Makale / Yazı

İDEOLOJİYİ TANIMAYA YÖNELİK TEORİK BİR GİRİŞ.. 1

Hüseyin Sevinç. 1

GİRİŞ.. 1

I 3

İDEOLOJİ 3

BİLİM VE BİLİM FELSEFESİ 5

BİLİM FELSEFESİ VE İDEOLOJİ 7

İDEOLOJİLERİN SOYUT ÖZGÜRLÜK SÖYLEMLERİ VE SOMUT GERÇEKLER  (V) 9

İNANÇ FAKTÖRÜ VE  İDEOLOJİ 20

BİREYDE KİŞİLİK GELİŞİMİ SORUNU VE İDEOLOJİ 22

KUŞKU, KUŞKUCULUK VE İDEOLOJİ 23

ÖRGÜT, DEMOKRASİ VE İDEOLOJİ 24

VAATLER, YAŞAM VE İDEOLOJİ 33

DEMOKRATİK KÜLTÜR, ALIŞKANLIKLAR VE İDEOLOJİ 37

DEMOKRASİ VE SOL İDEOLOJİK ÖRGÜTLER.. 38

DÜŞÜNMENİN VE ÖĞRENMENİN, NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ 40

Düşünmeden öğrenmek değersiz; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir 41

 

 

İDEOLOJİYİ TANIMAYA YÖNELİK TEORİK BİR GİRİŞ


Hüseyin Sevinç 

 

GİRİŞ

  Yaşadığımız dönemde yaşanan savaş dehşeti, insanlığın geleceğine yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Dünya, ideolojik cephelerle bölünmüşlüğün vahşi çağını yaşamaktadır adeta. İdelojilerin insanlığı bu derece bölüp, parçalayarak karşı karşıya getirmesi; biribiri ile dövüştürmesi çağın en çılgın trajedisidir. Savaşların geriye yıkım ve ölüm enkazı bıraktığı bu yaşam, nasıl oluyor da kanıksanabiliyor? Yaşanan acıların ve yağmalanan coğrafyaların sıcak külleri üzerinde insanlığın yeniden yaratılacağı aldatmacasına kanan kitleler, nasıl oluyor da varlıklarını başkalarının ölüm kararlarında görebiliyorlar? Yeryüzünde yaşamamızın varlık şartını, gerçekten de bir başkasının ölmesine mi bağlamamız gerekiyor? İnsanlığın kaderini adeta biribirini boğazlamakta gören vahşi bir şekillenmişlik cenderesi içinde çırpınıp duruyoruz! İnsanlığın ortak ve dayanışmacı bir ruh hali ile sorunların üzerine gitmesi yerine, başkalarının mutlaka ölmesinin gerekliliği ya da zorunluluğu fikrine kendimizi esir etmiş durumdayız.

İnsanlık kendini aldatarak, tükenmeye doğru yol aldığını görmek istemiyor. Ya da bunun görülmesini önlemekle görevli çevrelerin yarattığı toz duman ortamında, önünü görecek durumda değil. Hava, tam da aç kurtların leş armaya çıktığı; arkalarında zevkle öldürüp bıraktıkları yığınla cesete bakarak zevkinden dört köşe oldukları bir ana ne kadar da benziyor! Bu manzara karşısında insanlığın içinde bulunduğu durumun, sürüklendiği karanlık ortamın; kurtlar grubunun dışında kime, ne yararı var?

Yaşadığımız her alana sinmiş böylesi sisli veya puslu havanın aralanıp, göz gözü görebilecek saydam bir havanın ya da yeni bir iklim dalgasının yaratılmasını beceremeyecek kadar zavallı duruma düşmüştür insanlık! Dahası, bu göz gözü göremeyecek sisli ortamın tam ortasında itişip boğuşarak çıkış yolları aranmaktadır! Zirvelerden, köşklerinden, yalılarından bütün bu olanlara seyre çıkmıştır ağalar, beyler bilumum paşalar. Roma krallarının arenalarında köleleri, esirleri, vahşi aslan ve kaplanlarla döğüştürerek eğlendikleri bir anı bugün onlar yaşıyorlar. İcat ettikleri sinsi fikir ve planlarıyla, ürettikleri modern silahlarıyla insanlığı biribirine düşürmenin keyfini ve de zevk u sefasını sürdürüyorlar. İnsanlık biribiri ile boğuşmaktan başını kaldırıp, çevresinde olanları göremeyecek kadar yorgun ve bitkin düşmüştür. Ölüm herkesin yakınında. Ölümün yarattığı sıcak hava, herkesi kasıp kavurmakta.

Böylesi bir şaşkınlık ortamında sağlıklı düşünmenin ve ciddi çıkış yollarını aramanın koşulları zor da olsa, yaratılmak durumundadır. Bunun ilk ve tek yolu, biribirimizle didişmeye son vererek; sükün bir ortamda biribirimizi dinlemekten, anlamaktan ve tanımaktan geçiyor. İkinci yolu, esiri durumuna getirilmiş olduğumuz fikirsel ayrılıklarımızı savaş sebebi olmaktan çıkarmakta yatıyor. Bizi sarıp sarmalayan, çevremizde olanları bile görmekten alıkoyan kör inançlarımızdan kurtulmaktan geçiyor. Üçüncü yolu, bize aşılanan, bedenimize şırınga edilen ön yargılar belası ile hesaplaşmaktan; dahası bedenimiz üzerinde yarattığı tahribatı bilmekten ve buna göre önlem almaktan geçiyor. Dördüncü olarak, silah tüccarlarının bir nevi sadık müşterileri olduğumuzu bilince çıkarmaktan, onların bize verdiği pazarlamacılık görevimizden istifa etmekten geçiyor. Savaş cehenneminden kurtulmamız için üstelik canımızı, malımızı vererek almaya mecbur edildiğimiz silahların arkasındaki güçlerin kimler olduğunu, kimlerin silahlarına adeta muhtaç durumuna getirildiğimizi biraz olsun düşünmeye fırsat yaratmalıyız.

Bu ve benzer yollar, insanlık için yeni olanaklar yaratabilir. İçinde bulunduğumuz kör dövüş ortamından uzaklaşarak nefes almamıza ön adım olabilirler. Dünyada kardeşliğin, dostluğun ve barışın gelişip serpileceği hayat tarlasında filizlenen; tutunup kalkabileceğimiz dal ya da gölgesinde oturup dinleneceğimiz, sırtımızı dayayabileceğimiz salkım ağaçların oluşumuna neden olabilir yukarıdaki önlemler. Bu önlemler, ölüm ve öldürme niyetlerinin arkasında kimlerin kışkırtıcılık yaptığını görmemize de olanak sağlarlar. Bilmeden kimlerin elinde oyuncak duruma getirildiğimizi, kapalı kapıların ardında kimlerin ellerini ovuşturduklarını görmemize yarayan anahtar görevini görebilirler.

İnsanlığın dinsel ayrılıklarla bölünüp, dini savaşlarla biribirini boğazlamasının ardından ulusal ve milliyetçi oluşumlarla bu bölünme daha da ileri götürüldü. Ulus devletlerin oluşması üzerinde şekillenen ulusal gurur ve menfaatler, savaşlara o günden beri kaynak teşkil etmektedir. Ulus devletlerin oluşma sürecine bir de ideolojik siyasallaşma denen bela, insanlığın bölünmesini bir kat daha pekiştirdi. Yerden biten ayrık otları misali, insanlık arasında büyüyen ideolojik siyasal kümeleşmeler, savaşlara yeni bir boyut getirdi. Ulus devletlerin yarattığı bölünmeyi kat kat geride bırakarak, onun yarattığı toplumsal tabakalar üzerinde şekillenen ideolojik siyasal aygıt, insanlığın bölünmesinin önündeki kısmi engelleri de paramparça etti.

İdeolojik ayrılıklar doğal olarak toplumsal tabakaları karşı karşıya getirdiği gibi, aynı toplumsal tabakaya mensup kitleler arasında da bölünmeleri habire derinleştirdi. Öyle ki, dinsel oluşumları kendi içinde bile bölerek biribirine düşürdü. Devlete hakim bir hale gelerek devlet idelojilerini yarattı. Devletler, uluslar dünyaya hakim olma sevdası ile çılgınca savaşlara soyundular. İdeolojiler işçi ve emekçileri de, kendi içindeki ideolojik çatışmalarla bölüp parçaladı. Bu parçalanma, emekçileri biribirine kırdırdığı gibi, dışındaki haksızlıklara karşı koymaktan da alıkoydu. İnsanlığın idelojik parçalanmışlık içinde debelenip durması, dünya zenginlerinin, sermayedar burjuvazinin yerini daha da koruyup perçinlemesine yaradı. Dünyada silah üretimi, bu parçalanma sürecine paralel olarak gelişerek korkunç bir boyut aldı. Her yeni ideoloji, bir başkasını alt etme temeli üzerinde koşullanarak, silah satın almaya yönelip silahlanma yarışına korkunç bir destek sundu. İdelojik siyasal grupların söylemleri ne tür olursa olsun, sonuçta silah tekellerinin sadık müşterileri olup çıkıverdiler.

Siyasal mücadele, silahların devreye girmesi ile, arka planda kaldı. İktidar, artık “namlunun ucunda” görülmeye başlandı. Zor, şiddet ve ölüm, insanlığa dayatıldı. Savaşlar, insanlığın tek çıkış yolu olarak görülmeye başlandı. Savaşın yarattığı dehşet ve acı kanıksanır hale geldi. Dahası daha çok savaşan, daha çok öldüren ideolojik şekillenme, kitleler üzerinde etkisini daha da arttırdı. İnsanlık, bu ruh haline kendisini bir nevi mahkum etti.

İnsanlık, karşı karşıya bulunduğu; içinden neredeyse çıkılmaz bir hal almış bu durumdan nasıl kurtulabilir? Yeryüzünden adeta kovulup öteki dünyaya yollanan cennet, nasıl tekrar yaşadığımız bu dünyaya geri getirilebilir? Dünyada, sonu gelmez “kardeş kavgaları”, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan silahlı çatışmalar ve savaşlar, insanlığın geleceğine herhangi bir ilerleme sağlayabiliyor mu? Bu sorulara verilecek cevabınız şayet HAYIR ise, insanlığı atomu parçalar gibi parçalayıp, küçücük dar gruplara bölen ideolojilerin de sorgulanmasına hazır olmalısınız. Mütevazi bir şekilde kendi kendinize düşünüp, kaygılardan uzak durarak ciddi bir muhasebe yapmanız gerekiyor. Bu düşünme ve sorgulama sürecini mutlaka yaşayın. Yaşadığımız dünyada bunun zorunlu bir hal aldığını, büyük tahlillere ve araştırmalara girmeden, görecek ve hissedecek kadar yakınındayız bu sorunların. Hatta bizzat içindeyiz.

Bu yazının amacı, bu sorgulama sürecini derinleştirmeye, kavramaya ve deneylerden veriler toplamak olacaktır. Bu nedenle, yaşadığımız sorunların ciddi bir sebebi olarak düşünülen ideolojik yapılanma ya da ideolojik siyasallaşma erkini yakından tanımaya giden bir yolculuğa çıkıyoruz. İdeolojilerin birey ve insanlık üzerinde yarattığı tahribatı tanımaya, görmeye hizmet edecek bir sorgulama sürecine mutlak bir ihtiyacın olduğunu düşünüyorum. Geleceğimizi karartan, özgür bireylerin gelişmesini engelleyen; özgür toplumların kurulması için yaratılan asgari müşterekleri sistematik olarak dinamitleyen dinamitin rolünü, bugün ideolojilerin nasıl da yerine getirdiğini gözler önüne sermeye hizmet edecek bir çalışmaya katkı sunmayı hedefliyecektir bu çalışmamız.

Bu nedenle ideolojinin ne olduğunu, hangi kaygı ile doğduğunu, bilim ile olan ilişkisini, daha doğrusu karşıtlığını irdelemekle soruna giriş yapmak durumundayız.

 

I

 

 

İDEOLOJİ

 

„Dinsel dogma gibi, ideolojiler de mutlak doğruluk savındadır; bilimsel kuram ise kuşku ve deneye, dahası her an yanlışlanma olasalığına açıktır.“ (Bertrand Russell)

 

İdeoloji kelimesi Latince kökenden gelmektedir. İdea ve logos sözcüklerinden türemiştir. İdea “görünen biçim, fikir”, logos ise “bilgi” demektir. Böylece düşünceyi incelemek anlamında sonraları, ideoloji kavramına çeşitli anlamlar yüklenmiştir. AnaBritannica’da yazıldığına göre, İdeoloji sözcüğünü ilk defa Fransız yazar A.L.C. Destutt de Tracy 1796 yılında kullanmıştır. Destutt bu sözcüğü, kendi “idea” öğretisini “Idéologie” olarak niteleyerek kullanmıştır.

            İdeoloji kavramını tarif etmek oldukça zordur. Çok basit ve kısa bir tanımla bu kavramı açıklamak güçtür. Bu nedenle ideolojik örgütleri ve yapılanları inceleyerek anlamaya gitmek bana daha doğru görünmektedir. Örneğin, insan guruplarını sahip oldukları renklere ya da biyolojik farklılıklardan hareketle ırklara ayırmak (bu bilimin inceleme konusu alanına girerken) başka; biyolojik ya da fizyolojik farklılıkları istismar edip, “aşağı ırk”, “üstün ırk” gibi kavramlar ile bu ırkları guruplara ayırmak ve karşı karşıya getirmek (ideoloji oluşturmakl) başkadır. Bu örnekte görüldüğü gibi bilimin fizyolojik düzeyde ele aldığı „ırk“ kavramına ideoloji, farklı bir anlam yükleyerek kavramı çarpıtır ve amaçlarına malzeme eder. Dolayısıyla “ırk” kavramı ideolojik bir içeriğe bürünüp, bilimin yüklediği anlam ve içerikten giderek uzaklaşır bir hale dönüşür.

