarafından zorla el konulur. Kulaklar
olarak bilinen zengin köylüler gurup gurup kurşuna dizilirler. Rejimin
politikasına muhalif olan insanlar çalışma kamplarına gönderilir. Sonuç yine
vahim bir tabloyu ortaya çıkarır: Sadece Ukrayna’da 6 milyon, Kazakistan’da 2
milyon insan açlıktan ölür.
1934
yılında toplanan kongrede Stalin, kollektivizm politikasının başarıyla
gerçekleştiğini söyler. Bu nedenle toplanan kongreye “zafer kongresi” adı
verilir. Bu kongrenin gerçekten bir zafer kongresi olup olmadığı, sonrasında
gelişen olaylarda kendisini gösterir. Kongrede Kirov Stalinden daha çok oy
alır ama, oylama geçersiz sayılır. Kongreden kısa bir süre sonra ise Kirov
bir suikaste kurban gider, öldürülür. Bunu bahane eden Stalin, “büyük
temizlik hareketini” başlatır.
Tarih, Rusya’da adına “Zafer Kongresi” denilen 1934’teki kongrede seçilen
Parti Merkez Komitesinin 134 üyesinden 98’inin yani seçilenlerin % 70’inin
1937-38 yargılamalarında ya tutuklandıklarını ya da öldürüldüklerini yazar.
Keza aynı Kongreye katılan 1966 delegeden 1’108’i, yani % 56’dan fazlası
sonraki yıllarda tutuklanmış veya öldürülmüşlerdir. (Anna L. Strong). 1936-38
temizlik yıllarında, 1921’de Lenin döneminde Merkez Komitesine seçilen 21
Merkez Komitesi üyesinden 16’sı tutuklandı ve kurşuna dizildi. Yine tarih,
1917 Ekim devrimi döneminde Merkez Komitesinde bulunan Stalin dışındaki tüm
üyelerin hain, ajan vb sıfatlarlan suçlanıp öldürüldüklerini de yazar! Rus
Konsomolu’nun (Genç Komünist Birliği) 1918 yılında kurulması ile birlikte bu
örgüte katılan Kömünist Alexander Kassarow’a ne oldu Peki? Kassarow 1926
yılında Moskova Komsomolu’nun sekreterliğine seçildi. 1929 yılında da Rusya
Genel Komsomol örgütünün genel sekreteri oldu. Nasıl oldu da aynı Kassarow,
temizlik hareketi sırasında ‘halk düşmanı’ ilan edilerek kurşuna dizildi?
Tarih, Stalin döneminin Rusya’sında yapılan 1937-38 “büyük temizlik” sırasında
Komünist Partinin 6 milyonun üzerinde insanı katlettiğini yazar. Stalinist
hegemonya, Sovyet Rusyayı özgürlükler ülkesi yerine, hapishaneler yurduna
çevirdi. Hapishaneler bile, bir nevi “asmayalım da besliyelim mi” mantığı ile
fazla görülmüş olacak ki, toplu katliamlar ve köleci çalışma kampları devreye
girdi. Zalimane bir şekilde uluslar yerinden, yurdundan sürüldü. Hem de ani
bir kararla ve sadece bir saat içinde. Boşalan köyler yakıldı. Tarih,
Sovyetlerde hastahanelerin zemininde, çocuk parklarının altında toplu
mezarların ortaya çıktığına tanık oldu! Ve yine, toplama kamplarında
insanların “köpek yerine” konulup acımasız muamelelere maruz kaldıkları da
tarih notları arasında yerini aldı!
Sovyetler Birliğinde 5 ordu Mareşalinin 3’ü, 15 Ordu komutanından 13’ü,
Kızıl Ordunun bütün 16 siyasi (politik) komiseri, 28 Korgeneralin, 25’i, Halk
Siyasi ve Savunma Komiserliğinin 11 temsilcisi, 108 üyeli Yüksey Ordu
Konseyinin 98’i stalinist temizlik sırasında kurşuna dizildiler. Toplumu tam
bir terörizm dalgası sardı. 1936-1938 stalinist temizlik sırasında ortalama
her gün 1000 kişi öldürülüyordu.
1937-38 yılları arasındaki temizlik döneminde 7 milyonun üzerinde
tutuklandı. 5 Milyon insan Gulag çalışma kamplarında çalışmaya sürüldü. 2
Temmuz 1937 tarihinde “Kulak” denilen zengin köylülerden 670 bin kişi
tutuklandı ve bunların 400 bini kurşuna dizildi (Ludo Martens). 1932-33
yıllarında zorla yapılan kollektifleşme sırasında sadece Ukrayna ve
Kazakistan’da 10 milyon civarında insan açlıktan öldü. (Beyrau)
Stalin döneminde uzun yıllar içişleri genel komiseri olan Genrich Yagoda NKVD (Rusya
Devlet Güvenlik Polisi) örgütü başkanı olduğu Eylül 1936 yılında Stalin’nin talimatı ile
becereksizlikle suçlanıp görevden alınır ve tutuklanır. Yerine o sırada
yardımcısı olan Nikolay Yezhov getirilir. Yezov, “herhangi bir ön duruşma
yapılmadan” belirlediği isimlerin listelerini Stalin’e ve Merkez Komitesine
gönderir. Bu listelerdeki isimler hakkında derhal tutuklama ve ölüm kararları
çıkarılır. Bir yıl sonra yani 1937 yılında Yezhov birdenbire sahneden yok
olur. Sonradan “deli” diye suçlandığı ve bir akıl hastanesinde olduğu açığa
çıkar. Bu dümen ve çirkeflik hep böyle olur. Birilerini yargılayan yetkililer
ya da mahkeme heyetleri, bir dönem sonra kendilerini yargı önünde bulurlar.
Bu durum, su yüzüne çıkma ihtimali olacak kanıtların tek tek yok edilmesi
gerektiği düşüncesinden kaynaklanmış olsa gerek. Stalin, “sosyalizme ne kadar
yaklaşırsak düşmanlarımız o kadar çok olacaktır” diyerek katliamlarını meşrulaştırmaya çalışır. Öyla ya,
bu yargılamalara karşı duran her kimse, düz bir mantıkla ve keyfice “sosyalizm düşmanı” olmakla özdeş sayılır.
Bu dönemdeki yargılamaların mantığını belki de en iyi, yine Stalinist bir
yazar olan Anna L. Strong açıklar: Stalin Dönemi adlı eserinde A. Strong, bir
parti yetkilisinin söylediklerini şöyle aktarır: “Eğer bir siyasi polis, yüz
tane kuşkulu insan yakalasa ve bunların içinde bir tane çok tehlikeli hain
bulunduğuna inansa, ama kim olduğunu saptayamazsa, bunların hepsini idam
etmelidir; tek bir hain kurtulmaktansa bu suçsuz doksandokuz insan isteyerek
ölmelidir.”
Bu, tam da utanılası ve insanlık düşmanı bir çılgınlık örneği değil
midir? Üstelik komik bir iddiayla yapılanlar insanlık adına savunuluyor
olmasın mı! Aynı eserde Strong, Bolşeviklerin şu iddia ile yaptıklarını haklı
bulduklarını yazar: “Bu
savaşımda ayağımızı sağlamca basacağımız yer neresi? Biz Bolşevikler, teknik
geriliğimize karşın dünyada özgürlüğü kurtarma görevinin bu ülkeye
düşebileceğini düşünüyoruz ...Bundan kuşku duyan ya da buna engel olan
haindir; yalnız bizim Sovyet ülkesine değil insanlığa da ihanet etmektedir.” (!) Bunları kim söylüyor acaba? Bu kişi Micahel M.
Borodin adında bir komünist. Bu kişi daha sonra 1949 yılında tutuklanır ve
uzak doğuda gönderildiği kampta ölür (Stalin Dönemi s. 103). Demek ki,
hainlik ucuz bir suçlama. Bugün o, yarın da sen kolaylıkla hain olabilirsin!
Vahşet, kan ve ölüm canavarı yatağından boşanırcasına coşan bir sel gibi
önüne kattığı insan selini bilinmez yolculuklara götürdü. 6 Milyon’un
üzerinde katledilen insanın yanı sıra, Rus olmayan ulusal azınklıklara mensup
milyonlarca insan, sadece bir saat süre verilip apar-topar yerinden,
yurdundan alınıp uzaklara sürüldü. 1942 yılında yarım milyonun üzerinde Volga
Almanı ile birlikte Kırım Tatarları. 1943 yılında Kalmuklar ile Karaçiler.
1944 yılında Çeçenler, İnguşlar ve Balkarlar, 1948-49 yılları arasında
Estonya, Letonya ve Litvanya’lılar ya da pek sözü edilmeyen Kürtler ve Kafkas
Rumları yerlerinden sürülerek doğuya, bilinmeyen diyarlara sürüldüler. Bunlar
bizim bildiklerimiz. Ya bilinmeyenler?
İnsani bir açıklama olmasa da bunlar, “sosyalizmin tehlikeden
alıkonulması” adına yapıldı diyelim. Peki ülkelerindeki gerici ve faşist yönetimlerden kaçarak Rusya’ya (“Sosyalist
Anavatana”) sığınan binlerce komünistin başına gelenlere ne demeli?
Ülkelerindeki baskılardan kaçarak tek çareyi “anavatana” sığınmak bulan bu
komünistler, acaba bir başka kapitalist ülkeye mi gitselerdi? Değilse bunlar
ülkerindeki kapitalist yönetimlerin ajanları olarak mı Sovyet Rusya’ya
gönderildiler? Kuşku yokki, Sovyet Rusya’ya gitmeleri en doğal seçenekti.
Sığındıkları ülkenin kendilerini koruyacaklarından emindiler. Sevinerek,
bilerek buraya gittiler. Gittiler ama dönmediler. Tarih, bu komünistlerin de
ajanlıkla, hainlikle suçlanıp ölüme gönderildiklerine tanık oldu. Kimler
öldürülmedi ki. Bunlar sayılmakla bitmez. Meğer komünist sıfatı ile “Sovyet
Rusya” sına giden bu kömünistler işledikleri “suçlar”a bakılırsa bakılırsa
ajan imişler! Bakmayın öyle komünist partileri başkanları, sekreterleri,
merkez komite üyeleri vs. olmalarına! Kendi ülkelerinde devrim yapmak
istediklerine aldanmayın, demesi gerekiyor; yargılamalara bakılırsa!..
Yargılamalara kısaca şöyle bir bakalım:
O dönemin Alman Komünist Partisi Merkez Komitesinden August Kreuzberg,
Hermann Schubert, Hugo Eberlein, Hermann Remmele, Wili Leow, Hans
Kippenberger... Kızıl Bayrak gazetesi Şef redaktörü Werner Hirsch, Almanya
Kızıl Yardım Örgütü genel sekreteri Willi Koska, Alman Kızıl İnşa örgütü
sekreteri Kurt Sauerland gibi komünistler... Mart 1919 Macar devrimin
önderlerinden ve Macar Komünist Partisi lideri, Lenin’in deyimiyle “Macar
komünistleri arasında en iyilerinden biri” olarak gösterilen Bela Kun olmak
üzere beraberinde Rusya’da olan arkadaşlarının büyük çoğunluğu, Polonyalı
komünistlerin hemen hemen tümü, Tito dışındaki bütün Yugoslav kadro. Dimitrof
ile birlikte yargılanan ve Leipzig duruşmalarının kahramanlarından Popov ile
Tanev, hemen hemen bütün Koreliler, bir çok Hintli ve Çinli, Latvia, Letonya,
Estonya, Fransa, Romanya, Hollanda, Çekoslovakya, ABD ve Brezilya komünist
liderleri Rusya’ya iltica eden ama ülkelerine dönme şansını elde edemeyen
‘talihsiz’ komünistlerden bir kaçı!..
Bunlar Stalin’in emri ile “halk düşmanları”, “ajanlar” olarak nitelenip tutuklandılar ve
yargılanarak acımasızca öldürüldüler!... Avusturya Komünist Partisinin Şubat
1934 ayaklanması yenilgisi sonucunda kaçıp Rusyaya iltica etmiş 700
Komünistten 300’ü Stalin döneminde tutuklanırlar. Bunlardan 65’i kurşuna
dizilirken, 245’i, 1953 sonrası rehabilite edilerek sebest bırakılırlar.