            Buna rağmen ideolojiyi şu tanımlama ile yapabiliriz. “İdeoloji, kişilerin, etnik grup, sınıf veya  ulus gibi toplulukların sosyal ve politik özlemlerini dile getiren, bu özlemleri eyleme dönüştürmeyi içeren bir inanç sistemi, iktidara yönelik bir programdır” (Cemal Yıldırım). “Son tahlilde ideoloji, bir siyasi partinin söylemi, örgütü ve eylemi ile tümünü kapsayan dünya görüşünün ve etkinliklerine biçim veren siyasal-toplumsal tercihlerin ifadesidir. (Dr. Necat Erder). AnaBritannica’da ise ideoloji şöyle tanımlanmaktadır: “Ideoloji bütün toplum yapısını ve işleyişini kapsamına alan ve belli bir insan doğası anlayışına dayalı olarak belli bir siyasetle pratik bir eylem programını içeren düşünce ve inanç sistemi.” Bu programında ideolojiler o kadar iddialıdırlar ki, başkalarını dinleme, onlardan öğrenme yolunu; kendi fikirlerinden kuşku duyma olgusu ile açıklayarak doğmatik bir duruş sergilerler. Bir düşünürün alaycı bir ifade ile belirttiği gibi “kimin sorusu varsa, cevabı bendedir” diyerek dışındaki ideolojilere meydan okurlar.

            Demek ki, ideolojiler kendilerini o derece kurtarıcı olduklarını iddia ederler ki, bu güven ve emin olma duygusu sonuçta, kitlelerin üzerinde bir kabullenme rolü oynar. İdeolojiler, kitlelerin bilincinde yanılsama yaratarak, bilinç çarpıtma olgusunu kendi dümen suyuna akıtarak kendilerini garantiye almaya çalışırlar. Başka bir değişle, kitle bilincinde yer edinen yanılsama olgusu ile birlikte ideolojiler, kendilerini güvence altına alırlar. Kitle bilincinde yaratılan bu çarpıtılma ve yanılsama olgusu, ideolojilerin hareket alanını genişletir. Kişiye tapma, liderlik sultası, partinin yanılmaz; liderlerin ise kahraman ilan edilmesi hep bu sayede olur. Kitlelerin bilincinde teslimiyet ve teslim olma duygusu yer edinir. Şüpheye yer vermeyecek bir duygu ile, kendilerine kurtarıcı buldukları hissine kapılan kitleler, kendilerini rahat ve  güvenlik içinde hissederler!.. İdeolojik hegemonya, kitleler ve bireyler üzerinde iktidarını kurmuştur artık. Bu süreçle beraber ideolojik aygıt, kendi egemenliğini sürdürmek için her tür yola başvurmaktan kaçınmaz. İdeolojik propaganda için, paralı ajitatörler tutulur. Hayali düşmanlar üretilerek, kitlelerin sorgulama duyusu ellerinden alınır. Tarih çarpıtılarak, resmi bir görüşle yeniden yazılır. İdeoloji koruyucu bir melek olarak kitlelerin tepesine çöker adeta. Fikir özgürlüğü, düşmanın bir hilesi olarak kitlelere sunulur. Kitlelerin bilincine yerleşmiş ve ne pahasına olursa olsun kurtarıcılarının yaşaması gerektiği yönündeki korku, kitlelerde; muhaliflere karşı her tür davranışı onaylamaya, özgürlükleri sınırlamaya yönelik önlemleri desteklemeye iter. Çünkü kitleler, hegemonyası altında bulundukları ideoloji ile, kendilerini özdeş sayarlar. Değişik ideolojilerin iktidarı eline alması ile birlikte, muhaliflere ve başka ideolojilerin etkisindeki kitlelere karşı uyguladığı terör korkusu, bu kitleleri ideolojilerine daha da bağımlı kılar. İdeolojilerin kendi aralarında yarattığı rekabet ve dışlama; yer yer uygulanan kitlesel terör ve kurulan ölüm sehpaları, kitleleri bağımlı oldukları ideolojisine karşı tepkisiz kılar. Başka bir değişle ideolojiler, yaptıkları zulüm ve adaletsizliklerin toplum üzerinde oluşturduğu korku ya da başka idelojilerin yaptıklarını sürekli propaganda ederek bu sayede yaşamaya çalışırlar. Dahası bu yapılanlar karşısında kitlelerin eli-kolu bağlıdır adeta. İktidar mekanizmaları, kitlelerin tepki göstemesine yer vermeyecek kadar yasal statüye ve hegemonya hakkına sahiptirler.

 

Destutt’a göre ideolojiler, toplumsal bir kuram ve siyasal bir program sunarlar. Bu programın benimsenmesi için mücadele ederken, bunun gerçekleşmesini sağlayan ona kendilerini adamış önderlere ihtiyaç duyulur. İdeolojilerin ilk başlarda yerleşik düzene meydan okumaları ve sık sık özgürlükten bahsetmeleri sonucunda dönüşümcü ve devrimci oldukları, hatta bilimsel bir öğreti olduğu izlenimine sahip olabilirler. Bu durumu Radikal Gazetesindeki bir yazısında Bülent Kahraman ise, şöyle izah eder:

„Herhangi bir düşünce ilk ortaya çıktığında özgürlükçüdür. Tarihsel anlamda ilerici olan her düşünce yerleşik kuramsal yapıya bir muhalefetten doğar. O nedenle de önü, ufku açıktır… Bu dönemde düşünce, zihinsel bir şeydir. Dünyayı kavrayış biçimidir. .. Bir süre sonra kavram onu yaşamakla bütünleşen bir „durum“a dönüşür. Somutlaşır. Fakat aradan zaman geçtiğinde bu düşünce giderek bir sisteme dönüşür veya dönüştürülür. O aşamada düşünce başlangıçtaki özgürlükçülüğünü kaybeder. Katılaşir. Bu, düşncenin „epistemoloji“ den „ideoloji“ ye dönüşme aşamasıdır. Bu da kavramın „izm“ takısıyla adlandırıldığı dönemdir… ‚Modernizm’, ‘laisizm…’

Çeşitli gelişmeler üzerinde gözlemlerde bulunurken, kâhinlerin çözüm üretmeleri gibi sonuçlar üretmeğe çalışmak ve bu sonuçlar etrafında bir araya gelerek problemleri çözme yöntemini seçmek, bilimsellikle ilgisi olmayan bir tür mantıksızlıktır. Bilimsel bilginin doğruluğu, herkes tarafından denetlenmeye açıktır. Bu denetleme sürecinde yanlış olduğu anlaşılan bilgiler ayıklanarak yenileri devreye girer. Demek ki, bilimsel bilgi her an yenilenme ve ayıklanma süreci içinde hiç bir zaman yerinde durmaz, tersine hep yeniden üretilir. Bilimsel alanda çalışan hiç bir bilim adamı, çözüm yöntemlerini sonsuz bir gerçeklikte genel geçer doğrular olabilecek, ya da yanlışlığı akla getirilmeyecek düzeyde kuşkuya yer vermeyen bir doğmatiklikle savunamaz.

Dünyanın ve insanlığın, sonu gelmeyecek bir evrim süreci içinde olduğunu unutmamak gerekir. Bu sürecin gelişme evreleri içerisinde yeni bilgiler ortaya çıkacak, bir kısım bilgilerin yanlış olduğu fark edilecektir. Dolayısıyla toplumsal değişim süreçlerinde kendisine sonsuz bir iman gücü ile bağlanacağımız gerçek ve sonsuz doğrular yoktur. Bunun tersini iddia etmek, ideolojik bir tepkiselliktir ve bilim dışı bir tutumdur.

Özgür Savaş’ın, K. Popper’in bilim ve yöntemine ilişkin görüşlerini özetlediği aşağıdaki yöntemler dikkatlice ele alınıp değerlendirilmelidir: “Doğru yöntem: 1-Karşılaşılan bir probleme ilişkin çözüm önerilerinin analizi. 2-Bu çözüm önerilerinin zayıf yönlerinin eleştirel bir denetimden geçirilmesi, başarı oranlarının değerlendirilmesi. 3- Seçenekler arasından test edilebilir çıkarımlara ulaşma. 4- Bunlar arasından uygun görülen çözüme ulaşılması. 5- Yanlışlama nve çürütme çabası. Görüldüğü gibi bu yöntemde kesin bir sonuca ulaşılması halen söz konusu değildir. Hiç bir zaman da olmayacaktır. Açıkçası bu yöntemde amaç her derde deva bir reçete ortaya koymak değil, hastalığa uygun ilacı bulmaktır.”

            İdeolojilerde, yukarıdaki yöntemlerin hiç birine rastlanamaz. Her ideoloji, kendisinin her derda deva olduğunu; dışındaki tüm ideolojilerin bu ilacı bulabilecek güçte olmadığını kesin bir dille iddia ederler. Tersi zaten mümkün değildir. Yoksa kendinden kuşkuya düşmek sayılır ki, bu da ideoloji için ölüm demektir. Ayrıca seçenekler arasında münasip doğruları bulmak için de, geniş bir bireysel ve toplumsal katılım ortamının yaratılması gerekir. Herkesin kendi fikirlerini korkusuzca ve kaygısızca savunmasına uygun bir ortam yaratılmalıdır. Bir başka değişle, toplumun tüm kesimlerinin tartışmaya katıldığı; çözüm önerileri üzerinde herkesin sansürsüzce fikir beyan edebilecek en geniş demokratik ve özgürlük ortamının yaratılması gerekir. Herhangi bir düşünce eleştirilirken, herkesin kendi düşüncelerinin yanlışlanma olasalığının olabileceğini düşünmesi ve buna uygun bir ruh haline sahip olması, bilimsel sonuçlara varmak açısından zorunludur adeta.

            Bilimsel düşünceye, bir şeyin o anda hoşumuza gidip gitmemesi; ondan hoşlanıp hoşlanmamızdan bağımsız olarak değer verilmelidir. Söz konusu düşüncenin günün deneylerine uygunluk arz edip etmediği önemlidir. Bu nedenle de yerleşik düşünceye karşı bilimsel düşünce her zaman sorun olarak görülmüştür. İnsanların yargılarından kurtulup, bilimsel düşünceye sahip çıkmaları, popülist ideolojilerce bu dönem engellenmeye çalışılır.

Bilgelik (Yunanca: sophia) “gündelik uğraşlardan uzak, kuramsal bir yaşam sürdürmeyi içerir.” Bilgelik, dünyayı anlamaya, kavramaya; düzenli ve anlamlı bir bütün olarak düşünülen evrenin yasalarını bulmaya yönelik bir çabadır. Dolayısıyla bilge insan, bu uğraşı esnasında toplumu tarafından pek de anlaşılmaz; belki de ‘deli’ biri sayılır. Hatta var olan toplumsal düşüncelere ve yerleşik ideolojilere karşı aykırı düşünceler geliştirmesi nedeniyle sevilmeyen ya da ‘düşman” biri olarak da adlandırılır. Kısacası toplumsal örf ve adetlerin tepkisini üzerine çeker bilge kişi.

            Eski Yunan felsefecisi Sokrates, bu kişiliğin önemli bir örneğidir. O, “düşüncelerini sürekli eleştiren, bilgisinin sınırlarını sorgulayan, vardığı hiçbir sonuçla yetinmeyen bilgeliği temsil” eder. Yerleşik düşüncelerle çatışan bu özellikleri sonucunda Sokrates, toplumun düşmanlığını üzerine çekmiş bu yüzden de öldürülmüştür.

             

Bu genel tanımlama ve örnekler, bize ideolojinin kaynağında, bilmeye yönelik entellektüel bir ilgiden çok, ya yerleşik düzeni korumak ya da yeni bir toplumsal düzeni ve yeni bir yönetim kurma yani iktidar olma düşüncesi saklıdır. Bu nedenle bütün ideolojilerde sonuçta iktidar olma ve diğer toplumsal sınıfları yönetme; gerektiğinde zor kullanarak rakiplerini alt etme duygusu yatmaktadır. Bu duygu, dünyayı anlama, bilme ve tanıma içeriğinden daha da ön plandadır. Bu haliyle ideoloji, bilimin ilgi alanıyla veya içerik ve yöntemleri ile kısacası bilimin felesefesi ile giderek bağdaşamaz bir yola koyulmuştur. Bu nedenle bilimin ve bilim felsefesinin ne olup olmadığına da kısaca bir göz atmak gerekir.

             

 

II

 

            BİLİM VE BİLİM FELSEFESİ

 

            Felesefe kavramı, sevgi anlamına gelen “philia” ve bilgi anlamına gelen “sophia” yunanca sözcüklerden meydana gelmiştir. Bu kavram latince aracılığı ile diğer dillere geçmiştir. Bu kavramlardan anlaşılacağı gibi felsefe, “bilgi sevgisi” yani bilmeyi sevmek anlamına gelmektedir. Bu bir nevi bilmeye, dolayısıyla bilime sevdalı olmak, ona tutkuyla bağlı olmak anlamına da gelir. Felsefe çoğu kez tek başına yapılan “gerçeği arama” çalışmasıdır.

            Bilim ise yukarıdaki felsefesel içerikten yola çıkarak, genel anlamda, evreni ve evrende olup bitenleri anlama çabasıdır denebilir. Bır başka tanımlamayla „nesnel dünyaya ve bu dünyada yer alan olgulara ilişkin tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adı” dır bilim (AnaBritannica). Bilimsel süreç bir yandan gözlem, deney vb. işlemleri, diğer yandan bu olguları açıklamaya yönelik hipotez ve tez oluşturma gibi zihinsel süreçlerden geçerek gelişir ve ilerler . Burada iktidar ve yönetme arzusundan çok, “bilme, öğrenme ve açıklama” tutkusu söz konusudur.

Filozof kavramı da bu felsefe ile ilgilenmekten kaynaklanıyor. Herakleides Pontikos bu deyimi ilk olarak Pythagoras’ın kullandığını ileri sürer. Pythagoras kendisi için “ben bir philosophos”um dermiş. Bununla, bilginin ve bilgeliğin tutkunu yani sevdalısı olduğunu anlatmak istermiş.

            Günümüzde, felsefenin ve bilimin bu içeriğini ideolojik örgütler görmezlikten gelirler. Bilmeyi ve öğrenmeyi sevmek, nerede ise günah sayılmaktadır. Dini ideolojik örgütler olsun, kendilerini devrimci olarak adlandıran siyasal ideolojik örgütler olsun, bu olgudan hiç hoşlanmazlar. Ne dedikleri o kadar önemli değildir onların. Yapılanlardan yani pratik hayatta yaşadıklarımız buna tanıktır. Soru sormanın, sorgulamanın ya da kuşku duymanın “döneklik”, “inançsızlık”, “kafirlik” vb. kavramlar ile önü alınıyor. İdeolojılerın tarihinde bilmeye, sormaya ve anlamaya sevdalı fertlerin başına gelen belalara binlerce kez şahit olmuşuzdur.

            Tıpkı 17 yüzyıla kadar Galileo, Kepler ve Newton’un bilimsel düşüncelerine karşı, kilise tarafından yapılan horlanma ve baskı altına almaya benzer bir durum yaşıyoruz.

            Bugün bilimin ve bilimsel araştırmaların yarattığı prestij ve saygınlık karşısında, ideolojilerde bir nevi “hizaya geliş” durumunu görüyoruz. İdeolojik olarak örgütlenmiş hemen hemen tüm siyasal topluluklar, bu prestijden yararlanmak istemektedirler. Görünürde, bilim ve ideolojinin birebir çakıştığı bir yanılsama ile karşı karşıyayız. İdeolojilerinin bilimsel olduğu yönündeki tüm çaba ve iddialar, bilimin yarattığı saygınlığa bir nevi sığınmadır. Dolayısıyla bilimsel oldukları iddiasıyla diğer ideolojileri dışlama yarışı günümüz dünyasına, yaşamımıza yön vermektedir diyebiliriz. İdeolojiler bu iddialarında haklı olduklarını kanıtlamak için, bilimin de ideolojik olduğunu ileri sürerek, bilimin prestijini kendi lehlerine kullanmak istemektedirler.

            Buradaki yanılsamaları görebilmek için, dünyayı anlama, kavrama ve değiştirmeye yönelik her iki çabayı yani bilime ve ideolojiye daha da yakından bakmak gerekir.

 

  1. Bilim, insanın evreni anlama, öğrenme ve açıklama isteğinden, evrende olup bitenleri öğrenme merakından; sonuçta çevre koşullarını kendi lehlerine dönüştürmek gereksininminden doğmuştur. Yani bilim şu ya da bu ideolojiye hizmet etmek için değil; insan yaşamını iyileştirmek, onu korkulardan uzak; rahat ve huzura kavuşturmak için çaba gösterir.

      İdeolojiler ise, insanların korku ve açıklayamama duygusu sonucunda birilerine; yüce bir koruyucu ya da kurtarıcıya sığınma içgüdüsünden doğmuştur. Bu sığınma ve teslim olma duygusu belirli siyasal dava ya da misyonlarla birleşerek ortak bir kimlik oluşturma ve dışındakiler üzerinde egemenlik kurma olgusundan kaynaklanır. Demek ki, ideolojilerin bütün çabası ve kaygısı,  insanlığı kurtarmak değil, bütün şatafatlı söylemlerine rağmen, kendisini insanlığa kabul ettirmek; diğer bir değişle insanlığın kendisine boyun eğmesi yönündeki amaç ve niyetini gerçekleştirmek için bilimi kendi tekellerine almaya yöneliktir.

 

  1. Bilim incelemeye, araştırmaya her zaman değer verir, mutlak doğrular olmadığını ileri sürerek kuşku duymayı elden bırakmadan yola koyulur. Doğrular konusunda tekçi değil, çoğulculuğa değer verir. Yanılsama kapısını hep açık tutar, dahası bunu kendisinin güçlü yanı olarak görür.

      İdeoloji ise öngördüğü düzen doğrultusunda, fikirlerini mutlak doğru sayar; bu fikirler doğrultusunda tekçilik içeren bir düzen kurmaya çaba gösterir. Gerçeklikleri kendisi ile özdeştirir. İdeoloji, kuşkuya yer vermez, doğrularının mutlak doğrular olduğunu ısrarla savunur. Yanılsama kapısını sonuna kadar kapatır. Çünkü kitleler üzerinde egemen olan ideolojinin yanılabileceği olasalığı fikri, ideolojileri sorgulamaya ve denetlemeye tabi tutar. Bu da ideoloji için zayıflık sayılır.

 

  1. Bilim problemleri ortaya koyup, bunları çözme etkinliği sürecinde hipotezler ileri sürer. Bunları hayatın pratiği içinde yoklar, sınar. Denemeye ve yanılsamaya şans tanır. Bu gözlem ve deneyler ışığında yanılsamalarını saklamayıp, tersine bunları yararlanacak olgular olarak değerlendirir.Bilim, zorbalığın ve şiddetin hükmünden uzak durarak doğaya, insana, bilmeye ve öğrenmeye yönelir.

      İdeoloji, önceden sistemataği sağlanmış görüş ve öğretilerini benimsetmeyi, yaymayı ve topluma egemen kılmayı hedefler. Bu amaç çerçevesinde propagandaya önem verir, korku ve baskı ile zor araçlarına baş vurur. Koşullar yanılsamasına sığınarak kitle bilincini tahrip eder. Düşünmenin ve sorgulamanın önüne terörist katliamlarla cevap verir. Savaştan, yıkmaktan ve imha etmekten başka bir şey düşünmez. Yarattığı korku ve yıldırma politikası sayesinde, kitlelerde oluşan tepkisizliği kendi doğrularına örnek gösterir, uygulamalarına destek olarak sunar.

 

  1. Bilim, kuşkuya ve tartışmaya her zaman açıktır. Bilmeyi, araştırmayı yeni hipotez ve tezler oluştururarak kendisini sürekli olarak yeniden üretir. Yeni görüş ve değerlendirmelere kaygı duymadan yaklaşır. Ayrımcılık yapmaz.. Bilim, çelişkileri aşmaya yönelik çözümler üretir. Partizanlık yapmaz. Düşünceler üzerinde tekel olmayı benimsemez.

      İdeoloji ise yapısı gereği partizancıdır. Başka doğrulardan korkar. Onların yayılmasını engeller. Bütün doğruları kendi tekeline almaya çalışır. Bu doğruları, dışındaki ideolojileri alt etme kaygısı ile hakim kılmaya çalışır. Dolayısıyla totaliter ve bölücüdür ideoloji. Mezhep, tarikat, örgüt, fraksiyonlar ideolojilerin doğal sonuçlarıdır. İdeoloji, toplumsal çelişkileri derinleştirir, çatışmalardan bencilce yararlanmaya çalışır.. İleride daha da üzerinde genişçe durulucağı gibi, çatışmalar ve bölünmeler ideolojilerin varlık sebebini oluşturur. Kaos ortamı ideolojileri besler. Bu nedenle bütün ideolojiler ideolojik aygıtlarını yaratırken, ideologlara ihtiyaç duyarlar. Bilim insanlarını kendi ideolojilerinin paravanası olarak kullanmak ideolojilerin ortak hedefidir. Bu rolü oynamak istemeyen yürekli bilim insanlarının başına gelenleri hepimiz biliyoruz

 

  1. Bilim yaklaşımını, amacını ve vardığı sonuçları yorumlarken ideolojik bir nitelik ya da kaygı taşımaz. Sağa mı, sola mı; müslümanlığa mı, Hristiyanlığa mı ya da ne bileyim şu veya bu fikre ya da ideolojiye mi hizmet ediyor kaygısını taşımaz. Dolayısıyla bilim, bağnazlık ve bencillikten uzak bir arayışın ürünüdür.

      İdeoloji ise, günün sorunlarına yönelik çözümler üretirken hep bu kaygıları taşır. Yani ideoloji, sonuçları hep kendi dar penceresinden izler ve çıkarlarına uygun bencilce çözümler üretir. İdoloji, bağnazca kendi dogmalarını mutlak gerçeklik olarak insanlığa dayatır. Gerçeklik üzerinde tekel kurmaya soyunur.

 

Yukarıdaki karşılaştırmalardan anlaşılacağı gibi, ideoloji ve bilim felsefesi değişik kaygı ve amaçlardan hareketle yola koyulurlar. Kimi yerlerde benzeşir bir hal almaları bu tespitimizi haksız kılmaz. Bu nedenle kimi göresel doğrulardan dolayı ideolojileri bilimsel saymak doğru değildir. Fikirlerini mutlak doğrular olarak ileri sürüp, bunların yanlış olabileceğinden kuşku duymayan bir düşünce bilimsel olmaktan uzaktır.Düşüncelerinin ya da ilkelerinin evrensel alanda değişmez tek gerçek olduğunu ileri süren sav, ancak dinsel türden bir inanç tarzıyla mümkündür. Gerçekliği, soyut kavram ve iddialarla tek seçenek haline getiren bir düşünce, adına ne derse desin metafizik olmaktan kurtulamaz. Oysa gerçeklik derinliği olan karmaşık bir sürecin içinde saklıdır. Tek bir fikrin ya da ilkenin bu karmaşık süreci açıklamaya sahip “büyü ve sırrı” içinde taşıdığını söylemek ne kadar bilimsellik olabilir.

Ünlü filozof Karl Popper’e göre bilim insanı üstelik, kendi öğretisini yanalışlamaya çalışan kişidir. Hatta Popper’e göre bilimsel öğretinin temel ölçütü doğrulanabilirlik değil, tersine yanlışlanabilirliğe açık olmasıdır. Ona göre önemli olan bilim insanının kendi yanlışlarını bulmaya çalışması, ortaya attığı önermesinin yanlış olabileceğini var saymasıdır. Bilim adamı düşüncelerini ‘şimdilik’ kaydıyla doğru sayar. Bilim adamının deneylerine devam etmesi, bu kuşkucu davranışının sonucudur. Bilimin gücü ve sürekli gelişmesi bundandır.

            İdeolojilerinin tek seçenek, geleceğin tek teminatı olduğunu ileri süren bir iddianın ise bilimle bağdaşır yanı yoktur. Bilim, misyon yaratmayı hedeflemez. Yenilgiden kaçmak kaygısıyla, gelecek günlerin zafer propagandası ile yakınlaşan kitlerlerin bu özlemlerini ideolojiler kendileri için hep kullanırlar. Bu nedenle havanın dinmesini, sisin kalkmasıni beklemeden, sisli havadan yararlanmayı hedefliyerek kapkaççılık rolünü sürdürürler. Binlerce insanın canına mal olan, arkasında yıkım ve talan bırakan iktidar savaşlarının hep doğruların, “bilimsel düşüncelerin” üstünlüğünü kanıtlayan savaşlar olduğunu söyliyebilir miyiz?

            İdeolojileri bu olumsuz yanından dolayı yasaklamak ise bir başka çözümsüzlüktür. Bu davranışın ya da isteğin kendisi de ideolojik bir nitelik taşır. İdeoloji toplumsal ve kültürel bir olgudur. Bu olguya karşı bilim felsefesi içinde kalarak mücadele edilmelidir. Bireyleri, kitleleri doğmalardan uzak durmalarına; bağnazlığa karşı, tekelciliğe karşı eleştirisel olma, özgür bir tartışma etkinliği içinde sorgulama yolundan ayrılmadan, her tür totaliter düşünceye karşı duruş içinde olmalarına sevketmek önemli bir görevdir. İdeolojik çatışmaların insanlığa verdiği zararların sonuçları ciddi bir sorgulamadan geçirilmelidir.

 

III

            BİLİM FELSEFESİ VE İDEOLOJİ

 

Bilim ve bilim felsefesinin bugün kimi çevrelerin tekeline alması da sorunun bir başka olumsuzluğunu oluşturmaktadır. İdeolojiler üstün olma yarışında önemli ölçüde bilimi kullanabilmektedir. Bu nedenle ideolojilere karşı mücadele önemli bir zorluğu da içinde barındırıyor. İdeolojilere karşı mücadele, bilime yönelik mücadele ile eşdeğer bir görünüm arzedebilir. Bu nedenle bilim ve bilim felsefesinin saygınlığını yeni baştan tarif etmek gerekir. Bilimin, ideolojilerle olan ayrımını açık ve net olarak bilince çıkarmak gerekir.