Moskova’da oturan tarihçi Roy Medvedev “The Origin and Consequences of
Stalinism” adlı eserindeki şu belirlemesi oldukça acı vericidir: “Sovyetler Birliği’nde bulunan
Avrupalı Komünist kadroların çoğu yok olurken, kendi ülkelerinde hapiste
olanların çoğunun sağ kalmış olması korkunç bir paradokstur.”
Sözde sosyalist veya komünist ilan edilen toplumun vardığı hazin
sonuçları belki de yine en iyi 17 Şubat 1950 günkü Pravda sayısında şu
yazılanlar ifade ediyor: „İşinizde
zorlukla mı karşılaştınız veya yeteneğinizden şüpheye mi düştünüz? Hemen
Stalin’i düşünün, muhtaç olduğunuz güveni duyarsınız. Omadık bir zamanda
halsiz mi hissediyorsunuz? Stalin’i düşünün işiniz iyi gider. Doğru karar
peşinde misiniz? Stalin’i düşünün doğru karara varırsınız.”
Bu dönemde yaşananlar, inanılması güç ve tam bir insanlık trajedisi.
İnsanlık için tam bir utanç tablosu. Bunu sadece “komünistler” öldürüldü diye
dememiz gerekmiyor. İnsanlar öldürüldü sorgusuz, sualsiz. Hayalleri ve
ümitleri ile sığındıkları ülkeye, saf ve temiz duygularıyla gittiler. Ölümden
kurtulduklarına, onu arkalarında bıraktıklarına inandılar! Ve bundan
emindiler! Başka nereye gideceklerdiki? Gittiler ama geri dönmediler!...
.............
Çin devriminde yaşananlar da bazı farklılıklarına rağmen, yukarıdaki
tablodan çok farklı değil. Her şeyden önce 1945 yılında Rusya’ya giden
heyete, Stalin Kızıl Ordunun dağıtılmasını, Çan Key Şek ile ittifak
kurmalarını, iç savaşı sona erdirmelerini istemiştir. Heyet orada bu
söylenenleri kabul eder. Fakat geri döndüklerinde bunlara uyulmaz. Yani
Stalin’e kalsa, Çin’de bu devrim de olmayacaktı. İyiki Stalin’e uymadılar
denebilir, fakat iyi ki, Mao bu devrimi yaptı demek ne kadar doğru? Dünyanın
o dönemdeki konjünktüründe bu halkanın kopması emperyalistler için ciddi bir
sarsıntı olduğu doğrudur. Fakat açığa çıkan gelişmeler Çin devriminin
allanıp-pullandığı gibi öyle ezilenler için yaşanılan örnek ve şatafatlı bir
ülke olmadığını gösteriyor. Bu durumun sorgulanmasında ve çarpıcı gerçeklerin
açığa çıkarılmasında sayısız yararlar var diye düşünüyorum.
Mao’nun 1958 yılında başlattığı “komünizme varma” atılımının sonucunda
yani 1958-62 yılları arasında, 30 milyonun üzerinde insan açlıktan öldü.
Yani, “Büyük İleri Atılım” süreci milyonların yaşamına mal oldu. Hatta bu
süreçle beraber, Mao’nun saygınlığı ve parti üzerindeki etkisi de azalmaya
yüz tutmuştur. 1959 yılında devlet başkanlığına getirilen Liu Şaoşi ile
arasında parti üzerinde iktidar ve nüfuz kavgası başlamıştır. Öyleki 1966
yılında dönemin savunma bakanı mareşal Lin Biao (sonra ne olduğu biliniyor!)
yardımı olmasaydı, belki de Mao parti başkanı olarak kalmazdı. İktadarı
sarsılan Mao, “Proleter Kültür Devrimi” adına parti merkezine karşı saldırıya
geçmek zorunda kalmıştır. Bunun ne kadar kültürle ilintili bir devrim olduğu
kuşkuludur. Hatta çokça söylenen herhangi kültürel bir devrimin esamesi
yoktur bile denebilir. Savunulan kültür ise, geri, egemen ve totaliter bir
keyfiliktir. Bu devrim sırasında 2 milyonun üzerinde insan öldürülmüştür. 7
yıl süre boyunca bir kaç üniversite dışında okullar kapalı tutulmuş,
kapatılan okullar 12-15 yaşlarında çocuk ve gençlerin öğretmenlerine
yaptıkları bir nevi işkence hanelerine dönüşmüşlerdir.
Partinin siyasal hayatı, Lin Biao’nun denetiminde bulunan Halk Kurtuluş
Ordusunun denetimine girmiştir. 1969 yılında toplanan Çin Komünist Partisi
(ÇKP) 9. kongresi Lin Biao’yu, Mao Zedung’un “ardılı ve en yakın silah arkadaşı”
olarak tanımlar. Ne varki aynı Lin Biao, 9. Kongre üzerinden daha iki yıl
geçmişti ki, 12 Eylül 1971 günü, Mao’ya karşı giriştiği söylenen başarısız
bir darbe sonucunda Rusya’ya kaçmak isterken uçağının düşmesi (düşürülmesi mi
yoksa?) sonucunda ölmüştü. Devrimin hemen ertesinden itibaren, Mao ile Deng
Şiaoping arasında hep rekabet yaşanmıştır. “Revizyonist” ve “burjuva
saplantıları”ndan bahsedilen Deng’in, Sovyetler Birliğinde Doğu Emekçileri
Komünist Üniversitesinde eğitim gördüğünü hatırlatmak gerekir. Deng 1930
yılında Kızıl Orduda görev almıştır. 1945 yılında Merkez Komitesine
girmiştir. Bir kaç kez partiden dışlanmış, ama Mao’nun “atılım”
politikalarının iflas etmesi sonucunda adeta yardımına ihtiyaç duyduğu tek
kişi olmuş, atıldığı partiye geri alınmıştır.
“Köylülükten öğrenme” sloganı adı altında aydınlar ve muhaliflere kazma
kürek yollar kazdırılmış, ortaçağ kölelerini aratacak muamelelere tabi
tutulmuşlardır. Yüzlerce muhalif, bu koşullar atında hayatını yitirmiştir.
16-17 saat zorunlu çalışma kamplarına gönderilen bu muhaliflerin yokluğunda
Mao tek kişilik iktidarını sağlamlaştırmıştır. Mao adeta Çin’de
putlaştırılmış, dokunulmaz bir kişilik olmuştur!
..........
Aynı şekilde bir çok sol örgütün hala propagandasını ettiği hatta rehber
edindiği Kamboçya Devrimi de benzer süreçleri yaşatmış, hatta insanlık için
utanç verici kıyım ve katliamlara sahne olmuştur. Pol Pot zaliminin
liderliğini yaptığı Kamboçya Kızıl Kımer hareketinin söylemi şudur: “ Kurduğumuz ülke için bir
milyon iyi devrimci yeterlidir, geri kalanına gereksinmemiz yok. Bir
düşmanımızı hayatta bırakmaktansa, 0n dostumuzu öldürmeyi yeğleriz.”
Sonuçta nufusun dörtte biri devrim adına yok edilmiştir. Kentli nüfus
kıra sürülmüş, gözlük kullananlar, kitap okuyanlar “emperyalist kültürden
etkilenmiş” denilerek imha edilmiş; adına ölüm tarlaları denilen topraklarda
2 milyonun üzerinde ceset bırakılmıştır. Tarlalarda kafatasları üst üste
yığılmıştır.
Türk solu, bu olup bitenlere karşı adeta kör ve sağır rolünü oynuyor.
Yoksa olup bitenleri bilmeyecek kadar cahil mi? Diyelim ki, bilmiyor. Peki
araştırma, sorgulama zahmetinde neden bulunmuyor! Yoksa toprağın altından
çıkan toplu kafatasları gerçek değil de, sıradan kaya parçaları mıydı? Keza
televizyonlarda sürülen insanların, gösterilen resimlerin gerçek olmayıp
sahte resim tabloları olduğunu mu söyleyeceğiz? Evlerinin başlarına
yıkıldığını ağlayarak anlatan biçare yaşlılar, yoksa “emperyalistlerin
ajanları” mıdırlar!
Gerçekler acıdır. Ama onları dile getirmekte yarar var. 1940-1948 yılları
arasında Rusya’da sadece bir saatlik süre tanınarak, insanlar alel acele
vagonlara dolduruldu. Köyler boşaltıldı. Yerlerinden sürülen Estonyalıları,
Letonyalıları, Çeçenleri, Kırım Tatarlarını, Gürcüstan Rumlarını, Volga
Almanlarını ve Kürtleri düşünüp yüreğinin sesine kulak veren vijdan sahibi
insanları, emperyalistlerle aynı şeyleri düşünen “şeytanlar” ile eşdeğer
görmek zorunda mı kalacağız? Gerçek şu ki inkarcı ve doğmatik bu nakaratlar bayatladı artık. Bıkkınlık
veren bu tekrarlamalardan vaz geçmek durumundayız.
Ne varki, bütün bu olanlara karşı solun tavrı, utanç vericidir.
Araştıran, sorgulayan “ihanet” ile itham ediliyor. Ve böylesi cesur
insanların yaşamları şu ya da bu biçimde ellerinden alınıyor. Emperyalist
propagandadan etkilenen ya da onlarla aynı ağızdan konuşan
“karşı-devrimciler” olarak suçlanıyor. Bu can alıcı sorunu, örgütleri içinde
tartışmak cidden yürek ister. Yasak olan tabuların üzerine cesaretle gitmek,
örgütten beklmek ya da özgür bireysel kişiliğini kazanamayan bireyin yapmasını
beklemek boş bir bekleyiştir. Bu söylenenlerden, ideolojilerin doğasında, bilime ve bilim felsefesine ne
kadar uzak olduğunu; bilimsel gerçeklere karşı ayak direttiklerini
görebiliriz.
Burada ideolojilerin bir başka özelliğine ve gelişmesine de tanık
oluyoruz: Bir dönem fikirsel düzeyde savunulan, toplum arasında tartışılan
görüş ve iddialar, adeta dinsel bir boyut kazanarak ideolojik aşama ile
sonuçlanıyorlar. Bu aşamadan sonra fikir sahipleri ya da onu savunan
kitlelerde doğmatizm olgusu ve bilinç yanılsaması gelişir. İman ve inanç
olgusu ile gelişmeler ele alınır, bilimsel kaygı ve kuşku bir yana bırakılır.
Savundukları fikirler veya ideoloji artık kutsal ve dokunulmaz sayılır. Bu
ideolojiye dokunmak tabudur, yani yasaktır. Gelinen noktada yanlışlığı açığa
çıksa da bir şey değişmez! İdeolojinin yaşatılması pahasına her türlü
çılgınlık yapılır. İnkarcılık ve görmemezlik olgusu ‘sağırlar diyaloğu’na
dönüşürek kendini dışa vurur. Bütün dinlerde oldukça bariz bir biçimde
görülen bu gelişme olgusunun aynısı, ideolojik yapılarda da kendisini açığa
verir...
İdeolojiler, yaşamaları için, her dönem etkisindeki kitleleri asker
düzeyinde tutarlar. Yaşamaları için, ayakta kalabilmeleri için sürekli olur
olmaz düşmanlar üretilir. Sözkonusu ideolojilere karşı her tür eleştiri,
“yıkıcı”, “bölücü”, “hain”, “düşman paropagandası”, “düşmanın böl ve yönet
politikası” vb. kavram ya da sözcüklerle ifade edilip tartışmalara
tahammülsüzlük gösterilir. Örgüt disiplini yüceltilir, bireyler hizaya
sokulur!.
Türkiye’deki bazı gelişmelerde bu durum çok net olarak görülüyor.
Alevilik tartışmalarınn ciddi bir yol aldığı söylense de, sonuçta sunni ve
şafi kesimler insan yakmaktan çekinmezler. Demokrasinin en sıradan
kurallarını dile getirip tartışmak “devletin bölünmez bütünlüğüne yönelik”
gösterilerek devlet ideolojisi dokunulmaz sayılır. Vatan, millet, bayrak
sorunlarını tartışmak kimin haddine.