             

Voltaire’nin şu tespitlerini yeniden duyurmak önem taşıyor: “Matematikte, deneysel fizikte partizancılık yoktur. Koni ile kürenin ilişkilerini inceleyen biri için kimse çıkıp ‘bu adam Archimedes mezhebindedir’ diye konuşamaz. Aynı şekilde dik açılı üçgenin hipotenüsü üstündeki karenin diğer iki kenar üstündeki karelerin toplamına eşit olduğunu söyleyen kimseyi de ‘Pythagoras partizanı’ diye nitelemek aklımızdan geçmez. Kanın dolaştığını, havanın ağırlığının olduğunu, güneş ışığının yedi kırılabilir ışından oluştuğunu söylediğimizde kimse sizi Harvey, Torricelli ya da Newton yandaşı olmakla suçlamaz. Sizin yaptığınız yalnızca onların kanıtladıkları buluşları dile getirmektir. Newton’a saygımızın artması ölçüsünde kendimizi Newton yandaşı saymamız anlamsızlaşsın. Çünkü öyle bir tutum Newton karşıtı kimselerin de varolduğu anlamını taşır.”

                Bilim felsefesi her koşul altında sorgulamayı öne çıkarır. Felsefe bütünü görme çabasıdır. Felsefe sürekli soru sormayı gerektirir. Felsefe alternatifli düşünce sanatıdır. Felsefe yanıt vermekten çok, soru sormayı ön plana çıkarır. Varlığın ne olduğunu bilme ve anlama sanatıdır felsefe. Felsefenin kaynağında düşünmeyi, bilmeyi ve anlamayı sevmek vardır. Oysa ideolojilerde bu durum yoktur. Tek düzelik, tekçi düşünme, insanların bu tekçi düşünme etrafında sıkı sıkıya kenetlenmesi zorunludur adeta. Kaygı, kuşku ya da soru sorup, sorgulama olgusu, ideolojiler için zararlıdır. Hatta bunlar düşmanlarının işi olarak görülür. Çünkü ideolojiler, anlama ve kavrama özelliği ile bilinen felsefeden ayrılarak daha çok yaptırım, yani eylem işi ile ilgilenirler. İdeolojiler bireyleri, toplumları kendi amaçlarına ulaşmak için harekete geçirmeye; belli davranışlarda bulunmaya sevkederler.

            Felsefe birilerine servet, ün ya da saygınlık kazandırmayı hedef almaz. Felsefe düşünmeyi ve başkalarının hipotezleri ışığında anlamayı öne alırken, ideolojiler saygınlık ve ün kazanmak hatta egemen olup iktidar olmayı hedefler. Bu iktidar kavgasında ideolojiler hedeflerine varmak için her yola başvururlar. Kimi zaman inkarcı, kimi zaman bilimdan yana, kimi zaman da bilimsel öğretileri kendi egoizmlerine kurban ederek görmezden gelirler. Kimi zaman sosyal bir sistemin mevcut halini (statükoyu) savunmak amacıyla bilimsel düşünceleri çarpıtıp tutucu (muhafazakar) bir tavır almaya girişirler.

 

            Felsefe insanın kendisini ve çevresini tanıma ve anlama sanatıdır. Bu, “ben kimim?” “Çevrem benden, ben çevremden ne istiyorum?” sorularının sürekli sorulmasını ve cevap aranmasını zorunlu kılar. Araştırma, sorgulama ve bilme yeteneğinin gelişmesi bu sorumluluğun gelişmesi ile ilerler.

            Felsefe bilinmeyene bir yolculuktur. Günlük yaşamda cevabını tam bilemediğimiz ya da yeterli bulmadığımız konuları araştırmayı merak etmek durumundayız. Felsefe, tam da bu meraktan kaynaklanan sorgulama ve anlama çabasıdır. Demek ki, felsefe daha çok bilme, daha çok anlama ihtiyacından doğmuştur. Bu ihtiyacı hissetmeyenler sorgulama ve anlama-bilme merakını da kaybederler. Çevresine ve kendisine karşı sorumluluk bilincini yitirirler. Bu durumda kayıtsızlık ve kendine karşı güven duymama olgusu gelişir ve bu da kişinin yaratıcı özelliklerini köreltir. Oysa felsefe vasıtasıyla, “ben yaşamdan neler istiyorum”, “ben kimim ve benim için neler değerlidir?” vb. soruların sorulmasıyla, bireyin kimlik kazanmasında; kişilik gelişmesinde oldukça önemli bir rol oynar. Kişiliği gelişen kişi, bireysel güven ve yaratıcılık yeteneklerini fark eder. Bütün bunlar felsefenin sonucunda olur. Kendisini ve çevresini anlama kabiliyetinden yoksun bir kişi, olaylar karşısında acze düşer. Yılgınlık baş gösterir. İlgisizlik ve kayıtsızlık gibi olumsuzluklar bireyi başkalarından yardım beklemeye iter. Ve maalesef burada ideolojiler devreye girer ve kişi için adeta kurtarıcı rolü oynar! Oysa felsefi özellikleri gelişkin kişi, kendine duyduğu güven ile sorunları çözecek dinamizme sahip olur. Sorgulayıcı davranır ve çözüm yollarını arar. Sonuçlara varmaya gidecek yolda kendinden emin olur. Korkuları aşar. Cesareti elden bırakmaz.

             “İnsanların çoğu, düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, rededilmekten korktuğu için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediğı için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.“ (W. Shakespeare)

            Bilim felsefesini ideolojilerden ayıran temel bir özellik de, onun düşünme ve fikir oluşturması nedeniyle “düşünsel” alan ile ilgilenmiş olmasıdır. Sosyolojinin veya tarihin alanına müdahele etmez. Oysa ideolojilerde dogmalar haline gelmiş düşünceler vardır. Bu dogmalar hayatın her alanına müdahale eder. İdeolojilerin amacı, bu dogmaların harekete yön vermesi, kitleleri harekete geçirmesidir. Yani ideoloji daima bir eyleme neden olacak aksiyonları örgütleyip devreye sokar. Düşünsel alandan mümkün mertebe kaçıp uzaklaşmak isterler ideolojiler. Bu nedenle sosyalist ülkelerde düşünsel alan hep korkuluklarla çevrilmiş olup, parti dışındaki düşünürlere hayat hakkı tanınmamıştır. Keza islami yönetimlerin iktidarda olduğu ülkelerde de düşünürler hep potansiyel tehlike olarak görülmüşlerdir. Kendi ülkelerinde iktidarda olan düşnceleri sorgulamak, onları yermek ve düşünsel alanda tartışma konusu yapmak kimin haddine!

Bu durum, bilmek ve anlamak ile ilgilenen felsefenin ve teorinin aksine, ideolojilerin sosyal ve politik davranışlarla ilgilendiğini açığa çıkaran önemli bir ayrımdır.

Felsefe bu bilme ve anlama işinde doğabilecek farklılıkları, çatışmalar ve gerginlikler yaratmaya malzeme yapmak için kullanmazken, ideolojiler felsefenin tersine faklılıkları, değişik kültürel ve toplumsal değer yargılarını gerginlik yaratmak ve çatışmalara girmek için kullanmayı hedef edinirler. Bu süreçte ideoloji ortak bir dil ve ortak bir politik örgütlenmeye ihtiyaç duyar. Bu çatışmalardan kazançlı çıkmak için idelojiler taraftarlarına “birlik ve beraberlik ruhu”nu aşılayarak “grupsal sadakati” ve “inançlı” olmayı ön plana çıkarırlar. Politik çıkarlar ve ideolojik menfaat duygusu taraftarlarını düşünmekten ve sorgulamaktan alıkoyar duruma getirir. Bu düşünsel alandaki “düşünememezlik” olgusu ne kadar yer edinirse, politik ideolojinin de yaşama ve güçlenme şansı o kadar artar. Bu nedenle düşünsel alanda sorgulama ve soru sorma kaygısı, ideolojileri politik alanda örgütlenmeye zorlar. Kendine göre her ideoloji etkisine aldığı kitlerlerin eline çözümü kendinde saklı “sihirli değnek”ler verir. “Haydi yürüyün, daha ne düşünüyorsunuz” dercesine taraftarlarını harekete yönlendirir.

 

..........

 

Bu teorik açıklamalaradan sonra, pratik faaliyetlerden ve örgütsel çalışmaların işleyişinden yola çıkarak, ideolojilerin yaşamımızdaki yansımalarını daha yakından tanımaya çalışacağız. Amacımız, herhangi bir ideolojiyi karşımıza alıp eleştirmekten ziyade, ideolojilerin genel durumunu, ideolojilerin yaşamımızda oynadığı olumsuzlukları açığa çıkarmaktır. Kendimizi şu ideoloji bilimseldir, şu değildir gibi dar belirlemeye hapsetmeden olguları anlamaya çalışacağız. Yaşamımıza yansıyan örneklerinden hareketle veriler toplayarak, sorgulamaya gideceğiz. İdeolojilerin ne olduğunu alt başlıklar altında ve değişik bölümlerde açığa çıkarmayı hedefliyeceğiz.

 

 

IV

 

İDEOLOJİLERİN SOYUT ÖZGÜRLÜK SÖYLEMLERİ VE SOMUT GERÇEKLER  (V)

 

Aslında kişiyi ayakta tutan fiziksel organımız iskelet iken, manevi dünyamızı süsleyen ve bizi hayata sımsıkı bağlayan da umutlarımızdır. Kırık bir iskeletle bir nevi yaşayabilirsiniz, ama umuzsuz bir yaşamı sürdüremezsiniz ya da sürdürmekte oldukça zorlanırsınız. İnsanın umutları ile yaşama bir anlam yüklediği, yaşamdan tad aldığı söylenebilir. Umutsuz bir hayatın çekilmezliğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Umutlarımızı, ağaca yaşam veren köklere benzetebiliriz. Dal budak yerin derinliklerine uzanan kökler olmasa, ağacın çiçek ve meyve vermesi bir yana, ayakta durması bile mümkün değildir.

İnsan da böyledir. Umutlar insanı hayata bağlar. Başkalarına göre birinin umutları yanlış da olsa, hayal ürünü de sayılsa, saygılı olmak gerekir. Şu köklerini neden buraya değil de, şuraya salmışsın diyerek ağacın köklerini kıran bir müdahale içine girersek, aslında ağacın yaşamına yönelik bir davranış içinde olduğumuzu fark edebiliyoruz. Peki aynı şeyi  insanlar için neden düşünmüyoruz. Kişinin içinde bulunduğu egoizm dünyası bunu görmeyi engelliyor. Ağacın yeşillenmesi, çiçek açması ve meyve vermesi, toprağın derinliklerine uzattığı kökleri sayesinde olur. Bunu biliyoruz. İnsanın da, umutları ile yaşama kök saldığını ve bu sayede hayata sıkı sıkıya bağlandığını ise nedense umursamıyoruz!

Umutların gerçekleşme şansı olmasa bile, hayal içerikli de olsalar kişi için bunun önemi yoktur. Öyle de olsalar umutları kişiyi mutlu kılar. Manevi dünyamızın vaz geçilmez gücünü oluşturur umutlar. Bu nedenle kişiyi umutlarından vaz geçirmeye çalışmak, hatta bunu zora baş vurarak yapmak ileride doğabilecek hataların korkunç başlangıcı olur diye düşünüyorum. Burada kişiyi hayata bağlayan can damarlarına müdahale ettiğimizin bilincinde olmamız gerekiyor. Bununla kişinin hayatına da aslında aynı zamanda eşdeğer bir müdahalede bulunduğumuzu unutmamamız gerekiyor.

Demek ki gerekli duyarlılık gösterilmezse bir çok kargaşaya neden olabileceğimizi aklımızdan çıkarmayalım. Umutlar ya da hayaller kişinin kendisine ait sayılmalı. Kişi özgürlüğüne karşı saygılı olmak, aynı zamanda umutlarına karşı da saygılı olmamızı gerektirir. Hayallerimiz, bir başkasının hayal ya da umut dünyasına yönelip, müdahale eder duruma geldiğinde güzelliklerini de yitirler.

Genellikle bu yöndeki olumsuz gelişmeler  - ileride ayrıntılı olarak üzerinde durulacak - ideolojik kümeleşmenin oluşması süreci ile başlar. Bireysel umutlar yerini, bir yere ait olma; orada kendini bulma sürecine bırakır. Bu süreç, kişinin umutlarına karşı güvensizlik duyması ile başlar ve durum bireyi yeni arayışlara iter. Ne yazık ki işler tasarlandığı gibi yolunda gitmez. Zamanla kişi bağımsızlığını yitirir, ait olduğu çevreye bağımlı hale gelir. Güçlü olanla birleşme yönündekı içgüdüsel bir ruh hali kişiyi yönlendirir hale getirir. Bu gücün ancak ve ancak umutlarına deva olabileceği düşüncesine hapseder kendisini kişi. Kişide güce tapmak gibi saplantılar yer edinmeye başlar. O andan itibaren kişi, içinde bulunduğu çevrenin rüzgarına kaptırıverir kendisini. Kişi, gücün yöneldiği yöne, gittiği yere giden bir otomatikleşme sürecine bırakıverir kendini. Eleştirme ve sorgulama, inanç faktörü ile birleşip, itikate ve iman gücüne yerini terk eder. Güç, zaman zaman kişinin kulağına, kendisi olmasa, onun aslında bir hiç olduğunu, kendisi sayesinde hayatta olduğunu fısıldatır ya da hatırlattırır. Kişi zamanla bunun doğruluğuna öyle bir inanır ki, çevresinden kopması ile, sudan çıkmış balığa dönebileceği düşüncesinin esiri haline gelir. Güce tapma düşüncesi zamanla yerini kişiye tapmaya bırakır. Ve bireyin, kişiliğini kaybettiği o korkunç karanlık an başlamış olur!