Aynı durum solun gelişmesinde de benzer bir bıçimde kendini dışa
vurmaktadır. Kimine göre Marx’ı, kimine göre Lenin ve Stalin’i, kimine göre
“Mao’yu; kimine göre parti liderini ya da başkanını eleştirmek
“karşı-devrimci” olmakla eşdeğer sayılmakta, eleştiri sahipleri “hain” ilan
edilerek ölüm fetvalarına maruz kalmaktadırlar. Bu sonuç, ideolojik
şekillenmelerdeki çatırdamanın yarattığı psikolojik korku ile açıklanabilir
ancak. İnsan korktuğu anda saldırganlaşır. Çevresinden korkmaya başlar.
Halünasyon ve depresyonı yaşar. Bunlar yaşanan korkunun dışa vurulan
göstergeleri olur. Ama gerçekler olduğu yerde durmaktadır. Korkunun ne yazık
ki ecele faydası yok!
Sanırım yukarıda Stalin dönemi Rusya’sında yapılanlara karşı solun
duyarsızlığı ve sağır kesilmesi de bu içgüdüsel korkunun sonucudur. Çünkü
kuşku ve sorgulama ideolojilerin biricik düşmanıdır. Kuşkunun ve sorgulamanın
kitlelerde yer edinmesi, ideolojilerin de sonu anlamına gelir. Bu nedenle de
ideolojiler, ne edip, ne yapıp tartışmaların önünü kesmeğe zorunlu olarak baş
vurmak durumunda kalırlar. İdeolojilerde kendini savunma güdüsü yukarıda dile
getirilen kavramlar vasıtasıyla açığa çıkar. Çünkü bu kavramlar en kestirme
biçimde kitleler üzerinde etkili olmanın büyüsüne sahiptirler.
Vatanı için, ideolojisi için, bayrağı için, partisi ya da örgütü için
ölenlerin, ölümsüzleştirilmesi de, bu savunma ya da korkunun sonucudur.
Ölenler ölümsüzleştirilirken ya da ölümler yüceltilirken, ölü sahiplerinin bu
rüzgara karşı koyma şansları yoktur. Ölenin anne ya da babası o an yüreğinin
sesini değil, ideolojinin baskı ve şiddetinin ağır yükünü sırtında hissederek
bağırmak zorunda bırakılır. Dünyada,
ölen evlatları karşısında yüreği sızlamayan çılgın anne-babanın olmadığını
düşünüyorum. Hele hele yaşanan evlat acısı karşısında “vatanıma, bayrağıma,
partime, başkanıma feda olsun” diyen bir anne-babanın aklından şüphe etmek
gerekir. Bu durumun kanıksanması, yüceltilmesi ideolojilerin ana hedefidir.
Karşı duruşu sergileme gücünü kendinde bulmayacak kadar çaresizdir birey ve
toplum. İdeolojiler, kitleler üzerinde ağır bir hegemonya kurmuşlardır.
Sorgulama ve eleştirme gibi davranışları şiddetli bir tepki ile karşılar
ideolojiler. Bireylerden ya da kitlelerden adeta koyun gibi davranmaları
istenir. Kurda kuşa yem olacakları korkusu ile bireylere kendi sürüleri
içinde kalmalarının tek seçenek olduğu dayatılır. Kitlelerin bilincinde
yaratılan bu yanılsama, ideolojiler için yaşam garantisi olur. Kurtuluş
sibobu olur. Dahası, çoğunluk üzerinde hegomanyasını kurmuş olan ideolijler
için bu durum, kendi bilimselliklerinin kanıtı oduğu yönündeki
propagandalarına maalesef malzeme olur!
Oysa bilgi, bilimsel anlamda bilgi; sürekli sorgulama ve eleştiri
süzgecinden geçerek gerçeğe doğru yol alır. Bu, yaşananların sürekli olarak
kontrolden geçmesi anlamına gelir. Deney ve tecrübeler geleceğe küprü olur.
Değilse, bilgi donar ve ilerlemez. Türk solunun durumu ne yazık ki bu
tablonun konusudur. Lenin ve Stalin Rusya’sında, Mao’nun Çin’inde yaşanan
açlık, safalet ve yoksulluk görmezlikten gelinmekte; burjuva demokrasisini
aratacak anti-demokratik uygulamalar hala “sosyalizim” adına meşru görülüp,
savunulmaktadır. Bu çıplak gerçeklere sırtını dönen her kimse, geleceğimizi
kurtarabilir mi? Bu çevrelerde görüldüğü gibi bilgi donmuştur. Bilgi
alış-verişi, şu ya da bu nedenle engelleniyor. Kautski’yi okumanın adı
döneklik, Troçki’yi okumanın adı
ihanet; Saharov’un kitaplarını okumak emperyalist propagandalara alet olmak
olarak lanse ediliyor. Bunların söylediklerine kuşkusuz katılmak zorunda
değiliz. Fakat bu ne korku? Bu ne hiddet? Görüldüğü gibi araştırmaların önü
ve sorgulamanın önüne kalın çitler hatta duvarlar örüyorlar adeta. Çevremiz
korkuluklardan geçilmez olur. Yaratılan bu korku havası kışinin benliğine
siner. Kişi, örgüte adeta muhtaç hale gelirken, örgüt kişi için koruyucu bir
melek olur!
XII
Teorinin gerçekliği, söylediklerimizle değil; yaşanan deneylerle açığa
çıkar. Bu da, yaşananlara karşı göz-kulak olmamızı zorunlu kılar. Bunu
yapamayanlar, kitleleri aptal yerine koymuş olanlardır. Oysa küçülen dünya
da, her şeyin ayan-bayan olduğu dünyamızda bu sorgulama cesaretini
gösteremeyenleri korkak ve aptal olarak nitelemek gerekir. Haydi
diyelimki, “aptal” kitleleri
kandırabildiniz, bundan kazancınız ne olabilirki? Bunu yapmakla hayatın
önünde, ilerlemenin önünde engel teşkil ettiğinizin farkında mısınız acaba?
Türk solu, gelinen aşamada gelişmelere müdahale eden bir güç olmaktan
çıkmıştır. Hatta zaman zaman içinde bulunduğu muhafazakar ve doğmatik
yapısıyla “yeninin” karşısında “eskiyi” korumakta adeta ısrar etmektedir. Bu
haliyle solun sadece demokratlığı değil, aynı zamanda devrimciliği de
sorgulanması gerekiyor. Bu çapsız yapılarıyla dünyayı yeniden yaratacaklarını
söylemeleri ise komedinin bir diğer yüzüdür!
Kimse, kimseden öğrenilebileceğini düşünmüyor. Herkes kendi grubunu
ayakta tutmaya çalışıyor, bunun için her yol deneniyor ve her yol mübah
sayılıyor. Her grup ve çevre sadece kendilerinin doğru şeyler söylediğini
iddia ediyor. Dışındaki gruplarla yakınlaşmamak için inanılmaz bir gayret
sarfediliyor! Bu durum ideolojilerin tipik bir özelliğidir. Çünkü ideolojiler
etkiledikleri kitlelerin tutum ve davranışlarına yön veren amaç ve
hedeflerini kuşkuya bırakmayacak kadar özenle korumakla yükümlüdürler. İyi
bir moral ve “sağlam” bir ideoloji, örgütsel fikirlerin mutlak doğruluğundan
şüphe etmeyen üye ve taraftarlarının varlığı ile ayakta kalabilir ancak.
Gerçekten siz, A ya da B örgütünün kendisi dışındaki herhangi bir örgüte
“evet şu ya da bu doğruları sizden öğrendik” dediğine tanık oldunuz mu hiç?
Ya da biribirinden öğrenmek için dostça yapılan herhangi bir tartışmaya denk
geldiniz mi? Ben bunların hiç birisine tanık olmadım ama, sadece
biribirlerini alt etmek için fırtınalar koparıldığına çokça şahit oldum.
Denebilir ki örgütler, bir başkasını eleştirerek ayakta kalmanın siyasetini
yaptılar. Yapılan eleştiriler ikna edici ve dostça değil, sadece var
olmalarına; kitlelerini ayakta tutmaya yönelikti. Bu ucuz siyasetin artık
terkedilmesi gerekir diye düşünüyorum. Farklılıklar, zenginliklerin;
canlılığın ve güzelliklerin kaynağıdır. Dolayısıyla farklılara karşı şiddet
değil, tahammül ve hoşgörü göstermek gerekir. Tartışırken bu hoşgörü
kültürünü elden bırakmamak gerekir.
Tartışmak isteyen birinin mutlaka, tartıştığı kişiden öğreneceği bazı
şeylerin olduğunu bilerek tartışması gerekir. Diğerine sadece kendinisi
anlatmayı veya ondan öğrenmeyi amaçlamayan ideolojik bir tartışma, demokrasi
kültürüyle bağdaşmaz. Bir başkasını sadece kazanmak için yapılan
tartışmaların bilimsellikle alakası yoktur. Kendinizi mutlak doğruların
savunucusu olarak gördünüz mü, kendinizi aynı zamanda baskıcı ve hegemonya
sahibi ilan etmişsiniz demektir. Yapılan tartışmalar da bilimsel kaygı
yerini, gurura bırakmıştır demektir. Doğrular ısrarla kabullenilmiyor çoğu
kez. Doğrularımıza karşı şüpheci olduğumuzu söylemek kimseyi küçük düşürmez.
Savunduğumuz “doğruların” bize ait olduğunu, ikna oluncaya kadar göreceli
olarak “doğru” kabul ettiğimizi söylemekle girmek gerekir tartışmalara.
Tartışmalarda, “yaptığınız eleştirilerin öğretici yanı oldu” diyebileceğimiz
bir olgunluğu göstermeli ve dost sohbetlerine benzer bir ortam yaratılmalıyız.
Demokratlık ve devrimcilik, düşüncelerimizi başkalarına empoze etmek
çabasından öte, başkalarından öğrenmek ile ilintili bir şeydir. Herkesin buna
hazır olması, kendisini hazır hissetmesi; tölerans ve tahammül sınırlarını
genişletmesi gerekir. Birinin yaptığı hatalardan pay kapma yarışına girip,
fırsat bu fırsat denip tepesine çökmek yerine; hataların üstesinden gelmek
için yardım elimizi uzatmalıyız. Çünkü hatalar insanlara özgüdür ve her insan
hata yapar. Hataları bencil çıkarlarımız için kullanmak yerine, hatalar; ikna
etmeye yarayacak araçlar olarak görülmelidir. Deney ve tecrübelerimiz yapılan
hataların sonuçları üzerinde zenginleşir. Hepimizin hata yapabileceğini
unutmamak gerekir. Bu, o anki “doğrularımıza” karşı şüpheci davranmamız
gerektiğini beraberinde getirir. Böylesi bilimsel bir tavır ve duruşla
bağdaşmayan ideolojik yapılanmalar ise, hatalarının üstünü kapatmakla, üstüne
kül atmakla meşgul olurlar. Başkalarının hata yapması onları adeta
sevindirir. Çünkü bu “hata”lar eleştiri malzemesi olarak kullanılmaya fırsatı
olur. Başkalarının hatalarını olgunluk seviyesinden uzak olan kişilikler,
kendi yapılarını inşa ederken harç olarak kullanmaya çalışırlar.
Bilgi sürekli gelişir, ilerler ve değişir. Böylesi bir bilgi bilimsel bir
özellik taşır. İdeolojik olarak şekillenmiş örgütlerde ise buna rastlamak
neredeyse mümkün değildir. İslamcılar, dünyadaki her gelişmeyi Kuran’daki
ayetlerle açıklamaya çalışırlar. Bunu yapmazlarsa, Kuran eskimiştir anlamına
gelir. Kuran değişemez ve eleştirilemez! Çünkü, İslamcıların mantığında
kuşkuya yer yoktur. Salt bir doğru vardır, o da Kuran’da yazılandır. Bunun
için olmadık yorumlarıyla Kuran’ı, her şeyi yorumlayan bir kitap olarak hep
el üstünde tutarlar. Tersini düşünmek (tövbe!) günahtır, kafirliktir. Böylesi
bir durum karşısında İslam ideolojisinin bilimsel ve değişebilir olanaklara
sahip olduğunu kim söyleyebilir.
Aynı şekilde Marksist-Leninist idelojisi savunucuları da buna benzer bir
tutum içerisindedirler. Onlar da emperyalist-kapitalist sisteme karşı,
içinden çıkılmaz bir fobinin esiri durumundadırlar. Düşüncelerinin esiri
durumuna gelmişlerdir. Kapitlistlere koz veririz korkusu, marksistlerin elini
kolunu bağlıyor. Yukarıda açığa çıkarıldığı gibi, Stalinist uygulamaları bile
sılf bu yüzden savunmak zorunda kalıyorlar. Üstelik bütün bunları, “somut
durumun somut tahlili” düşüncesini savunarak yapıyorlar! Körükürüne savunma
mantığı, sol idelojinin Türkiye’de kendini aşmasını, geliştirmesini ciddi
olarak engelliyor. Örneğin, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya’nın, o dönemde
söyledikleri mütevazi ve göreceli doğrular, Kuran’ın ayetleri durumuna
getirildi. Kimse bunları eleştiremez. Eleştirenler ya örgütten ayrılmak, ya
atılmak ya da yargılanmak durumuyla karşı karşıya kalıyor. Bunun en son
örneğini PKK ve A. Öcalan örneğinde yaşıyoruz. Önderler bir nevi yeni modern
Peygamberdirler! Onları eleştirmek kimin haddine!
Böyle olunca da sonuç tabiiki çıkmaz bir sokak. Bu çıkmaz sokakta çıkış
aramanın ya da vakit kaybetmenin kimseye yararı yok. Değişimden yana olanların,
geri dönüp yeni çıkış yollarını araması gerek miyor mu acaba?
XIII
Kuşkusuz söylem düzeyinde kalsa da, bireyin ve toplumun kurtuluşunu
savunan ideolojiler vardır. Hatta söylem düzeyinde belki de bu konuda ideolojiler
arasında öyle pek büyük farklar da yoktur denebilir. Bütün dinsel ideolojiler
sonuçta insanın mutluluğu ve geleceği için var olduklarını, hatta öbür
dünyada (ahirette) „cennete“ gitmelerini sağlayan ; yol göstericilik
görevlerini üstlendiklerini iddia ederler. Sosyalist ideolojiler de sömürüyü
ve sınıfları ortadan kaldıracaklarını, dolayısıyla ayrımcılığa veya
eşitsizliğe neden olan toplumsal ve sosyal etkenleri yok edeceklerini ileri
sürerler.
Gelecek
ve öbür dünya hakkında kim ne vaat ederse etsin, kim cenneti ayaklarımıza
getireceğini söylerse söylesin, bunlara bire bir itibar etmemek gerektiğini
düşünüyorum. Çünkü önemli olan geçmiş ve gelecekten çok, yaşanan günümüz
gerçekliğidir. Tabiiki bunlar arasında karşılıklı ilişkiler söz konusudur. Fakat
geçmiş ve özellikle de gelecek, günümüzü yaşanır hale getirmenin arka
planında olmak durumundadır. Günümüzde yaşadıklarımız, esasında geleceğin ana
çerçevesi hakkında bizi fikir sahibi edebilir. Gelecek konusu oldukça fazla
istismar konusu edilen bir ütopyadır. Ütopyalar etrafında dönüp durmanın,
geleceğe dönük ütopyalar hakkında biribirimizi hırpalamanın günümüze faydası
olamaz. Ütopyalar gerçekleşir ya da gerçekleşmez iddialardır. Kesin vaatlerle
kimse ütopyaları için teminat veremez.
İdeolojiler
ise bu teminatları verecek kadar iddialıdırlar. İdeolojilerdeki bu tipik
durum, onların aslında ne kadar bilim ve bilim yöntemine uzak olduklarının
göstergesidir aslında. Fakat kaygı ve kuşkudan uzak bu beylik fikirlerin,
bilimsellikle bağdaşır yanı yok. İdeolojilerin hemen hemen tümü günümüzün
sorunlarından çok, geleceğin sorunları ile ilgilenmektedir. İdeolojiler
gelecek ile ilgili söylemlerle ayakta durmaktadır adeta. Bunsuz, ideolojiler
yaşayamazlar denebilir. İdeolojilerin varlık nedeni, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği
belli olmayan vaatler yığını içinde insanı bir nevi oyalamalarında yatıyor.
Önceliklerin ilk sırasına gelecek alındığı için bugünümüz tali plana
düşmektedir. Hatta gelecek cennet için bugünün bazı olumsuzluklarına bile
katlanmak durumunda kalabiliriz! İdeolojiler insanları adeta buna ikna etme
yarışı içindedirler. Böyle olunca da insanlar arasında bölünmeler zorunlu bir
hal almaktadır. İnsanların küçük küçük gruplara bölünmesi ise, bireyin
kurtuluşundan çok, ideolojilerin işine yaramaktadır.
Toplumun bireylerini bölme, ideolojilerin belki de ana hedefi
durumundadır. Çünkü bu bölünmeler ideolojileri beslemektedir. İnsanlar
inançlarının esiri durumuna getirilip, bağımsız ve özgür birey olmalarının
önünü kapatmakla başlar ideolijiler işine. Mesela islam ideolojisi, içinde
bulunduğumuz yaşamın ana hedefini öbür dünya ile ilişkiler ekseninde ele
almaktadır. Cennetin bu dünyada değil, öbür dünyada yaşanılacağını
savunuluyor. İnsan, bir nevi tanrının kölesidir bu dünyada. Ahirette cennette
yaşamak istiyorsak, bu köleliğe razı olmak durumundayız! Burada zihinlere
doldurulan fikirler din, iman ve inanç gibi insanın manevi dünyası ile
harmanlanıyor. Kişinin özgürleşmesi, tanrıya kafa tutması, bu manevi dünyadan
çok çok uzaklardadır. Öyle ya, kısa süreli ve gelip geçici bu fani yaşam
dünyasından, ebedi olan ahiret dünyası daha önemli değil mi! Bu uğurda,
cennetin yolunu açan cihat savaşları; „kafirlerin“ yok edilmesi için
mücadele, günümüzün vaz geçilmez görevi olarak ilan ediliyor.
Buna
karşılık sosyalistler ise silahların ve savaşların gelecek ütopik
toplumlarında yeri olmadığını; bunların „mezara gömüleceğini“ ileri sürerler.
Bu söylem kuşkusuz oldukça güzel, çekici hatta büyüleyeci bir güce sahiptir.
Fakat aynı çekicilik ve büyüleyicilik öbür dünyada „cennet“ vaadinde de yok
mudur? Cennette o haşmetli yaşam varken, kim „cehennem kazanında diri diri
yanmak“ ister? Dikkat edilirse her iki söylemde de ortak bir payda vardır: „Zamanın karmaşık bir yumak gibi elimizde
olduğunu, onu yaşadığımız her anın ipliğini çekerek yaşayabileceğimizi,
kıymetini bilmediğimiz bir anın daha sonraki anları karmakarışık edeceğini
bilmemek.“ (Ahmet Altan).
Gelecek uğruna günümüzü feda etmek! Gelecek uğruna arkamıza bakmadan
ölmek! Bütün ideolojilerde bu söylem ortak bir söylemdir. İdeolojilere göre,
Tanrının iyi kulları, inanç ve iman uğruna gelecek cennet hayatı sürekli
düşünmeli ve bu uğurda severek ölebilmelidirler. Ölümümüz, geleceğimizden
daha da önemli değildir! O nedenle de, gelecek için silahlanmaya, savaşmaya;
öldürmeye ve ölmeye hazır kullar olmalıyız! Barışı seviyorsak savaşmalı,
özgürllüğü yaşamak istiyorsak bir dönem otoriter bir yönetime razı olmalıyız!
Ya olmazsak ne mi olur? Tanrının iyi bir kulu, inançlı iyi bir sosyalisti
olamazsınız o zaman! Kafir kullar olmak, kafa tutmak; eleştirmek, özgürleşmek
de neyin nesi? Böylesi yaramaz kulların, inançsızların, imana gelemeyenlerin
hakkında - her iki taraftan da - ölüm fermanlarının çıkarıldığına az mı tanık
olduk.
Silah
sevdalısı, savaş ve ölüm narasıyla kararmış hiç bir toplum, bir dönem sonra
savaşlara ve silahlara karşı ciddi bir tavır alamaz. Hele hele bu söylemlerle
ideolojilerinin ayakta kalabilmesi için inançlı ordular yaratmış bir sistem,
insanlığı silahsız ve savaşsız bir dünyaya hiç mi hiç kavuşturamaz.
Bunlar,
biliyorum soruna birebir yanıtlar olmayabilir. Fakat bunları bu özet hali ile
belirtmeden, sorunlara cevaplar vermek yeterli olmayabilir. Demek istediğim
şudur: Özgür birey yani bağımsız bir kişilik sahibi olmak günümüzün en acil
ve en önemli sorunudur. Bir dönem „katlanmak“ gerektiği, „sabırlı olmak“
gerektiği hep söylenip duruluyor. Oysa bu söylemler özgürleşmenin ve kişilik
gelişıminin önünde tamamen engel teşkil etmektedirler. Burada ünlü Rus
filozofu Nilolaj Berdjajew’in şu söylediklerini unutmamak gerekir:
„Yaptıklarımız
gelecek adına değil, tersine sürekliliği olan; geleceğin ve geçmişin içinde
buluştuğu şimdiki zamanımız adına olmalıdır.“ Gerçekten de günümüzde
her şey gelecek zaman adına yapıldığından, şimdiki zamanımızın can alıcı
sorunları görmemezlikten geliniyor. Oysa özgürlüğün değeri, içinde
bulunduğumuz “şimdiki zamanda” yaşanabilinirse anlaşılır. Soyut bir özgürlük,
uzun bir geleceğe ait bir özgürlük söylemine itibar etmemek gerekir.
Devrimcilik ve demokratlık, dönüştürücülüktür aynı zamanda. İnsanların
daha iyi bir yaşam olanaklarına sahip olmalarını sağlayabilmektir. Bu nedenle
her yeni gelişme karşısında, eski yöntem ve mücadele araçlarıyla değil,
gelişmelere paralel olarak yeni araç ve yöntemler bulmak gerekir. Bu
yenilenme ve dönüştürme mücadelesinde, yeni tartışma ve görüşlerin çıkması
kadar doğal bir şey olabilir mi? Henüz daha yeni dikilmiş bir ağacın mutlaka
meyve vereceğinden kuşku duymayanlar sadece ve sadece iman gücünün esiri
konumunda olan insanlara özgü bir durumdur. Bu konumda olan insanlar,
çevresine vaatlerde bulunurak insanları hep oyalamanın yollarını ararlar.
Geleceğe dönük bin bir vaatte bulunurlar. Bu nedenle, vaatleri veren kim
olursa olsun, mutlaka oyalama peşindedirler diye düşünüyorum. Vaatler şahsen
beni korkutuyor. Çoğu kez yalan vaatlerle insanlar “cennete” götürülüyor.
Vaatlerle insanlar örgütlerin içerisine hapsediliyor. Vaatlerle insanlar
düşünemez, sorgulayamaz duruma getiriliyor. Vaatlerle, gökyüzü fetih ediliyor
ve bir bakıyorsun, vaat veren “kurtarıcılar” kral ilan ediliveriliyor!..
Sonuçta, yaşadığımız an, gelecek vaatlerle yaratılan heyecan ve
beklentiler içinde silik hale geliyor ve önemsizleşiyor. Ona yüklenmesi
gereken anlam ve önem; verilmesi gereken değer verilmiyor. Yaşanan anın bireyin özgürleşmesindeki en gerekli dönem
olduğuna ilişkin söylemler ideolojik propaganda ve ajitasyonlarla bombardıman
atışına tabi tutuluyorlar. „Zamanın bize bağışladığı anlar içinde en değersiz bulduğumuz an
genellikle yaşadığımız andır, kıymeti en az bilinen, bütün anlar içinde en
‚üvey’ olan, kendimize en uzak tuttuğumuz an tam da avucumuzda bulunan o
andır.“ (Ahmet Altan)
Vaat verme, vaatlere sadakat gösterme hemen hemen bütün ideolojilerin
ortak çıkış noktasıdır. Şekli ve söylemi ne olursa olsun, idelojiler vaatler
noktasında birleşmektedir.