Bireysel özgürlük, yerini, erki ya da gücü elinde bulunduranların iradesine bırakarak hayattan çekiliverir bir anda! İdeolojik yapılanma kişiyi bir nevi yeniden yoğurur. Buralarda yeni yeni normlar gelişir. Genellikle yukarıdan aşağıya örgütlenen bir yapılaşma tarzı ortaya çıkar. Bu yapıya destek olabilecek yeni mekanizmalar aranır. Bireylerin içinde bulunduğu ruh hali, ideolojik yapılanmaya malzeme oluşturur. Sonuçta, örgütü çekip çeviren, ona yön veren; örgüte hareket alanı yaratan bir yönetim zümresinin hakim olmasının şartları olgunlaşır duruma gelir. O andan itibaren güç erki, adım adım yöneticilerin elinde maddi bir güce dönüşür. Örgütteki bireyler artık özgürlüklerini kaybedip, yöneticilerin elinde birer kumanda aracı durumuna gelirler. Kimi zaman bireyler bundan rahatsızlık duysalar da, örgüt hukuku onları yola getirir! Çünkü, bireylerin, oluşan yeni bürokratik mekanizmalara karşı kendilerini bağımlı hissettikleri bir yaşama mahkum olmaları bir nevi zorunlu hale gelmiştir. Birey ve bireysel özgürlükler düşüncesinin “şeytan icadı” olduğu propagandası yapılır sık sık. “Şeytanlar” aranır örgüt içinde ve mutlaka bulunurlar da. Tabii beklenen sonuç gerçekleşir. “Şeytanlar” sözde hür olduğunu savunan insanların bravo sesleri ve alkışları arasında cezalandırılırlar!

İdeolojik yapılanmaların ahtapot gibi bireyi sarıp sarmaladığı, kımıldamaz duruma getirdiği; bireysel özgürlüklerin saldırı hedefi seçildiği, sürekli bombarduman ateşine tabi tutuldukları bir dönem yaşanıyor. Bu dönemi ve görevleri iyi anlamak ve kavramak gerekiyor. Tabii bütün bunlara karşı bireyin kurtuluşu için uzun bir zaman dilimine ihtiyaç olduğunu unutmadan, sabırla ve sabatla uzun soluklu bir mücadeleye hazır olmak durumundayız.

Sanırım bütün kötülüklerin kaynağında “zaman” her daima bahane malzemesi olmuştur. Yapılanlar “o zaman öyle gerekliydi”, “bugün bunları yapmak zorundayız” denilerek sorunlar ciddiyetsizce geçiştiriliyor. Böylelikle yaşanmış ya da yaşanan “o zaman” dilimi ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmuyor. O nedenle biz kendimizi, zaman zırhına mahkum etmeyeceğiz. Tesine, bu zırhlı kalkanın arkasında yatan bahaneleri ve bunun yarattığı temel sorunları açığa çıkarmaya çalışacağız.

Günümüzde, bireyin hak ve özgürlüklerine yönelik ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Günümüzün söz sahibi güçleri, ideolojik olarak şekillenmiş güçlerdir. Tabir caizse, bireylere karşı bu yapılar iktidardadırlar. O nedenle, bu ideolojik odaklara karşı ciddi bir mücadele süreci yaşanmadan, bireysel hak ve özgürlükler söylemi ile sadece laf etmiş oluruz. Bu yüzden ideolojilerin totaliter baskısına karşı çıkmak, günümüzde özel bir önem taşıyor. Bireyin özgürleşmesi, sadece ve sadece burada sağlanan kazanımlara bağlıdır. Sadece bireyin de değil, toplumun özgürleşmesi de buna bağlıdır.

Geleceğin özgür toplumu, özgür bireylerin çabası ile yaratılır ancak. Bugün özgür olmayan kişiliklerin, emir kulu olmayı kabullenmiş bağımlı bireylerin bu toplumu kurması bir yana, böylesi topluma uyum sağlamaları bile zor olur.

Bir kaç örnekle bunu biraz daha somutlayalım.

Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda olan kemalist bir ideoloji vardır. Bu ideoloji insanları o kadar kötürümleştirmiştirki, toplumun herhalde çoğu, devlet denen erki Kemalistlerin malı olarak görmeye alıştırılmıştır. Devlet her yerdedir. Evinizin içine hoyratça girebilmektedir. Dahası her yaptığında her zaman haklıdır da! Bireysel hak ve özgürlükler, devlete yönelik istemler olarak görülmektedir. Devletin ve yöneticilerin bireylerin hizmetinde olduğu yönündeki klasik demokrasi tanımını neredeyse unutmuş haldeyiz! Bu sistemde birey özgür değildir. Bireyin onayı alınmadan, ona sorulmadan laik olduğunu savunan sistem, kimliklerin dini hanesine “İslam”dır yazdırarak, herkese devletin ideolojisi olan islam dini kimliğini maalesef giydirebiliyor.

Bu, bu sistemde İslam olmayan bireylerin ya da etnik azınlıkların devlet eliyle baskı altına alınacağının açıkça ilanıdır. Bu durum, burada bireylerin özgür olmadıklarını gösterdiği gibi, buna ikna edilmiş türk toplumunun da özgür olmadığına işaret ediyor. Sunni Türk nüfusu, farklı ideolojilere, siyasal ve dinsel inançlara adeta düşmandır. “Vatan-Millet-Sakarya” ideolojisi insanları köleleştirmiştir adeta. Demek ki, Kemalist ideolojiye karşı mücadele, bireyi özgürleştirmenin yanında, toplumu da özgürleştirmenin önünü açacaktır.

İyi ama bu nasıl olacak?

Kemalist ideoloji karşısında bugün farklı ideolojik çevreler var. Bu çevreler, gerçekten de öyle iddia ettikleri gibi bireyi özgürleştirebilecek özgürlükçü toplumlar kurabilecekler mi? Bu ideolojilerin etkisindeki bireyler gerçekten de özgür müdürler? Ya da söz konusu bu ideolojiler, etkiledikleri bireylerin özgür olmalarını istiyorlar mı gerçekten? Goethe’nin “Hür olmadıkları halde, kendilerini hür sananlar kadar hiç kimse esir olamaz.” sözü, yaşadığımız paradoksal trajediye tam da işaret etmektedir.

Türkiyede rejime ve düzene karşı verilen devrimci mücadele, uluslararası deneylerin de yardımıyla bir çok insanı kendisiylen hesaplaşmaya, daha doğrusu kendisiylen yeniden buluşmaya itmiştir. Sahip oldukları çevrelerden kopan “bağımsız” düşünmeye başlayan, kendilerine ait düşünceleri olan sayısız insanın olduğunu düşünüyorum. Problem, bu insanların düşüncelerini yüksek sesle dile getirmemelerinde yatmaktadır. Bu durum, marjinal ideolojik gruplara karşı siyasal arenade göreceli bir üstünlük sağlamaktadır. İdeolojik grupların içinde bile bir çok iyi niyetli insanın, kendisini sorgulayan; örgüt disiplinine ‘çomak sokan’ bir çok kişinin bulunduğu da inkar edilemez. Bu sorgulama süreci hala bitmemiştir. İnsanlar düşüncelerini ve sorguladıklarını yüksek sesle dile getirmedikleri için de süreç yavaş ilerlemektedir. Burada ciddi bir paradigma da yaşanıyor. Çünkü, ideolojileri ile problem yaşayan insanların bizzat ideolojinin kendisine (ne tür olursa olsun) karşı bir sorgulamaya gittikleri söylenemez. Temel problem de burada.

Kendi ideolojik çevresinden ayrılan bir çok kişi, değişik ideolojik çevreler arasında mekik dokuyor. Öyle ki, bir dönemin ünlü solcusu, nasıl oluyorsa dinsel ideolojik bir çevrenin militanı olabiliyor. Ya da tersi örnekler yaşanıyor. Demek ki, ideolojilere karşı ciddi bir tavır ya da sorgulam yok. Çözülemeyen kördüğüm de buradadır diye düşünüyorum.

Bu kördüğümü çözmenin yolu, ideolojilerin birey üzerindeki hegemonyasına karşı mücadeleden geçmektedir. Bireyin  özgürleşmesi temel hedef olmalıdır. Boris Pasternak’ın dediği gibi, “Kimse bana özgürlüğü bağışlayamaz, şayet o benim kendi içimde yoksa.” Demek ki, özgürlüğü içselleştirmemiz gerekiyor. Bireyin onu içine sindirmesi zorunludur. Ayrıca anlaşıldığı gibi, özgürlük bağışlanan bir şey değildir. Her diktatörlük, özgürlük getireceği söylemiyle kitleleri aldatmıştır. Çünkü buna inanan kitlelerde ciddi bir bilinç yanılsaması oluşmuştur. Sonuçta, bireyde yaşanan kişilik dejenerasyonu onu,özgürlüğün bu ‘önderlerce” bir nevi getirileceği umudunu taşımaya sevketmiştir. Ama her defasında, bireysel özgürlüğünden feragat edip, bir nevi kendisini başkalarına teslim ettiğini ya fark etmemiş ya da bunda gecikmiştir birey.

Bireyin kendisinde saklı “problemin”, daha doğrusu kişilik sorununun bu durumda temel bir rol oynadığını fark etmek, çözümler için bir başlangıç olabilir.

Ana sorun, bireylerin kendilerini özgürleştirmelerindeki bilinç yanılgısında yatıyor.  Oysa, özgür birey, totaliter rejimlerin biricik düşmanıdır. Özgürlük bireylere özgü bir şeydir. Devletler, yöneticiler, sistemler bunu koruyup kollamakla yükümlüdürler. Bireyin bu hakkına sonuna kadar sahip çıkması gerekir. Böylesi bir özgür birey sayesinde özgürlük, bireysel olmaktan çıkıp, bir dönem sonra toplumsal alana yayılır. Bu durum giderek özgür toplumun ana dayanağı olur.

Burada ünlü düşünür Alexander Herzen’in şu söylediklerini mutlaka kaydetmek gerekir: “Eğer insanlar bütün dünyayı kurtarmayı değil, kendilerini kurtarmaya çaba gösterselerdi, bütün insanlığı değil, kendilerini özgürleştirebilselerdi; dünyayı kurtaracak ve insanlığı özgürleştirecek daha fazla iş yapmış olacaklardı.”

Gerçekten de insanlar gelecekleri adına, gerçekleşip gerçekleşmedıği meçhul söylemlerle, bireysel özgürlüklerine değer vermediler; özgürlük haklarından oldular. İnsanların hayal dünyaları, gerçek yaşamlarının yerine geçti. Yaşanması gereken anlar, hibe edildi. Daha doğrusu yaşama, gereken değer ve önem verilmedi. Yeryüzünde yüzlerce ideolojik düşünce insanların beyinlerinde yer edindi. İdeolojik düşünce savunulmadan, bireyin bir hiç olduğu; değersiz bir yaratık olduğu beyinlere şırınga ettirildi. Sonuçta, hakikaten bireysel hak ve özgürlüklerin önemine değer verilmedi. Liderlik, parti ve önderlik kavramları yüceltilip kutsal ve dokunulmaz bir mertebeye getirildi!

 

V

 

İdeolojilerin sahip oldukları dar, sekter ve doğmatik yapısal bünyeleriyle insanlığı kurtaramayacağını anlamamız gerekiyor.. Kitleler üzerinde tersi yöndeki ideolojik yanılsamalar, ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.  Bu nedenle, ideolojilerin bireyler üzerinde yarattığı bu hayırhah tutum ve beklentinin önüne geçmek gerekir. İnsanlar, hayal dünyalarındaki “cennete” gedebilmeleri için verilen kararlara itiraz edip, adam öldürmeyecek kadar özgür olabilmelidirler. İki dudak arasından çıkan kararlar karşısında diz çökmekten, hizaya gelmekten kendini kurtarmalıdırlar. Bireysel kararlılık ve özgürce karar vermenin gücünü ve hakkını kendilerinde bulmalıdırlar artık. Bu kararlılığı ve gücü kendinde bulmayan kişiliklerin, esiri olduğu ideolojik yapılanmalarla hesaplaşamayacağını baştan bilmek gerekir. Bizi yani insanlığı kurtaracağını savunarak yola çıkan, bu yönde ölüme gitme kararlılığında bulunan bireylerdeki bu kararlılık maalesef kendini özgürleştirme sürecinin çok önündedir. Hatta burada gösterilen “cesaret”, ideolojik örgütlülüklerin içinde adeta teslimiyete dönüşmektedir.  İdelojilerin göreceli gücünün de bu paradoksal trajedide yattığını düşünüyorum.

İnsanlar arasındaki ideolojik bölünmelerin, sadece bireyler için değil, insanlık için de ciddi bir tehlike kaynağı olduğunu sıkça vurgulamak durumundayız. İnsana veya bireye, sahip olduğu ideoloji için degil; insan olduğu için değer verilmelidir. Her kişide  bir miktar da olsa, insanlık vardır diye düşünerek yola koyulmak gerekiyor.