Diyanet, fetvalar kitabında „Müslüman bir erkeğin, müslüman olmayan bir
kadın ile evlenmesi günahtır“ diye yazabiliyor. Koca diyanet, dünyadan sanki
bihaber!. Kaç bin müslüman „gavur“ ülkesinde „gavur“ kadınla evlidir diye
sormamız gerekiyor. Üstelik çoğu kez çıkar sonucu üzerinde şekillenen
pazarlıklar, bu evliliklerde rol oynuyor. Evlenmek için Diyanetten önce
yapılan evliliğin „günah“ olup olmadığını sormak mı gerekir? Hakikaten kimi
sol örgütlerde evliliklerin Merkez Komitesi’nin iznine bağlı olduğuna şahit
olmadınız mı? Ya bu kararı beklemeden evlilik yapanların ya da MK’nin red
kararına rağmen evlenen çiftlerin sonu ne oldu diye düşünüp, merak etmediniz
mi? Siz düşünün, ama bu konuda „suç“ işleyenlerin nasıl sorgulandığını,
yargılandığına tarih tanıklık etmiştir.
1979 lu yıllarda Aydınlık gazetesinde Çin’de üniversite bahçesinde
öpüştükleri için kurşuna dizilen genç bedenlerin yerde yatan cesetlerini de
mi görmediniz?
Yaşamın, insan oğluna sunduğu doğal güzelliklere karşı hoşgörülü olmayan
bir ideolojinin savunduğu tek şey vaattir. “Evet ama, şu an yapamazsınız”
denir. Cennete gitmek istiyorsanız, sabırlı olmanız gerekir!. İsyan duygusunu
yayan “gavurların” oyununa sakın gelmeyiniz denir. “İçinizdeki şeytana kulak
vermeyiniz” denir. Sınıfsız topluma varmak için bir süre sabretmemiz gerekir
denir. Gerekirse bu yolda ölmek ve öldürmek inancı ile donatın kendinizi
denir. Bireysel özgürlük fikri “gavurların” uydurmasıdir, “örgüt
düşmanlarının” fikridir yollu bir dizi safsata ve laf kalabalığı....
Sonuçta ideolojilerin varlığı uğruna, yaşam adeta zincire vurulur.
Yasaklardan geçilmez olur. Neden? Çünkü geleceğimiz için bu gereklidir denir.
Peki gelecekte aynı yasakların ya da başka yasakların gelemiyeceğini kim
garanti eder? İdeolojiler bunun garantisini bizlere verebiliyor. Ve ne yazık
ki, bizlerden de buna inanmamız isteniyor. İnanmayan „inançsızların“ acı
sonlarını neler bekliyor diye düşündünüz mü hiç?
Bütün ideolojilerde yerleşik düzenin devam zorunluluğu vardır. Bu nedenle
ideolojiler dönüşümcü değil statikocudur. İstisnasız bütün ideolojiler
ayrılıklar yani dışında olup farklı düşünenler hakkında aynı şeyi söylüyor ve
yapıyorlar. Bölünme fobisi, dağılma ve parçalanma fobisi, disiplinsizlik
korkusu hep canlıdır ideolojilerde. Özgürlükler alanı daraltılır sürekli.
Bireyin hareket alanı, yasaklarla ve tel örgülerle çevrilidir.
Biraz önce vaatlerin ürkütücü hatta tiksindirici sonuçlara varabileceği
söylendi. Peki hayatta hiç mi vaatte bulunmayacağız? Siz hiç vaatlerde
bulunmuyor musunuz?
Vaatler meselesini ideolojik bağlamda ele alarak tavır belirliyorum.
Vaatler yaşamda her zaman vardır. Fakat kişiler vaatlerini bir başkasını
ezmek için kullanmıyor. Vaatlerine herkesin sadakat göstermesini kimse isteyemiyor.
Bunu sadece ideolojiler yapar. Çünkü vaatler oyalamanın bir aracı durumuna
getiriliyor. Anti demokratik uygulamalarına, şiddet ve zulüm politikalarına
kılıf çekmek için vaatlere başvuruyorlar.
İslamcı ideoloji açıktır ki bu konuda öteki dünya da cennete gitmek için
şunlara ya da bunlara dikkat edersen tanrı seni “cennete” gönderir diye
insanları yasaklarla korkutmaktadır. Aman şunu yapma, aman bunu yapma yoksa
“kafir” olur ve cennet hakkını kaybedersin yollu propaganda yapıp duruyor.
Olup olmadığı meçhul olan bir vaatle karşı karşıyayız ve biz kendimizi bu
vaatlere teslim ediyoruz. Öyle bir teslim olmuşuz ki, bu vaatlerin esiri
olmayanlara karşı şiddet, yerine göre terör uygulayarak “yola getirmeye”
çalışarak allahın “iyi kulları” olmaya çalışıyoruz. Hakikaten bir Aleviyi
öldürürsek “cennete gideceğiz” diyen islamcılara hiç tanık olmadınız mı?
Düşünün, “gavur” yani Hristiyan bir bayanla yaşarsanız cehennemliksiniz! Onu
mutlaka islamlaştıracaksınız deniyor. Diğer yandan islamın kişiye tanıdığı
özgürlüklerden bahsedeceksiniz!
Marksist ideoloji de buna benzer bir konum arz etmiyor mu peki?
Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz bilinmeyen bir yığın vaatlerle ne kadar
insan ölüme yollandı, hiç düşündümüz mü? Hayatının baharında evini, okulunu,
üniversitesini terk edip, vaatlere teslim olmanın bedeli olarak ölüm yolunu
seçen, nice insan yaşamını yitirdi diye düşündümüz mü hiç?
Hayal aleminde insanları dolaştırmak, vaatler cenderesinin içine
hapsetmek, ideolojik siyasi oluşumların ortak noktasıdır. Ve bunu kolaylıkla
da başarabiliyorlar. Vaatleri, günün her dakikasında tekrarlayarak, bir nevi
vücuda şirınga ederek canlı tutmaya çalışırlar ideolojiler. Meyve ağacı
örneğine dönersek bu sorun daha da somutlaşır. Meyve verip, veremeyeceği
henüz belli olmayan bir ağacınızı, gelecek için yaşamın tek seçeneği olarak
belirleyip beklerseniz; gününüzü bu ağacın etrafında dönüp dolaşarak
geçirirseniz, geleceğinize en büyük kötülüğü bizzat yaptığınızı bilmeniz
gerekir. Birileri, bu ağacın meyveleri bizi bütün hastalıklardan kurtarır
diye bağırıp duruyor. Bunu duyan insanlar ise küme küme olup beklemeye
koyuluyorlar! Hayatını bu ağacın ilerde vereceği meyvelere bağımlı hale
getiriyorlar! Hatta kendilerini buna inandırmaya çalışan ideolojik sisteme
öyle bir inanırlar ki, adeta inançlarının esiri durumuna gelirler. Başka
çareler, gelecek için başka seçenekler, neredeyse unutulur bir hal alır.
İşte bu andan sonra ideolojik sistem artık yerine oturmuştur! Bu sistemin
içine hapsedilen insan, bireysel düşünsel yetisini kaybeder. Özgürlüğünü,
vaatlerden öteye gitmeyen ideolojik söylemlere kurban eder adeta. Bu da,
meyvelerini yiyerek kurtulacağımıza dair inancımızın bir bedeli olsa gerek.
Zaten ideolojiler, bedeller ödemeye ikna edilmiş insan kümeleri üzerinde
ömürlerini sürdürmüyorlar mı?
Günlük hayatta bile verdiğimiz vaatleri tutabiliyor muyuz acaba? Mesela,
falan dersten şu notu getirirsen sana şunu alırım; 18 yaşına girdiğinde şu
otomobili alırım deyip, zamanı geldiğinde unutulup yerine getirilmeyen nice
vaat verildi yaşamımızda! Demek ki vaatler, hayatın gerçekliği karşısında,
gerçeklikten kaçışın araçları oluyor genellikle. Vaatleriniz karşılığında,
vaat verdiğiniz kimseye karşı çeşitli yaptırımlarda bulunmak kolaylaşıyor.
Vaatlerle o an, kişinin kişisel özgürlüğüne sınırlar koyup, hatta onu tümden
elinden kolaylıkla alabilirsiniz. Vaat alan kişi ise, verilen vaatlerin
gününü beklemek hayaliyle, o an yapılacak yaptırımları kabullenecek derecede
duyarlılığını yitirmiştir. Kişi, verilen vaatler anına kadar özgürlüğünden
vazgeçmeye rıza göstermiştir. Meyveleri her derde deva olabilecek bir meyve
ağacını, gece-gündüz beklemeye koyulmak anlaşılır bir şeydir. Fakat meyve
vermiş bir ağacın meyvelerini aynı söylemlerle kolay kolay pazarlayamazsınız.
Meyvelerinizi satmanın karşılığı olarak insanların özgürlüğünü
isteyemezsiniz. İsteseniz de bunu başaramazsınız.
Burada vaatlerin insanların psikolojik dünyası üzerindeki büyüleyici
etkisine tanık oluyoruz. Bu nedenle ben vaatlere karşı temkinli olmayı
yeğliyor, hatta vaatlerin verildiği alanlara girmekten korkuyorum. Vaatlerin
beni, benden alacağından korkuyorum. Vaatlerin ardında yatan amaçlar bu
nedenle beni düşündürüyor ve ürkütüyor.
İnsan öldürmeyi ya da idamları yasaklayacaklarını söyleyen marksistlerin
hangisi bu vaadini yerine getirebildi? Diyelim ki, iktidara gelebilmek için
bunlar araç olarak kullanılabilinir söylemine itiraz etmedik! Peki, ya
sosyalist iktidarların kurulduğu ülkelerde yaşananlara ne demeli? Sorgusuz,
sualsiz öldürülen binlerce insan; nerede öldürüldükleri, nereye gömüldükleri
bile belli olmayan bir yığın insan! Bunlara ne demeli?
Benim cennete gideceğimin garantisini kim nasıl sağalyabilir? Aynı
şekilde yaşamımın güvencesini hangi sosyalist garanti edebilir? Sosyalizmde
ya da komünizmde idam edilemiyeceğimi kim garantileyebilir? Bunu kesin bir
dille, “garanti ediyorum” diyen birine inanmak, ne kadar sağlıklı olabilir?
Savaşlar, “özgürlük getireceğiz” vaadiyle bizlere yutturulmuyor mu?
Bush’un “Irak halkına özgürlük getireceğiz” diyerek Irak’a girmesine inanmak
ya da buna göz yummak zorunda mıyız? Gerçek özgürlük “sosyalizm toprağında
fışkıracak” diyen bir dönemin sosyalist vaatleri gerçekten yaşanır hale mi
getirildi?
Devrimden evvel, işçi sınıfının iktidarı için yola çıktıklarını söyleyen,
burjuvaziyi ve bütün bürokratları görev ve yönetimden alacağız diyen leninist
vaatler yerine getirildi mi acaba? Bu şatafatlı ve görünürde büyüleyici olan
vaatlerin tersine, 1921’li yıllarda NEP (Yeni Ekonomik Politika), -buna neden
yeni dendiğini de anlamıyorum- politikasıyla “ceplerini doldurma pahasına”
eski bürokratların yerlerinde tutulmaya çalışıldığına şahit olmadık mı? Bu
dönemde 1921-1922 yıllarında sadece açlıktan 5 milyon insan ölmüştü Rusya’da.
Hem vaatleri veren, hem de bu vaatlerin tersini yapmak mecburiyetinde
kaldıklarını söyleyen iki Lenin mi vardı yoksa? İşin daha da vahim olanı,
eski vaatlerin yerine getirilmesinde ısrar eden kimi sosyalistlerin “karşı
devrimci” ilan edilerek ölümlerine ferman çıkarılmış olması! Bütün bunlar
olurken, vaatlere karşı müsamahalı olmak gerekebilir mi? Müsamaha göstermek
bir yana, vaatlere hala kendimizi teslim etmek; yaşanan onca tecrübe ile
bağdaşabiliyor mu?
XIV
DEMOKRATİK
KÜLTÜR, ALIŞKANLIKLAR VE İDEOLOJİ
Demokrasi kültürü, Türkiye’de ciddi bir biçimde yaşanmadığı için;
Türkiye’de yaşananlar da haliyle bu kültür ile bire bir ilintili olan
hoşgörüden uzak olmuştur. Keza demokratik kültür ile bağdaşmayan şiddet
unsuru, Türkiye’de adeta yaşamın vaz geçilmez bir parçası olmuştur. Siyasal
ideolojik yapılanmalar, şiddet unsurunu içselleştirmiş; farklılıklara karşı
pervasızca davranmışlardır. Şiddet denen canavarın eline maalesef özgürlükçü
ve demokrat olduklarını söyleyen sol çevrelerde düşmüştür. Belki de sol
cenahın, yarattıkları şiddetin kurbanı olduğunu söylemek daha doğru olur.
Oysa demokratik ve özgürlükçü hoşgörü kültürünün yaşama sindiği, insanlar
tarafından içselleştiği toplumsal yapılarda yaşam bir başka olur.
Farklılıklara karşı tavır ve davranışlar hep hoşgörü içinde olur. Tartışmalar
ya da eleştiriler yapılırken sorumlu ve demokrasiye layık bir söylem ön plana
çıkar. Böylesi bir sistemin yerine oturabilmesi için kuşkusuz dikkat edilmesi
gereken ya da gözden hiç bir zaman uzak tutulmaması gereken hususlar vardır.
Aşağıda sıralanan bu hususların varlığı neticesinde ancak demokratik
kültürden bahsedebiliriz:
Birincisi:
Tartışmalar karşılıklı hoşgörü içerisinde yapılır. İkincisi: Taraflar
uzlaşma zeminini yaratmaya katkıda bulunurlar. Üçüncüsü: Her taraf,
karşı tarafın söylemine değer verir ve yanlış da olsa onu ciddiye alır. Dördüncüsü:
Eleştiriler, tarafların hatalarını görmelerine yardımcı olabilecek bir
olgunlukta olur. Beşincisi: Taraflar, bir başkasının eleştirilerini
hazmetmeye ve onlardan yararlamaya her zaman hazır olmalıdır. Altıncısı:
Farklılıklar ne kadar derin olurlarsa olsunlar, yaşam hakkına müdahale edici
bir davranıştan kaçınılır. Farklılıkların yarattığı heyecan ve gelişmelere
kazandıracağı ivme, gözden uzak tutulamaz. Yedincisi: Taraflar, ne
olursa olsun birlikte yaşamanın önüne geçen, barışı sürdürmenin ana
prensiplerini zedeleyecek her davranış biçiminden uzak dururlar. Sekizincisi:
Taraflar, illa da kendi düşüncelerini kabul ettirecek bir davranıştan
kaçınmalı, karşılıklı olarak biribirine tahammül göstermekle yükümlü
oldukları bilinci ile soruna yaklaşmalıdırlar.Dokuzuncusu: Taraflar
eleştiriler ışığında hatalarını görebilecek bir iyi niyete sahip
olmalıdırlar. Onuncusu: Taraflar kullandıkları dile mutlaka dikkat
etmelidirler. Karşı tarafı sılf eleştiri olsun diye değil, ikna etmeye ve hatalarını
görmeye yardımcı olabilecek dostlar arası sohbet havası içerisinde bir
söylem, tartışmaya hakim olmalıdır. Küçük düşürücü ve provake edici bir dil
kullanmaktan kaçınılmalıdır. “Nitekim ben de farklı bir insanım ve herhangi bir karar için kendimi
ölçü olarak göremem” (Tolstoy), anlayışı ile hareket etmek gerekir.
Yukarıda sıralanan ve daha da genişletilecek demokratik tartışmanın ana
kurallarını, acaba Türk Solu ne kadar hayata geçirebildi? Ben şahsen bu
konuda solun ciddi zaaflarına şahit oldum. Bir kere taraflar birbirini alt
etmek için tartışmaya oturuyor ya da oturuyorlardı. İkinci olarak, taraflar
düşman bir pozisyonda ve önyargılı olarak tartışmalara geliyor ve birbirini
dinleyecek ve anlayacak kapsamda bir olgunluğu gösteremediler. Üçüncüsü,
örgüt taraftarları tam bir takım tutar gibi, yan yana iç içe değil, karşı
karşıya oturur ve biribirine laf atarlar. Dördüncüsü, örgüt yöneticileri
kendi taraftarlarının nabzını elde tutar, gerektiğinde saldırganlığa bile
yönlendirebiliyorlar. Beşincisi, tahammülsüzlük had safhadadır. Tartışmalarda
söylenenlere kulak verilmiyor, karşı tarafın konuşmalarına yerli yersiz
müdahale ediliyor. Altıncısı, kullanılan tartışma dili, demokratik hoşgörü
ortamından tamamen uzaktır. Dil bir anlaşma aracı iken, tartışmalarda
saldırganlığın bir aracı durumuna dönüşüyor.
Özellikle sonuncu, yani altıncı tespit hakkında biraz daha duralım. Ben
farklılıklar arasında kullanılan dilin demokratik ölçüler içinde olmasına
özel bir değer vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Kullanılan dil itici
değil, birleştirici ve yakınlaştırıcı olmalıdır. Dil, karşı tarafı alt
etmenin bir aracı değil, tersine olgunluk içinde ve dostluğa yardım edici
içerikte kullanılmalıdır. Dahası kullanılan dil, hakikaten biribirimizi
anlamak için bir araç olmalı ve biribirimizi anlamaya hizmet etmelidir. “Dil
insanın evrenidir” (Heidegger). Öyleki dili, küfür içerikli ve karşı tarafı
proveke edici terimlerle de kullanabilirsiniz. Bu, sizin sahip olduğunuz
terbiye ve demokratik kültür derecesi ile direkt ilintilidir.
Sol örgütler arası tartışmalarda maalesef bunları göremiyoruz. Sol içi
tartışmalarda genel olarak olumsuz bir dil tarzı hakimdir. Dil, ajitasyon ve
demogoji içerikli olup, karşı tarafa sıfatlar bulan bir boyut içeriyor.
Revizyonist, oportunist, pasifist; küçük, milli burjuva, emperyalizmin
ekmeğine yağ süren; milliyetçi, sosyal faşist, goşist vb sıfatlar tartışmanın
ana ve en sık kullanılan sözcükleri oluyor. Böyle olunca da ortak zeminde
buluşmanın, hoşgörü ve tahammül göstermenin altı, bilinçli, bilinçsiz
dinamitleniyor. Sonuçta kin, nefret ve düşmanlık biraz daha da derinleşerek
toplantı bitmek zorunda kalıyor. Sonra herkes kendi yayın organlarında
biribirine verip veriştiriyor!
Burada, demokratik tartışma kültürünün izlerine rastlayabilir misiniz?
Burada tartışmanın hoşgörü ve dostluk bağlarını geliştirmeye hizmet ettiğini
söyleyebilir miyiz?
XV
DEMOKRASİ
VE SOL İDEOLOJİK ÖRGÜTLER
Demokrasi bir ideoloji değil, bir yaşam biçimidir. İnsanlığın geldiği
noktada demokrasi, her tür çarpıtmaya rağmen var olan rejimlerin içinde
insanın yaşayabileceği bir siyasal rejim biçimidir. Demokrasinin daha da
ilerletilip, geliştirilmesine ihriyaç vardır kuşkusuz. Örneğin, kadın-erkek
ilişkisi, açlık, adaletsiz gelir dağılımı, savaş harcamalarının vardığı
devasa boyut, etnik ve kültürel haklar, ekolojik ve benzeri sorunların
varlığı, bireyin ve insanların yeterince ve bilinçli bir yaklaşımla sorunları
özümseyememelerinin sonuçlarıdır.
Yaşam, problemlerin çözümü için fırsattır. Bu fırsatı demokratların,
yaşamı daha da yaşanır kılmak isteyen herkesin bilinçlice kullanması gerekir.
Demokrasinin genel ölçüleri ve prensipleri özümsenmeden, sadece teorik planda
değil, yaşamın her alanında uygulanır ve yaşanılır kılmadan; demokratik rejim
geliştirilip, ilerletilemez. Demek ki, bu bize, yani bireye ve insanlara
bağlı bir şeydir. Bizler, demokrasinin genel prensiplerini gündelik
hayatımızda cidden uygulayabiliyor muyuz acaba? Mesela demokrasinin vaz
geçilmez prensiplerinden biri olan farklı düşüncelere karşı hoşgörü ve
töleransı gösterebiliyor muyuz biribirimize?
Solun bin bir parçaya bölünmesi, sol arası şiddet ve çatışmalar; uzlaşmaz
ve düşmanca davranışlar, sol örgütlerin kendi dışındaki fikirlere karşı
otoriter davranması hatta şiddet uygulaması, solun demokratik kültürü henüz
özümsemediğine dair örneklerdir. Örneğin, din, etnik kimlik, bireyin
özgürleşmesi konusunda sol, şatafatlı söylemlerine rağmen demokratik bir
duruş içinde değildir. Bu nedenledir ki, Türkiye’de sol, halk kitleleri
nezdinde güven verici olmaktan çıkmıştır. Bundan dolayı her gün
marjinelleşmektedir. Bu durum sadece Türk Solu için değil, dünyanın diğer
ülkelerindeki sol için de geçerlidir. Sol, içinde bulunduğu bu çıkmazı
aşabilecek mi? Buna kimse mutlak bir cevap veremez. Verse bile, doğruluğu
tartışmalı ve şüphelidir. Şu an var olan olguları alt alta toplarsak, durumun
çok güç olduğunu söyliyebiliriz.
Genel olarak sol, hatalarına karşı bilimsel bir yaklaşım içinde değildir.
Reel sosyalist ülkelerde, en başta Rusya ve Çin’de yaşananlar solun kolunu,
kanadını kırmıştır adeta. Ve işin vehameti de solun bunu hala cidden görmek
istememesidir. İşin daha da kötüsü, solun önemli bir bölümü, yaşananalara
sahip çıkıyor ve bu despotik rejimleri savunuyor oluşudur.
Bu ülkelerdeki despotik ve otoriter rejimler solun önemli bir kesimini
etkilemiş ve onların demokratik bilincini yozlaştırmıştır. Buna, solun
emperyalizm fobisi de eklenince, sol hareketlerin içinde bulunduğu çıkmazdan
çıkması oldukça zorlaşmaktadır. Örneğin, hala sıcaklığını hissettiğimz bir
Irak savaşı var. Solun bir bölümü emperyalizme karşı Saddam zalimini, bir
dönem Miloseviç’i nerede ise kahraman ilan eder derecede kötürümleşmiştir.
Saddam’ın anti emperyalistliğinden bahsediliyor! Savaş esnasında Irak
Şiileri’nin direnişı anti-emperyalist olarak görülüyor ve destekleniyorlar!
Daha önceleri İran’da devrim adına, anti emperyalizm adına Humeyni
hareketi ateşli bir biçimde desteklendi. Sonuçta, sol ölüm fermanını
imzalamış duruma geldi. 1980’li yıllarda
Afganistan’da Sovyet yanlısı hükümet, dolayısıyla “sosyal-emperyalizme” darbe
vuruyor diye gerici Hikmetyar hareketi desteklendi. İşin tuhaf yanı, aynı
hareketi Türkiye’nin ve Amerika’nın da desteklemesidir. Hikmetyar’a destek
veren solun ciddiyetsizliği, onları Amerikancı çizgide birleştirdiğini
görmelerine engel oluyordu.
El-Kaide’nin emperyalizme darbe vurduğunu, dolayısıyla desteklenmesi
gerektiğini iddia eden bir çok solcu ile tartıştığımı hatırlıyorum. Solun
yaklaşımı, oldukça basit bir anti-emperyalizm fobisinden kaynaklanıyor. Bir
hareket görünürde, emperyalist bir ülkeye darbe vuruyorsa “desteklenmelidir!”