Kendi aralarında iktidar kavgası veren ideolojiler, kendi çıkarlarını koruyup, kollamak için bireyleri esir alıp bir nevi köleleştirmişlerdir. Şöyle bir düşünelim: Eğer ideolojilerin elinden bu esirler alınıp, özgürlüğüne kavuşturulurlarsa ne olur? Cevabı esasında sorunun içinde gizli. Tabiiki savaşlar olmaz, insanlar öldürülmez. İnsanlar arasında barış ve kardeşlik, eşitlik ve serbestlik hayat bulur. İnsanı insana düşman eden önyargılar ortadan kalkar. Bölünmüşlükler, parçalanmışlıklar yok olur. İşte o zaman, ideolojilerin hiç bir zaman başaramayacağı bu gelişmeler hayata yayılır. Hayat renklenir ve yeniden şekillenir. Yaşam bir başka tad ve haz verir insana. İnsanlar kendileriyle barışık ve kardeşçe yaşarlar. Renklerinden, inançlarından veya din, dil farklılıklarından yani kısacası kültür farklılıklarından dolayı yaşamlarından olmayacak kadar kaynak kaynak özgürlükler fışkırır toprağın derinliklerinden.

Barış içinde ve korkulardan uzak, yaşanabilinen bu toprak parçasında, özgürlük söylemi, kendi yaşam şartlarını başkalarını öldürme, yok etme fikri üzerine kurmiş ideolojik örgütlerdeki gibi bencil ve zalimkar bir karakter taşımayacaktır. Tersine, toplumda herkesin yararlanabileceği, herkesin onu yaşatma sorumluluk ve bilincini kazanmasını sağlayabilcek bir nitelik kazanacaktır. Yaşamın onsuz olamayacağını içine sindirmiş bireylerin ortak bir davası durumuna kavuşacaktır. Özgürlük, farklılıkların birarada yaşamalarını olanaklı kılacak ve dolayısıyla toplumsal bir karaktere sahip olacaktır.

Oysa ne ideolojiler ne de ideolojilerin savunduğu özgürlük anlayışı bu işlevi yerine getiremeyecektir. İdeolojilerin özgürlük anlayışı, dar, sekter ve totaliter bir karakterdedir. İçinde, -ne söylenirse söylensin-, baskı ve şiddeti taşır durumdadır. Sonuçta deolojiler birleştirici değil, bölücüdür. Toplumu ve bireyleri ideolojiler böler ve onları biribirine düşman eder. Tarih, kapitalist olsun, dini totaliter rejimler olsun; ya da adına sosyalist denen ideolojik sistemlerin insanlığın bir bölümünü yok etmekle, daha doğrusu katletmekle yaşamını ya da iktidarlarını devam ettirmek istediklerine, bunun için olmadık zulüm ve zorbalıklara baş vurduklarına yeterince tanıklık etmedi mi?

İdeolojilerin insanlığı kurtaracak söylemlerde bulunmalarına kanmamak gerekir. Bu söylemlerinde haklı gözükseler de, durum oldukça nettir. İdeolojilerin bu söylemlerine inanıp teslim olan birey, kuşku duyma duygusunu kaybeder. Bu durum ideolojinin gücünü pekiştirir. İdeolojilerin gücü de zaten, etkiledikleri bireylerin özgürlüklerinden feragat etmesinden kaynaklanır.

Her ideoloji insanlığın sadece bir bölümünü kurtarmayı hedef alır. Böyle olunca da, planlarını başka ideolojilerin yok olması üzerine kurması doğaldır. Örneğin burjuva ideolojisi ezilenleri, emekçileri kurtarmayı hedef almaz. Emekçiler, ezilenler özgürlüklerine kavuşunca, haliyle burjuva ideolojisi yaşama şansını kaybeder de ondan dolayı böyle bir şeyi istemez. İslam ideolojisi, diğer dinsel ideolojilere karşı şiddete baş vurmadan yaşayamaz. Şiddet, onun yayılma ve insanlığı tümden “cennete” götürme planları ile örtüşür doğal olarak. Bugün, şiddet gibi bir niyetlerinin olmadığını savunan dinsel ideolojilerin söylemleri bizi yanıltmamalıdır.

Sosyalist ideoloji de, sınıf ideolojisi olduğunu; hatta sadece işçi sınıfı ideolojisi olduğunu söyleyerek bölücü bir karakter taşıdığını açığa vuruyor. İşçi sınıfının diktatörlüğünü -bu da yaşanan deneyler ışığında parti diktatörlüğü anlamına geliyor- alenen savunuyor. İşçi sınıfı diktatoryasını savunan bir ideoloji de haliyle tüm insanlığı kurtaramayacağını ilan ediyor demektir. Tarihin şahit olduğu gibi, “revizyonistler”, “parti düşmanları”, “ajanlar” hatta “küçük burjuvalar”ın kafası koparılacak, çeşitli sıfatlandırmalarla insanlar –işçiler ya da emekçiler de dahil- işkenceden geçirileceklerdir. Milyonların hayatına mal olsa da bu ideoloji, “kararlılığını” göstermekten kaçınmayacaktır. Bu ideolojik kararlılık ve kendini koruma içgüdüsü hemen hemen bütün ideolojilerde ortak bir özelliktir.

 

Sosyalist ülkelerde yaşanan deney ve tecrübeler, bu ideolojinin işçi sınıfını da kurtaramayacağını göstermiştir. Çünkü bu ideolojinin iktidarda olduğu hiç bir sosyalist ülkede, işçi sınıfının değişik örgütlenmelerine müsaade edilmemiştir. Ekim devriminden sonra Rusya’da 1921 yılında ayaklanma bahanesi ile Kronstadt şehrinde binlerce işçi katledildi. Oysa Kronstadt işçileri fikir özgürlüğünü, serbest sendikal örgütlenmeyi ve adil işçi konseyleri seçimlerini talep ediyorlardı. Çünkü bu ülkede devletin yan örgütleri olarak kurulan sendikalar dışında sendikalara örgütlenme hakkı verilmiyordu. Değişik işçi partilerinin kurulmasına olanak yoktu. Görüldüğü gibi ideolojiler, kendi içlerinde de tahammülsüz ve hoşgörüsüzdürler.

Sosyalist ve kapitalist sistemlerin demokrasi ve insan hakları alanında, sosyalistlerin geri kaldığı bile söylenebilir.. Kapitalist ülkelerdeki nispi demokrasi ve bireyin sahip olduğu “özgürlükler” hiç bir sosyalist ülkede yaşanılır bir seviyeye ulaşamamıştır. Sosyalist ülekelerde yaşanan pratik olgular, kapitalist sistemlere karşı ınsanı daha da hayırhah tutum almaya zorlamıştır adeta. Reel durumda kapitalist sistem, sosyalist sistemlere göre göreceli özgürlükler bakımından daha çok çekim merkezi olabilmiştir.

Hitler faşizminden  veya kendi ülkerinde yaşanan baskılardan kaçıp “sosyalist anavatana” sığınan bir çok ülkenin sosyalist ve komünisti maalesef öldürülürken, kapitalist ülkelerde hapis yatanların sağ kurtulması, sorgulanması gereken ciddi bir fenomendir. Kısacası sosyalist ülkelerde yaşanan acımasız kıyımlar, kitleleri kapitalist sisteme “rıza” gösterir bir duruma zorlamıştır da diyebiliriz.

 

Kapitalist sisteme yarayacak korkusu nedeni ile sosyalist ülkelerde yaşananları dile getirmekten kaçınmamız mı gerekir? Gerçeklerin acımasız olduğu hep söylenir. Yoksa kapitalist sistemin, sosyalist sistem hakkında söyledikleri, tümden yalan ya da  gerçek dışı iddialar mıydı?

 

Doğrudur. Sosyalist ülkelerde yaşananları kapitalistler kendi çıkarları için kullanmışlardır. Kendilerini “temize çıkarmak” için bu olumsuzluklardan yararlanmışlardır. Yaşananlar büyük bir ilgiyle izlenmiş ve insanlığa teşhir edilmiştir. Burada abartıların olması olasalığı mevcuttur. Bir yanıyla bu doğaldır da. Fakat asıl sorumuz şu olmalıdır: Suç, sosyalist ülkelerde yaşanan cehennemi yaşamı yaratan ya da bu hataları yapanlarda mı, yoksa, bu hataları abartarak anlatan kapitalistlerde midir? Burada daha çok neyi, nasıl ve de kimleri sorgulamamız gerekir?

 

Sosyalistler burada büyük bir çıkmazın içindedirler. Bir yanıyla yapılan sürgün ve katliamlar, zorunlu çalışma kampları; bireyi hiçe sayan zorba rejimlerin yöntemleri kısmen eleştirilse de (yada bunların doğruluğu onaylanarak) yapılanların, yaşananların ciddi bir sorgulanması yapılmıyor. Hatta onlara kalırsa bunları eleştirmek, burjuvazi ile aynı “dilden” konuşmak anlamına geliyor. Varsa başka diliniz, lütfen sizler de bu dilinizle konuşun. Burjuvazi, iki kere iki, dört eder dediğine göre, bizim aynı dilden konuşmamamız için başka bir matematik işleme mi başvurmamız gerekiyor?

 

Sosyalistler burada gerçekten de ciddi bir handikap içindedirler. İdeolojik doğmatizm aslında burada da ciddi bir rol oynuyor sessizce. Burjuva söylemiyle bizi tehdit edenlerin ya da korkutanların gönlünde, inanın iktidara geldiklerinde aynı şeyleri hem de faylasızla yapmak yatıyor!

Burada her ideolojinin sahip olduğu bir çifte standartla karşı karşıyayız. Kasım 2003’te İstanbulda patlayan bombalara karşı adeta birleşik cephe oluşturan sağ ve sol parti ve ideolojiler, İsrail’de patlayan bombaların öldürdüğü sivil insanların katliamını sessizce onaylamaktadırlar. Kimileri açıktan destek bile vermekten çekinmemektedir. Peki Türkiye’de patlayan bombalara karşı çıkmak, bu eylemleri kınamak;  onların patladığı toprak Türkiye olduğu için mi icap etmektedir?

Bir dönem PKK’nın yaptığı söylenen, gerçekte ise tam bilemediğim İstanbul alış-veriş mağazalarında bombalar patladığında, bir çok Türk ve Kürt solcusu ile tartıştığımı hatırlıyorum. TC’ye yönelik eylemler olduğu iddia edilerek bu eylemler destekleniyordu. O sıralarda biraz da PKK’nın gücü karşısında secdeye duran sol çevrelerin bu eylemleri eleştirdiğini hatırlamıyorum. Fakat El-Kaide’ye mal edilen Kasım 2003 terörist eylemlerin aynı sol çevrelerin desteklerine de tanık olmadım. Üstelik El Kaide’nin anti empemperyalist karaktere sahip olduğunu savunan bir çok solcu ile de tartışmıştım çok önceleri.

Görüldüğü gibi insanların neyi nasıl ve neye göre savunduklarını anlamak zorlaşmaktadır. İdeolojik hareketlerin yarattığı toplumsal psikoloji, insanların düşüncelerini dumura uğratıyor. İnsanlar bir nevi kumanda ile idare edilir duruma getiriliyor. İnsanlar inançlarının ve düşüncelerinin esiri durumuna düşüyor. İçinde bulunduğu grubun yapısından kaynaklanan ideolojik şiddet, insanların bünyelerine siniyor. Karşı çıktığı Kasım 2003 terör eylemlerini kendi örgütü yapsaydı, aynı karşı duruş gösterilebilecek miydi? Buna kolayca evet diyemeyiz. Çünkü ideolojik akımlarda bireyler tutarlı bir duruş sergilemekten uzaktırlar. İdeolojik hareketin yöneticileri her zaman haklıdır! Tersi duruş sergileyen insanlar, “kafirdir”, “bozguncu”dur, “ajan”dır, “tımarhanelik”tir vs...

 

İdeolojik örgütlenmelerde ciddi bir robotlaşma yaşanıyor demek, bir önyargı mı olur acaba? Yaşananları birer film şeridi gibi gözlerimizin önüne bir getirelim. Bir film seyrediyor gibi koltuğumuza yaslanıp rahat bir nefes alarak bu filmi önyargısızca ama dikkatlice izlemeye bırakalım kendimizi. Burada bir realiteyle karşı karşıyayız. Birilerini kötülemek ya da birilerini karalamak için kendimizi zorlamaya da gerek yok. Realiteye göz ve kulak vermemiz, yeterli olur diye düşünüyorum. Realitelerden kalkarak gerçeklerin mutlaka açığa çıkarılması gerekir. Bu yol bizi, bireyin özgürleşmesine götürecek bir yolun başlangıcı olabilir...

 

 

VI

 

DEMOKRATİK KÜLTÜR, FARKLILIKLAR VE İDEOLOJİ

 

Ölüm denen canavarı sorgulamak, ölüm ve ölüm merkezlerini ve işlevlerini açığa çıkarmak günümüzde büyük bir önem taşıyor. Bunun öyle kolay olmadığı açıktır. Çünkü, sırası geldiğinde herkes ölüme ve öldürme olaylarına lanetler yağdırıyor. Ölümlerden yana olmadıklarını, kimsenin ölmesini istemediklerini söyleyenlerin ve bunu yapanların da aynı çevreler olması işleri daha da zorlaştırıyor. Ya da öyle görünüyor. Ölüm üreten ve saçan çevrelerin aynı zamanda insancıl dersler vermesi ise işin diğer bir şaşırtıcı yanı. Öyleyse çevremizdeki bunca ölüm ve katliamlar da neyin nesi? Nasıl oluyor da insanlar evlerinde, işyerlerinde, okullarında, ibadet alanlarında, alışveriş merkezlerinde; kısacası her yerde ölümle karşılaşabiliyorlar? Ölüm hep yanı başımızda. Ölüm uygulayıcıları hep aramızda! İnsanlar ve insan yaşamı, hep bu cehennem karanlığına mahkum mu olacak diye soru sormamız, ciddi bir sorgulama yapmamız bu cehennem karanlığını aydınlatmamız için bir adım ya da bir mum ışığı olamaz mı?

Söylenenler ve dökülen göz yaşları sahte. İnsanlar sahte. İnsan denen yaratık, içyüzünü gizlemede oldukça beceri kazandı ve ihtisaslaştı! Onca hamasi hümanist nutukların altında, ölüm kararları gizli. Söylenen onca tatlı söz, insanların beyninde yer edinmekte ve insanlar adeta kuzuya dönmektedir. Ölüm merkezleri adeta kumanda ellerinde, insanları istedikleri yöne yöneltebilmekte. Söylenenler, sarfedilen sözler, cidden yürek ısıtır cinsten. Öyleyse burun buruna yaşadığımız bunca ölümler neden ve bunlardan kimler sorumlu?

Bunun için sorgulama yeteneğimizi ve kuşkulu olmayı elden bırakmadan iğne ile kazı yapmaya başlamamız gerekiyor.

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözünü anarak sorunu biraz daha somutlayalım:

Dünyadaki doğal ölümler dışındaki tüm ölümler, ideolojilerin çatışmasından kaynaklanıyor, diyebiliriz. Her ideoloji kendi dışındakilerini yok etmekle, hizaya getirmekle kendini yükümlü kılıyor. Bunu, görev ve sorumluluk olarak çevresine ve taraftarlarına empoze ediyor. İdeolojilerin etkisindeki kitleler de bunu soylu bir görev olarak kabul edip, emre amade olduklarını ilan ediveriyorlar! İdeolojilerin kitleler üzerindeki güçlü etkisi biraz da onun despotik yapısından kaynaklanıyor. İdeoloji, değil dışındaki ideoloji ile barış içinde yan yana yaşaması; kendi içinde bile bin bir parçaya bölünüp, kendi kendisini yiyebiliyor. Bu sorun detaylı olarak sonradan açıklanacaktır.

 

İnanç özgürlüğü, fikir ve düşünce özgürlüğü, ideolojinin dişli çarkları arasında un ufak olmaktadır! Bu Türkiye’de oldukça belirgindir. İslami Terör gündeme damgasını vurduğu dönemlerde, çoğu islamcı çevre, yazar ve kişi “islamda terör yoktur” diyerek islami ideolojinin şiddet yanını gizlemeye ya da saklamaya çalıştıklarını biliyoruz. Sanki islam ideolojisi tarihte hiç kimseyi öldürmemiş, hiç katliam yapmamış gibi, gerçeklerin açığa çıkmasını önlemeye çalıştılar. Bu içgüdüsel savunma tavrı bütün ideolojilerde ortak bir noktadır. Gerçeklerin yakıcılığı karşısında, “bunu yapanlar bizden değildir”, “onlar bu yüce ideolojinin dışındadır” diyerek fetbazlık yapmak, ideolojilerin ortak ve zorunlu bir görevidir. Öyle ya “bu ideoloji bunu yaparsa, ben de bu ideolojiden olamam” deme soyluluğunu göstermek kolay mı o kadar! Esasında, bunu ideolojilerden beklemek de saflık olur.

İslam ideolojisi yayılmaya yüz tuttuğundan bu yana acaba kaç milyon insanın hayatına mal oldu? Kaç kişinin derisi yüzüldü? Kılıç vuruşlarıyla tespih çekilir gibi, kafa koparmaları konu edinen o heyecan ve kanımızı donduran cenkleme hikayeleri yalan mıydı yoksa?

İslam dini, ellerinde gül dağıtarak mı İran coğrafyasına ya da Anadolu toprağına bir anda giriverdi? Yoksa buralarda yaşayan Alevi, Ezidi, Hristiyan vs. nüfus kendi kendilerini mi kılıçtan geçirdi? Sahi o toprakların asıl sahibi bu halklar, güle oynaya mı İslam’ı kabulleniverdiler? Mezopotamya’nın yerli halklarından Asuriler uzaya gittikleri için mi yerlerinde yoklar? Anadolu coğrafyasının ciddi inanç akımını oluşturan Alevilerin ne kadarı kuyulara atıldı; ne kadarı katledildi veya yakıldı?

Kimse bu soruları sormuyor maalesef kendisine. Çünkü bu soruya verilecek cevaplar gerçekleri gün ışığına çıkarmaya veshile olacaktır. Böylesi bir duruş ve tavır alış, ideolijinin kendisini dinamitler. O nedenle sadece İslam ideolojisi yanlıları değil, tüm ideolojilerde kişiler, bu tür “şeytani” soruları kendi kendilerine sormaktan elbette kaçınırlar.

“Bir Kızılbaşı öldüren mümin cennete gider” diyen Şafi ideolojinin beynini gaspettiği ya da kendisine hükmettiği bir taraftarı nasıl olur da ölüme karşı olabilir? Ya da kişi olarak kendisinin ölümlere karşı olması, ideolojisini temize çıkarmaya yetebilecek mi?

 

İnsanlar kuşkusuz değişebilirler. Dün yaptıklarından, bugün vazgeçebilirler. Dün savunduklarını, bugün savunmayabilirler. Bundan kuşkumuz yok. Fakat bunun için insanın, etkisi altında olduğu ideoloji ile hesaplaşması gerekmiyor mu?. Yapılanlar cidden sorgulanmalı ve eleştirilmelidir. Yaşanan deneylerin yeni nesillere aktarılması, yeni ölümlerin önüne geçmek için şarttır.   

Farklılıklara karşı tahhammüllü olmayı beceremedi Türkiye’de İslamcılık. Bu tahammüllü olmayı sadece İslamcılar değil, bilimum sol ve marksist ideolojiler de beceremediler. Nasıl becerebilsinlerki!

Öyleyse sorunu tek tek ideolojilerin suçlanmasından da çıkarmamız gerekiyor. Değilse burada kalıp handikap içinde veya basit bir döngü içerisinde yaşamaya mahkum oluruz. Basit bir örnek verelim: Kendi penceresinden Stalin Rusya’sındaki terör ve kıyım dönemini sorgulayan bir İslamcı, bu tavrından dolayı haklı olsa da, tümüyle teröre ve öldürmelere karşı olduğunu ispatlayamaz. Ya da aynı şeyi tersinden söyleyelim: İslami terörün tarihinden örnekler vererek, kendisinin haklılığını kanıtlayan Stalinist bir sosyalist de, ideolojisinin kan dökmediğini ya da dökemeyeceğini ispatlayamaz. Doğrusu tüm ideolojilerin, kendi dışındaki ideolojileri eleştirmek için epeyce malzeme bulabilme şansları hep vardır. Demek ki, bu dar kuyudan çıkmadan, çevremizde olup biteni sorgulama gücünü elde edemeyiz. Ve bu kuyuda kalarak, yaşananların bilinçli olarak sorgulanması ve var olan handikapların aşılması mümkün olamayacaktır.

 

Türkiye’de nüfusun yüzde 99’u müslümandır belirlemesinin gerçekleri yansıtmadığını bilmeyen yok. Öyle olsa bile, sunni islamın yararlandığı kadar kimse, devlet olanaklarından yararlanamıyor. Nüfusu 20-25 milyon civarında olan bir Alevi kitlemizin verdiği vergilerle beslenen Diyanet Kurumu’nun neyinden faydalanabiliyor Aleviler?. Türkiyedeki Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin başına gelen eziyetler ortada. Fakat Allahın kulu tek bir İslamcı’dan çıt yok. İslamcıların yaşadıkları Avrupa ülkelerindeki Hristiyan “zulmünden” dem vuran İslamcı yazarlar, konu Türkiye olunca kafalarını kuma gömüveriyorlar. İslam elden gidiyor diyerek Hristiyanlara karşı adeta savaş ilan ediyorlar. Peki nerede savunur göründükleri inanç özgürlüğü, kişilik hakları? Sonra, Türkiye’de hangi Hristiyan kesim İslamcılara şiddet boyutunda savaş açmış! Vay efendim bedava İncil dağıtılıyormuş! Sahi ne var bunda? Siz de insanlara okullarda -hem de zorla- Kuran okutturmuyor musunuz?

Bütün bu söylemlerin sonuçta terör üretmeye veshile olabileceğini düşünen yok! Önüne gelen televizyona çıkıp İslami şövelyeliğe soyunuyor Hristiyanlara sövülüp sayılıyor. Korku veriliyor. Fukara Hristiyanlara savunma hakkı bile tanınmıyor. Kendisinin sahip olduğu hakları, komşusuna tanımayan bir kişi ya da çevre hümaniter söylemlerinde ne kadar samimi ve inandırıcı olabilir?

Bütün sorun, başkalarının haksızlığını bahane ederek, kendi baskı ve zulmümüz için onu bir araç olarak  kullanmamızda yatıyor. Bu ikircikli tavırla, kişinin baskı ve zulme karşı olduğu yönündeki söylemi sahtedir. İnandırıcı değildir. Dinsizlerin de, Hristiyanların da, Alevilerin de ülkemizde yeri vardır, olmalıdır. Bunlara, sunni İslamın baskısından uzak; birarada ve kardeşçe yaşama şansı tanımayan kişilerin insancıl kesilmesi inandırıcı olamaz.

Televizyonlarda Ermenileri, Süryanileri, Alevileri özgürce  bir konuşturalım; bakalım ne olacak! Varsın dinlerinin propagandasını yapsınlar. Varsın İslamı eleştirsinler. Hiç bir şey olmaz demeyin, aynı anda o televizyon binası İslamcılar ordusu tarafından ateşe verilir. Bugün teröre ve şiddete karşıyım diye söylev veren İslamcı yazar ve çevreler, o an öncülük yapan, nutuk atan “militan neferler” olarak alanda yerlerini mutlaka alacaklarını söylemek için kahin olmaya gerek yok.

Benzer tavır ve davranışları, bir dönemin sosyalist ya da komünist ülkelerinde de görmek mümkündür. Bu ülkelerde İslami azınlıklar ya da milli azınlıklar da aynı baskı ve şiddetin altında insani olmayan baskı ve zulüm altındaydılar.

 

 

 

VII

 

Yaşamımızdaki bu ikircikli ve çıkar içeren davranış bozukluklarının ya da kişisel egoizmin sorgulanması, gelecek için mutlaka bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum. İnsanlarda kendi doğrularının dışında doğrular olmadığı yönündeki bencil ve dar düşünceler var olduğu sürece yukarıda belirlenen haksızlıkların ardı, arkası kesilmez. Ve bu düşünceler aşılmadığı sürede de, bu olumsuz durumları hep yaşıyacağız!

 

Doğrularımızın, mutlak doğrular olduğunu nasıl söyliyebiliriz? Bunun kıstası nedir? Ayrıca değer verilmeyen yanlışlar olmasa, doğrular nasıl açığa çıkabilir? Gerçek olan şudur: yanlış ve doğrular hayatımızın olmazsa olmaz olgularıdır. Doğrular ve yanlışlar hayatımızla iç içe yaşarlar. Hatta yanlışlar, cenin içinde geliştiği ve büyüdüğü kadın rahmine benzer bir işlev de görürler. Karşıt gibi görünen bu iki olgu, yan yana olmakla hayatımızı var ettiklerini çoğu kez unutuyoruz. Kendi yanlışlarımızla ciddi bir hesaplama sürecini nedense yapamıyoruz. Fakat dışımızdaki “yanlışlara” karşı zalim ve acımasız bir duruş içinde olmaktan da kaçınmıyoruz. Bu durum, sorunları içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Başkalarını yanlışlarından ötürü red edip, onlara yapılan muamelelerde doğal bir haklılık payı bulurken; kendimizin yanlışlarına karşı aynı tavrı gösteremiyoruz. Öyle ya bu tavır, kendimizi inkar etmekle aynı anlama gelebilir!  Kendi kendimize baskı ve şiddet de uygulayamayız. Böyle olunca da hatalarımızı şöyle ya da böyle kabullenmekten başka çaremiz yok. Yani hatalarımızla beraber yaşamaya bir nevi mecbur kalıyoruz. Bazen hatalarımızdan öğrenemeyecek kadar yeterli bilince sahip olmasak da, zaman zaman sessizce geçirsek de durum böyledir. Sonuçda hatalarımız bize aittir ve onları kabul etmek durumundayız.

Kişinin, birey olarak yaşadığı bu süreci nedense hayatın başka alanlarında yaşayamıyoruz. Böylesi bir yaşamı, yani başkalarının “hataları” na karşı şiddetle tepki gösterip, onları ve sahiplerini ideolojimiz gereği (ideolojimize helal getirmeyiz evelallah!) red ve inkar ederken; aynı tavır ve davranışı, sorun kendimiz olunca kuzuya dönüyoruz. Tepkisizleşiyoruz hatalarımıza karşı. Sorgulama ve bunlardan öğrenme uzvumuz kötürümleşiyor. Bu durum zamanla alışkanlıklar denen bir başka olgu ile kaynaşıp, yaşamımıza sızıveriyor. Sonuçta dışımızdaki haksızlıklara karşı, “doğru-yanlış” savaşında karşılıklı olarak silahların kullanılarak devam ettiği kavganın içine giriveriyoruz sessizce. Ya da bu kavgaların içinde olmamayı, ona seyirci kalmakla bir sayıp susuveriyoruz. Ak-kara ikilemine hapsediyoruz kendimizi bir nevi.