Acaba bu hareketin yapısı gerçekten de demokratik mi? İnsanlığa gerçekten
yararlı olacak bir iktidar kurabilecek mi? Hatta bu hareket, emperyalist
denen ülkelerdeki demokratik rejimden daha da ileri bir demokrasi
getirebilecek mi? Bunları kimse düşünmüyor ya da tartışmıyor. Tartışmak ne
kelime, tartışanlar “emperyalizmin ajanı” ilan ediveriliyor! Farz edelim
Afganistan’da El-Kaide, Irak’ta Şiiler iktidara geldi. Solun burada yaşam
şansı olabilecek mi? Bırakalım solu, bireyin özgürlüğü, demokratik kültür
burada ne kadar yaşanır hale gelir? Humeyni hareketi, aynı anlayış ile
desteklendi de ne oldu? Solun emperyalizm fobisi tam bir çıkmaza doğru yol
alıyor demekki.
Aynı emperyalizm fobisi, solu, bir başka alanda da çıkmaza sokuyor.
Mesela Çin ve Rusya’da yaşananlar sorgulanmıyor. Buralardaki despotik tek
parti diktatörlükleri, emperyalizme hizmet eder korkusu ile eleştirilmiyor ve
gerekli dersler çıkarmaya yanaşılmıyor! Stalin zulmü, aynı mantıkla
görmemezlikten geliniyor.
“Bütün karışık sorunların basit çözümleri vardır, ama bütün basit
çözümler yanlıştır” (Karl Popper). Bunu, bütün karışık sorunların basit cevapları vardır,
ama bu basit cevaplar yanlıştır diye anlamak gerekir. Tıpkı solun yukarıda
verdiği cevaplar gibi.
Sol, emperyalizm fobisinden kendisini kurtarmak zorundadır. Bu, solun anti-emperyalist olmaktan çıkması
gerektiği anlamına hiç gelmiyor. Tersine bu, solun gerici ve despotik güçlerin
etkisinden çıkması gerektiği; özgürleşmesi gerektiği anlamına geliyor.
Solun demokratikleşme süreci, hatalarına karşı sorgulayıcı olması ile
gelişir ve ilerler. Türk Solu için özellikle 1970-1980 arası dönem cahiliye
dönemidir diye düşünüyorum. Bu dönem hala da aşılmış değil!
Bu dönemde, Türkiye sol hareketinde söylemler ne olursa olsun, demokratik
prensiplerle bağdaşmayan bir dizi uygulamalar yaşanmıştır. Demokratik kültür
geliştirilip yaygınlaştırılacağına, tersine tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük alabildiğine
yaygınlaşmıştır. “Bu söylenenler doğrudur ama, yaşanması gerekiyordu demek”
ise bir başka yanılgıdır. Bu tavır, ciddi bir sorgulama sürecini
engelliyor. Hataların her zaman
olabileceği, hatalar olmadan yol alınılmayacağı doğrudur. Ama, hangi hatalardan
bahsettiğimizi söyleyebilir miyiz? Bu hatalarla solun konumunu nasıl
değerlendirebileceğiz? Kuşkusuz hatalar yapılır. Fakat aynı hataların bir
daha da yaşanmaması için çaba göstermek gerekmiyor mu? Başkalarını eleştirme
hakkını kendinde her zaman bulan bir sol, acaba başkalarının kendisini
eleştirme hakkına tahammül edebiliyor mu? Bu eleştirilerin yapılmasına
tölerans gösterip, eleştirilerin yararlı olduğunu, hatalarını sorgulama
sürecinde yardımcı olduklarını söyleyebilen bir sol tanıyormusunuz acaba?
Aslında yukarıdaki soruların içinde ciddi demokratik prensipler ve
çözümler vardır. Fakat bunları sol görmek istememektedir.
Solun dine bakışı otoriterdir. Şiddet içeriklidir. Solun etnik kimliklere
karşı tavrı, inkarcılık içeriklidir, demokratik değildir. Solun kendi
dışındaki farklılıklara karşı demokratik ölçüler içinde olması bir yana,
kendi içinde bile tahammülsüz, tölerans ve hoşgörüden uzaktır. Solun
hatalarına karşı yaklaşımı bilimsel değil, doğmatik ve statükocudur. Solun
değişim heyecanı hemen hemen bitmiştir. Gündelik yaşama ilişkin solun
müdahalesi oldukça zayıf ve gerçekçi değildir. Sol geçmisiyle övünüyor,
gelecek ile ilgili söylemlerle oyalanıp duruyor. Hayata dair dönüşümcü
müdahaleden yoksundur. Solun bireysel hak ve özgürlüklere karşı tavrı top
yekün bir anlayış içerikli olup, despotik bir karekter taşımaktadır. Solun
özgürlük söylemi, kendi özgürlüğü ile sınırlı olup; bencillik taşıyor.
Demokratik kültür düzeyi, solun pratiğinde oldukça geridir. Özgürlük kavramı,
solun bugünkü davranış biçimleri ile bağdaşmaz bir düzey arz etmektedir.
Bu tespit ya da belirlemeleri çoğaltabiliriz. Fakat buna burada sayfalar
yetmeyecek. Demokrasi ve özgürlük prensiplerini içeren yukarıdaki tespitler
solun durumunu yeterince açığa vuruyor diye düşnüyorum. Bunlar solun
demokratik olup olmadığını ya da ne kadar olduğunu açığa vuran önemli
prensiplerdir.
Yapılan bu tespitler sola düşmanlık niyetimden kaynaklandığı anlamına
gelmez. Bunlar değişim rüzgarlarının mutlaka estirilmesinin önemine verdiğim
değerden ötürüdür. Solun ciddi anlamda değişmesi gerektiğini, gelişmesi için
buna ihtiyaç olduğunu söyliyorum. Ben solun içinde bulunduğu marjinellikten
kurtulmasının gerekli ve zorunlu olduğunu düşünüyorum. Halkın ve insanlığın
demokratik ilerleyişinde solun yerini cidden önemsiyorum ve onun değişime
mutlaka uğraması gerektiğini ifade ediyorum. Eleştirilerimi bu niyet ve
maksatla yapıyorum.
Ayrıca yaşanmış deneyler ışığında, solun vahim durumunu yeni nesilin
kavraması için buna ihtiyaç var diye düşünüyorum. Yaşanan hatalar, verdiği
kadar verdi zararını. Ama aynı zararın yaşanmaması için yeni nesile ders
olabilir notlar olması için, sorgulamamız ve tartışmamız gerektiğine
inanıyorum. Yeni neslin sorgulayıcı olmasına zaruren ihtiyaç var. Kişiye
tapan, özgürlüğünü başkasından bekleyen inanç ve disiplin adına oluşan
itaatkar bir kişilik aşılmak zorundadır.
Sadece solun da değil, sağın ve dini kesimlerin de değişim geçirmeye
ihtiyaç var diye düşünüyorum. İnsanlığın gelişmesi için, adalet ve özgürlüğün
gelişip serpilmesi için, bireyin özgürlüğüne verdiği değerin önemini bilince
çıkarması için, barışın ve dostluğun değer kazanması için herkesin bir
değişime ihtiyacı var. Demokrasi tuz ve ekmek gibi herkese lazımdır.
Demokrasi mücadelesinde önemli bir değişim ayağını da sol oluşturmaktadır.
Hatta tarihte sol, değişimden yana olmasından ötürü; eskide ısrar eden sağın
duruşuna karşı yeninin temsilcisi olmaya aday olmuştur. Klasik anlamda sol,
değişimden ve yeniden yanadır. Dolayısıyla solun devrimciliği, bu duruşu ile
bire bir ilintili olmuştur. Sağ ise daha çok statükocu bir duruş
sergilemiştir. Bugün bu ayrım çizgileri nerede ise kaybolmaktadır. Hatta
zaman zaman sol, sağa göre daha da geri bir pozisyon arz edebiliyor! Yani sağ
ve sol için yapılan klasik tanımlar ile açığa çıkan ayrımlar silikleşiyor.
Böylesi bir durumda solun cidden sorgulanması önem taşıyor. Yeri
geldiğinde, solun “canını acıtmak” gerektiğini bile düşünüyorum. Solun
hayrı-alemeti için iğne değil, canına çuvaldız bile batırmamız gerekiyor
içinde bulunduğumuz ortamda.
XVI
DÜŞÜNMENİN
VE ÖĞRENMENİN, NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ
İnsanlığın geleceğini, gidişatını düşünüyorsak; farklı düşüncelerin
varlığından korkmamamız gerekir. Farklı düşünceler gelişmelere her zaman ön
ayak olurlar. Hatta gelişme onlarsız olmaz. Bu bilinçle oturup düşünmemiz
gerekiyor. “Düşünmeden öğrenmek,
zaman kaybetmektir” (Konfüçiyus).
Düşünmeden öğrenmek değersiz; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir
İnsanların değişime en büyük hizmetleri, amaç ve niyetlerini korkusuzca,
özgürce söylemelerinde yatıyor. Bu nedenle de hoşgörülü olmak durumundayız.
Düşüncelerimizin kesinlikle hatalar içermediği yönündeki bir duruş bizi,
bağnazlığa ve hoşgörüsüz olmaya götürür. Her fikirden ya da düşünceden
öğreneceğimiz mutlaka bir şeyler vardır diye düşünmek gerekir. Değişik
fikirlere karşı hoşgörülü olmak, şiddet ve bağnazlıktan uzaklaştırır kişiyi.
Bu durum, insanların biribirinden öğrenme güdüsünü geliştirmeye zemin
oluşturur. Şiddet ve manipülasyon, adım adım bu süreçle beraber geriler.
İnsanlar, özgürce düşünerek okumaya ve tartışmaya başlarlar giderek. Bireyler
art niyetsiz ve fikirlerini herhangı bir çıkar karşılığı satmayan bir nevi
derviş ruhuna sahip olurlar. Bu ruha sahip insanlar ancak insanlığa hizmet
edebilir ve gerçeği bulmaya aday olabilirler.
Yaşananlar bunun tersidir ne yazık ki. İnsanlar düşünmeden, ezberci bir
öğrenme yolunu seçiyor ya da buna zorlanıyor. Öğrenmeği başkalarına hava
atmak ya da başkalarını manipüle etmek için kullananlar var. Bunu, bir nevi
çıkar elde etmek için araç olarak kullananlar var. Böyle olunca da farklı düşünceler
karşısında hoşgörü ve tahammül gösterilemiyor. Adeta kılıç kuşanıp meydan
muharebesine çıkmış savaşçıların durumu yaşanıyor. Bu durumun mutlaka
aşılması gerekiyor. İnsanlar fikirsel ayrılıkları bahane ederek kendi
aralarında adeta çin seddini andırır duvarlar çekiyorlar. Herkes, herkesten
korkuyor. Herkes kendisinden korkuyor. “Düşünmek zor iştir, muhtemelen bu nedenle çok
az kişi düşünür.” (Henry Ford).
Başkalarıyla yüzleşmek düşüncesi, vahşi bir canavarla karşılaşmakla eş
değer bir hal alıyor. Bu ruh hali ile insanlar doğal olarak saldırganlaşıyor.
Bu ruh hali, insanları değişmeye karşı direnen, kemikleşmeye ve içe kapanmaya
götüren bir sürece bırakıveriyor. Dolayısıyla ruhsal bunalımın alabildiğine
yaygınlaştığı bir sürece doğru, hızla yol alıyoruz.
Bu durum bütün sağ ya da sol çevrelerden oluşan ve biribiriyle barışık
olmayan yüzlerce gurubu karşı karşıya getiriyor. Demokratik kültür ölçüleri
hayata geçirilmedıği için de bölünmeler, derinleşiyor habire. Farklı
düşünceler arasında şiddet, neredeyse tek çözüm olarak işlev görüyor. Farklı
düşüncelerin kendi aralarında yarattığı ve gelişmelere kaynak olabilecek
kendiliğinden dinamizm unsuru, şiddet yolu ile ortadan kaldırılıyor.
Beyinlere, kendisini ve düşüncesini devam edebilmesi için tabir caizse ölüm
ve öldürme ilacı şirınga ediliyor adeta.
Bana kalırsa tüm bu
bölünmelerin ve ayrılıkların altında insanların büyük bir bölümünün öğrenmeye
gerçek değeri vermemeleri yatıyor. Öğrenme heyacanlı bir süreçtir. Yemek ve
içmek gibi zaruri bir ihtiyaçtır. Yemek ve içmeyi kuvvetlenip, başkalarını
dövmek için bir araç -gerçi böyleleri de yok değil ya- olarak nasıl ki
kullanmıyorsak, öğrenme amacımız da tıpkı böyle olmalıdır. Farklı yemeklere
karşı iştahımızın kabarması gibi, farklı düşünceleri de sindirmeye ve
hazmetmeye hazır olmalıyız. Sevdiğimiz bir yemeği bekleme heyecanımız, farklı
düşünceleri dinleme ve onlardan öğrenme alışkanlığı ile birleşmek zorundadır.
Değişik yemekleri sevmekle, insanlar arasında herhangi bir bölünme korkusuna
ya da endişesine düşmediğimize göre, değişik düşünce sahibi olmak
bahanesiyle, insanlar arasında ulaşılmaz uçurumlara sebebiyet vermemeliyiz.
Bu yüzden kimse biribirini horlamamalı ya da küçümsememeli. Bunun yolu
Konfiçiyus’un, „Düşünmeden öğrenmek değersiz;
öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.” deyimini bilince çıkarmaktan geçer.
Demek ki, yaşamın
bir çok alanında kanıksanan ve doğal sayılan ayrılıklar, düşünsel alanda da
yer edinmek durumundadır. Düşünsel alan tehlikeli görülmekten mutlaka
çıkarılmalı, özgürlükler ülkesinin olmazsa olmaz şartı olmalı ve hayatta
değer verilmelidir. İnsanlık, yaşadığımız pratikte ciddi sorunlar yaşıyor ve
önüne geçilmezse yaşamaya devam edecektir! Bu alanda yaşanılan çetrefelli ruh
dünyası, insanlık için doğal felaketler yaşamasına gebedir maalesef. Bu ruh
hali, iyinin ve güzelin gelişip serpilmesi önünde ciddi bir tehdit unsuru
konumundadır.
Öyleyse insanlar
arasındaki fikir ayrılıklarının, biribiriyle düşman olmalarına neden
olmayacak yeni bir ruh halinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Dostluklar
sadece aynı düşündüğümüz anda kurulacak ilişkilerden çok, yeni dostluklar
edinmek için bizi karşı yakalara götürecek köprüler işlevine sahip bir
karakter arz etmelidir. Dostluklar, yüreğimizin kapılarını aralayan anahtar
rolünü görmelidir. Bu anahtarlar korkusuzca kullanılmalı, karanlıkta hayal
edemiyeceğimiz güzelliklerin bulunma serüvenine gidecek ve yeni arayışlara
itecek bir araç olmalıdır. “Karanlığa
söveceğine, kalk bir mum yak!” (Konfuçiyus) ruh hali ile donanmamız gerekiyor. Çoğu kez yüreğimizin
derinliklerindeki karanlığa yolculuk etmekten bile aciz bir birey durumuna
getiriliyoruz. Yüreğimizin sesine kulak vermekten bile korkar duruma
düşürülüyoruz!
Sorun daha çok, insanların “savaşlara karşıyım” demesinden çok, “öyleyse”
bu savaşlar “neden oluyor” diye sormamasından kaynaklanıyor. Hayatta
farklılıklara karşı kendi arasına duvar çeken, biribiri ile yüzleşmekten
kaçan ya da korkan insanların bu soruyu kendilerine sorması oldukça zordur.
Çünkü şizofrenik ve katmerleşmiş ön yargılı toplumdal psikolojik bir sorun
ile karşı karşıyayız. Bu durumun aşılması göründüğü gibi kolay olmayacak.
Fakat durum ne kadar zor ve karmaşık olsa da, böylesi bir yaşam biçiminden
çıkış koşullarını mutlaka yaratmalı ve yeni yeni tedavi yöntemlerini
geliştirmek durumundayız.
Bu hastalıklı yaşam ortamında insanlığın geleceğe umutla bakması,
gündelik yaşamında umutla yaşaması ve insani değerlerini yaşatması
beklenemez. Gündelik yaşamdaki yaşam tarzımızı değiştirmek durumundayız.
Bunun yolu da bireyin özgürleşmesinden ve kendisine güven duyacak bir
olgunluğa erişmesinden geçecektir. Bu yol ciddi engellerle doludur. Siyasal
ideolojik yapılar bu yolun önüne ciddi olarak engeldirler. Çünkü bu çevrelerde
birey, birey olarak varlığını, içinde bulunduğu örgüte borçlu sayar. “Şu
önderimiz olmasa ben hiçim, biz hiçiz!” ruh hali bireyin kendisine güven
duymasını engeller. Dolayısıyla bu durum bireyin özgürleşmesini engeller.
Bireyin bağımsızlaşması, kişiliğini bulması oldukça zorlaşır. Böylesi
bireylerin matematiksel toplamından oluşan örgütlerin ve ideolojilerin
dönüşümcü olması, farklı fikirlere karşı önyargısız yaklaşmaları da
beklenemez doğal olarak.
Kirletilen insani değerler, şiddete, teröre, savaşa rahatlıkla
dönüşebiliyor. Öğrenmenin amacı, özgür birey olmaya, özgür düşünmeye, derviş
ruhlu bir kişilik gelişimine hizmet etmek olmadığı için; örgüt hakimiyeti
bireyin üzerine çöküveriyor adeta. Böylesi bir süreç ile birlikte ön
yargılar, manipülasyon, doğmatizm ve saldırganlık bireye yön veren biricik
silahlar oluyor maalesef! Ve tabiiki böylesi bir ortamın yaratılmasına
olanaklar sağlayan ideolojik yapılanmalar, fırsatları rahatlıkla
değerlendirebiliyorlar. Bireyin zaafından yararlanmak için ideal bir zaman
dilimi söz konusudur. “Kurt dumanlı havayı sever” atasözünde özetlenen bir
durumla karşı karşıyayız.
Öğrendiğimiz bilgileri, çoğu kez başkalarını ezmek için kullanıyoruz.
Bilgimizi bazen hava atmak için, bazen bilgeçlik taslamak için; hatta bazen
de kız ya da erkek “tavlamak” için kurnazca ve sinsice kullanma yoluna baş
vuruyoruz. Sonuçta çıkar sağlayacağımız bir öğrenme yolunu seçerek, egomuzu
tatmin etmeye çalışıyoruz.
Bildiklerimizle övünürken, insanlık yararına, değişime hizmet edecek
bilgimizin gücünü kullanmaktan alıkoyuyoruz kendimizi. Paranın egemen
gücünün, insanları egoizme götürdüğü duruma benzer bir durum ile karşı
karşıyayız! Toplumun değişiminde, gelişmesinde ve ilerlemesinde önem taşıyan
bireyin rolü, gerekli işlevsel özellikleri göstermiyor sonuçta.
“Yalnızca
hayvanlar durmaksızın vücutlarını besleyecek besini bulmakla uğraşırlar,
...insanların, temel düşüncesi, ruhun gerçek besini olan bilgeliği aramak
olmalıdır.” (Rene Decartes) Bu bilgeliği arayan da bilim
insanıdır. Bilim insanları,didinip duran işçi karıncalar gibidirler. Dev bir
bilgi hazinesinin oluşmasına yardımcı olan birer hizmetkardan başka bir şey
değildirler. Tarihin belli bir döneminde oluşmuş
stoktan alıp,
buna biraz da kendilerininkini katarlar. Her bilim adamının çabası bilgi
okyanusuna
bir damla mürekkepli su katmak gibidir. Çok kısa bir süre sonra, yaptıkları
işler
-bireysel başarılarda hep olduğu gibi- özümsenir, yerlerine başka şeyler
konur ve
kaybolur.
Okyanusa atılan bir damla su gibi. (S. Tarlacı). Bilim insanı elde ettiği
sonuçları mütevazi bir biçimde insanlığa sunar. Bunu her tür baskı ve
engellemeye karşı savunmaktan geri kalmadığı gibi, değişik fikir ve iddialar
karşısında da bu mütevaziliğini korur. Eleştirilere açık olur ve dışındaki
fikirsel tartışmalardan zevk duyar. Kendi fikirlerininin yayılması için diğer
düşünsel fikirleri yasaklamayı kesinlikle düşünmez. Tersine özgürlüğü, kendi
fikirlerinin yayılması için gerekli ve zorunlu görür.
İdeolojiler ise bunun tersini yaparlar. Dışındaki
gelişmeleri kendi tekeline almanın mutlaka yollarını ararlar. Alamadıklarında
ise onu yasaklamaya ya da baskı ve şiddet altına alıp ezmeye çalışırlar. Her
ideoloji, kendi profesyonel ideologlarını yaratır. Bu, bütün gerçeklerin
ideolojileri uğruna çarpıtılması için zorunludur ideoloji için adeta. Çünkü
ideoloji için önemli olan, kendisinin hakimiyetini devam ettirmesidir ya da
hakimiyetini yaymaktır. Statükoyu, yerleşik düzenlerini sürdürmeleri için
ideolojiler her çabayı gösterirler. Stoklar üzerine çok fazla şey katmadan,
stoklardan kullanırlar. Stokların üzerine katar göründükleri yeni şeyler,
aslında eskiyi korumaya yönelik çabalardır. Yoksa yanlışlarını ya da yanlış
düşündüklerini kabul edip kendilerini değiştirmek gibi bilimsel davranışlar
değildir bunlar.
Kendimizi ve yaşamımızı sürekli ilerletmek, geliştirmek ve değiştirmek
gerektiğine yeterli önemi veremiyor, topluma yani insanlığa karşı
sorumluluklarımızı da unutuyoruz çoğu kez. Böyle olunca da Bireyin yüklenmesi
gereken, omuz vermesi gereken rolünü, ideolojiler üstleniyor. Ve dünyada
ideolojiler arasında sonu gelmez şiddet ve terör, insanlığı tehdit eder
konuma geliyor. Ölümler pervasızca kanıksanıyor. Ölümler bencilce övülüyor,
yüceltiliyor. Dahası ölümler çıkar amaçlı olarak pazara sürülüyor. Ölüm adeta
kâr amaçlı olarak
pazarda meta olma işlevine dönüşüyor. İnsanlar ona koşuyor. Onu almak (yoksa
o mu onları alıyor?) için adeta kuyruğa girme yarışına giriyorlar.
Yaşam, insanlar için sevecen ve gerçekten onlara tad ve zevk verecek
gerçek bir durum arz etmedikçe, ideolojilerin yaşamı cehenneme geçirecek bir
çok bahanesi olacaktır. Bireyin yaşamı, kendisine aittir. Yaşamında ideolojik
güçlerin yarattığı olanaklarla beslenen bireylerin, aslında korkuluk veya
birer robot durumundan fakları yoktur. Bunlar hep birilerine tabir caizse
gebedirler. Ayakları altındaki toprak zemini kaygandır. Her an sendeleyip
düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır bu tip bireyler. Bu durumdaki bireyin
kişilik oluşumu çarpıktır. Bunlarda özgüven duygusunun oluşması oldukça zordur.
Belki de imkansızdır. Durum böyle olunca bireyin çevresindekilere,
faklılıklara veya topluma karşı sorumluluk bilinci kazanması gelişemez.
Teneffüs ettiği havanın bile, etkisindeki ideolojik düşüncenin bir eseri
olduğu ya da olması gerektiği fikrinin esiri durumundadır.
Kısacası birey özgürleşemediği müddetçe, toplumun özgürleşmesi
beklenemez. İdeolojiler bunu tersinden
savunuyor. Bireyi ancak kendilerinin kurtaracağını iddia ederler. Bu yönlü
ajitatif söylemleriyle birey üzerinde adeta hükümranlık kurarlar. Dünyada
yaşanan sorunların genel olarak bireyin bu durumu kabul etmesi ile birebir
ilintili olduğunu düşünüyorum.
O halde görev bireyi kurtarmaktır. Bireyin kurtarılması ile toplumsal ve
sosyal kurtuluşun yolu açılır. Savaşların önüne geçilir. Bireysel bencillik
yerine sorumluluk hukuku gelişir. Çevresindeki haksızlıklara karşı duyarlı ve
sorumluluk bilincine erişir. Sadece başka ideolojilerin hatalarına karşı
değil, aynı zamanda etkisindeki ideolojinin de hatalarına karşı başkaldırma
gücünü bulur kendinde. Bu durum (aramızda kalsın) aslında ideolojilerin de
sonu olur...
|