Oysa faklılıkların, bizim kendimizdeki gibi yan yana yaşayabilmesi her zaman mümkündür ve doğaldır. Hayatımızın çeşitli evrelerinde yaşadığımız farklılıkları ya da yaşanılan hataları kabul ettiğimiz gibi, dışımızdaki farklılıkları da kabul etmek durumundayız. Kendi hatalarımızdan öğreneceğimiz gibi, dışımızdaki farklılıklardan da öğrenmesini bilmeliyiz. Hatta bu öğrenme ve bilgi edinme sürecinden zevk duymalı ve haz almalıyız.

Rene Descartes. 1628’de yazdığı “Aklın Yönetimi İçin Kurallar” adlı eserinde “Kitap yazanlar, ne zaman körü körüne bir konuya saplanıp kalsalar, o zaman bizi de en ince

kanıtlarla kendi sonuçlarına doğru sürüklemek istediklerini...” yazar. Gerçekten de bugün tüm ideolojilerin yaptığı tam da Descartes’in işaret ettiği konu ile ilintilidir. İdeolojiler hem kendilerinin bilimsel olduklarını hem de dışındakileri her tür ajitasyon ve propaganda ile etkilemeye ve inandırmaya çalışmaktadırlar. Zaman zaman korku ve şiddet uyagulayarak bunu gerçekleştirmek istemektedirler.

Farklılıkların hiç bir zaman şiddetle ortadan kaldırılamayağını artık bilmek durumundayız. Bir farklılığı ortadan kaldırırken, hayatın bir başka alanında yeni farlılıklar ortaya çıkar. Kişi olarak aynı durumu hepimiz yaşamıyor muyuz? Farklılıklar arası bu tür savaş, demekki kabul edilmemeli. Çünkü her kesim kendi doğrularını bize, zor ve şiddet kullanarak kabul ettirmeye çalışıyor. Aynı şekilde biz de “kendi doğrularımızın” savaşını veriyoruz. Ve hayata dayattığımız bu kaos ortamı sürüp gidiyor!

İdeolojik örgütlenmeler bu durumu kendi lehlerine çevirmek için araç oluyorlar. Mümkün mertebe geniş kitleleri etkileyip örgütleyerek, farklılıklara karşı savaş muharebelerine hazırlanıyorlar. İdeolijik birliğin ve örgütlülüğün yaratılması için gerektiğinde kendi içinde de savaşlar ilan edilir. İnsanlar dağa kaçırılır. Ölüm emirleri verilir. İşkenceden grup grup insan geçirilir. Darağaçları kurulur. Bütün bunlara, gelecekte kişinin refah ve özgürlüğünü sağlamak adına baş vurulduğu söylense de, bu tür yöntemlere ideolojinin sürmesi ve yayılması için baş vurulur. Demek ki, burada bu ölüm fermanlarının arkasında ideolojik düşünce sistemi yatmaktadır. Bu sistem kendi bekaası için kendı çocuklarını da kurban etti, ediyor ve edecektir.

Görüldüğü gibi, farklılıklara karşı tahammülsüz olan ideolojik yapı, kendi içinde de şiddeti barınmaktadır. Ve bu şiddet olgusuna, yeryüzünde binlerce kez şahit olmuşuzdur. Nasıl olmayalımki? Varlığını başkalarının ölümüne borçlu olduğunu söyleyen bir yapı, bir dönem sonra kendi şiddetinin eseri durumuna gelemez mi? 1789 Fransız ihtilali ve 1917 Rus devrimi sonrasında, keza adına “Proleter Kültür Devrimi” denen 1960’lı yılların Çin’inde de devrim çocuklarını yemedi mi? İslamın yayılma döneminde İslami devrim kendi çocuklarını, hatta bizzat Muhammet’in torunlarını yemedi mi?

Bunlar, kaza idi deyip geçemeyeceğimiz kadar önemli tarihsel deneylerdir. Birine “ölümü hak ettiğini” söylemek, ölümü “hak edenin” de sizin “onu hak ettiğini” söyleme hakkı vardır. Bu durum karşılıklı olarak çaprazlama biçimde silahları ateşler. Ve bu silahlı atışmanın sonu de gelmez.

Türkiye’de yaşadıklarımız, bu konuda tamamen trajik ve dramatik örneklerle doludur. Sağcılar, solcuları dövdüklerinde yada vurduklarında, solcular avazı çıktığı kadar bağırmaktan geri durmuyorlar; “katiller”, “insan avcıları”, “halk düşmanları” vs. sloganlarını göğe salıveriyorlardı. Bu tepkinin doğal ve insani görünümlü yanı, bir çokları tarafından kendi çıkarlarına alet edildiği, bu tepkinin bir nevi kullanılmaya açık olduğu çok sonraları açığa çıktı.

Bunun doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyorum. Buradan bir şeyi öğrenmek, anlamak ve göstermek istiyorum sadece. Peki aynı insani görünümlü, tepkisellik içeren aynı sloganlar, kendileri yapınca da atılıyor muydu? Mümkün değil. Biraz önce atılan, insani görünümlü sloganlardan eser yok. Hatta ölüm ve öldürme eylemlerini yücelten önemli eylemler, halk yararına eylemler olarak görülüyor ve değerlendiriliyordu! Düşmana hesap sorma adına, insanlar zevkle olanları izliyordu. Dışındaki kitlelerden ya da örgütlerden taban kazanmak amcıyla, bu tip eylemler araç sayılıyor, bildiriler dağıtılıyor, çeşitli propaganda biçimlerine başvuruluyor(du). Aynı durum tabiiki sağcılar içinde de geçerliydi. Aynı çelişki ya da ikircikli davranış biçimleri onlarda da tıpkı solcularınki ile aynıydı. Nitekim son PKK eylemlerinde vurulan asker cenazelerinin, MHP’liler tarafından nasıl kullanıldığını, bu durumu kendi cephesini genişletmenin aracına ve propagandasına dönüştürdüklerini gördük ve yaşadık.

 

Yukarıdaki örneklere rağmen, insanların görünürde ölümlere karşı bir söylem içinde olduklarını biliyoruz. Zaten bu nedenle de bu eylemler denildiği gibi kitlesel tabanı genişletmenin bir aracı olarak işlev gördüler. “Haksızlığa karşı”, “katliamlara karşı”, “ölümlere karşı” bir mücadeleden kim yana olamazki. Yüreği hassas binlerce insanımız, gencimiz tabiiki böylesi bir kesimden taraf olur ve böylesi bir mücadeleye katılır. Fakat burada ciddi ve safça bir yanılsama yaşandığını söylememiz gerekiyor. Bu çetrefilli süreci anlamak ve dersler çıkarmak ,zor olsa da, oldukça önem taşıyor.

 

Herşeyden önce samimi ve dürüst olmak gerekiyor. Yukarıdaki örneklerde açığa çıkan doğal tepki, bizi yanlış sonuçlara götürmemelidir. Buradaki tepkiler, ölümlerden yana olamamanın sonucu açığa çıkan genel ve doğru tepkiler görünümünü arz etselerde, bu görünüme aldanmamak gerekiyor. Bu tepkiler acı bir bencillik içeriyor. Keza bu tepkiler, başkalarına karşı şiddet uygulamanın aracı olarak bir işlev görebilirler. Bu durum hem sağcılar, hem de solcular için aynıdır, değişmez. Bu acı gerçek bağırtı ve çağırtılar içinde gizlendi. Görülmesi ve açığa çıkması engellendi. Bu durum, yüzlerce, binlerce insanımızın ölümüne neden oldu! Bizler en çok kızdıklarımıza benziyoruz. Aslında, kızdıklarımızın benzerini bir başka yerde ve biçimde bizler yapmaya çalışıyoruz. Bu da hayatın bir başka cilvesi olsa gerek.

 

Doğrudur. Evine hırsız giren bir ev sahibinin tepki göstermesi, olayın üzerine gitmesi; bağırması, çağırması vs. hepsi doğrudur ve doğaldır. Fakat ya sözkonusu ev sahibi de aynı meslektense ne denebilir? Ya da hırsızın eline geçirip kaçırdığı o mallar, kısa bir dönem önce bir başka evden çalınan mallar ise? Verilecek cevaplar, düşünüldüğü gibi kolay olmasa gerek.

 

Bu olayda, hırsızlardan biri ya da diğeri haklı değildir. İkisi de haksızdır. Sonuçta ikisi de gaspçıdırlar. İkisi de başkalarının emeğinin üzerinden geçinme fırsatları peşindedirler. Burada hırsızlardan her hangi biri, diğerine karşı hiç bir zaman savunulmamalı. O az çaldı, diğeri çok çaldı da denemez. Bu tam bir komiklik olur. Durum „sağcı terör“, „solcu terör“ ikileminde de böyle değil mi? Her iki taraf kendi terörini savunmaktadır. Masumiyetliklerinden bahsetmektedirler! Diğer taraftan buna zorunlu olduklarını, hatta haklı olduklarını iddia etmektedirler. Burada tam bir ikircilik örneği bir davranış söz konusudur. Şiddet kendilerine yöneldiğinde, şiddeti kınadıklarını söyleyen çevreler, ne kadar inandırıcı ve samimi olabilirler? Gerçekten de bu çevreler şiddete karşılar mı? „Yaşamak için öldürmeli“ sloganını az mı duyduk. Bir an, insan bunun doğal olduğunu düşünebilir. Fakat bunu düşünen her kişi, çevre, örgüt veya ideolojik yapı, bu doğallığı kendisi dışındakilerine de tanıma hakkını verebiliyor mu? Herkes, kendisini bir başkasının yerine koyarak olaya yaklaşmaktan kaçınıyor. Bu olanlardan sonra ideolojilerin etkisindeki kitlelerde, kendilerini koruma içgüdüsü giderek yer edinmeye başlar. “Öldür ki, yaşa” bencilliği alır başını, canavarlığa dönüşür.

 

Zor olan, burada aklı selim sahibi olabilmektir. Temel mesele kendi dar penceremizden bakarak olaya grupsal çıkar meselesi olarak değil; ölümü ve eylemleri yapan düşünceleri bir bütün olarak sorgulamaktır. “Ama biz haklıyız” demek tam bir çılgınlığa davetiye çıkarmaktır. Sen öldürürken haklı, onlar öldürürken haksız olamazlar. İkiniz de haksızsınız diye yüksek sesle söylemek gerekir. Tutarlı ve samimi olmak gerekirse böyle davranmak zorundayız. Böylesi bir kişilik ve tutarlılık veya sağlıklı duruş ancak ölümün ve şiddetin kaynağını kurutabilir.

 

Fikirsel bazda haklı olmak, başkalarını şiddetle cezalandırmak anlamına gelmemeli. Farklı düşüncelerin, daha doğrusu farklılıkların bir arada olması doğal sayılmalı. Farklılıkların bir arada yaşamasını savunan demokratik-özgürlükçü bir yaşam özlemi içselleştirilmeli ve özümsenmelidir. Farklılıklar arasındaki mücadele hatta “çatışmalar” doğal bir yadsıma ve yadsınma seyri içinde olmalı, şiddet unsurunu içinde barındırmamalıdır. Gerçekten de bir Türk’ün bir Kürt’ü öldürme hakkı nasıl olabilir? Bir sağcının, bir solcuyu ya da!. Soruyu tersinden de sorarak olayın derin boyutunu kaç kez irdelemeye çalıştık diye herkesin kendisine sorması gerekiyor. Bu soruyu, çok az kişinin kendisine sorduğunu düşünüyorum. Yığınsal anlamda bir sorgulamanın ise esamesi yok. Hak kelimesi, bizim hakkımız gasp edildiği an sadece aklımıza geliyor. Acaba zaman zaman, başkasının hakkını gasp ettiğimiz oldu mu sorusunu sorabiliyor muyuz kendimize? Yoksa “hak” kelimesi dönem dönem iki farklı anlama mı geliyor?

 

Hangi sıfatla kendimizi adlandırırsak adlandıralım, herkesin problemin kendisini, kendinde arayarak bir sorgulama sürecine girmeye ihtiyaç var. Bu, her yanlışın sorumlusu biziz anlamına gelmemeli. “Biz” deki yanlışın derecesine bakmadan, var olan yanlışın görülmesinde fayda var. Burada ölüm ve öldürme olayını Türk-Kürt, Alevi-Sunni, Sağcı-Solcu haklılığını ya da haksızlığını bir tarafa bırakarak irdelemek gerekir. Bunlardan biri ya da öteki haklı-haksız olabilir. Bu tartışma, ölüm hakkının önüne geçmemeli. Değilse ölüm tek seçenek, baş vurulacak tek çare olarak kitlelerde yanıltıcı yönlendirmelere ve davranışlara neden olur.

Komik olan, daha doğrusu traji-komik olan; ölüm kusan, onu çıkışları için tek seçenek gören hemen hemen her çevrenin,  aynı zamanda özgürlükçü söylemlerden de geri kalmaması! İnsan bir an, demokratik ya da özgürlük kavramlarını sözlüklerden kaldırsak mı diye düşünmeden edemiyor. Şaka değil! Bush, Irak’a “özgürlük” ve “demokrasi” adına giriyor! İsrail “özgürlük” ve “barış” adına Filistin’i habire bombalayıp duruyor! Filistin’de Hamas “özgürlük” adına sivillere yönelik toplu katliamların yaşandığı canlı bomba olabiliyor. El Kaide, Amerikan Emperyalizmine karşı (bir çok sol çevrenin de yüreğini ısıtırcasına) özgürlüğün simgesi olmaya soyunuyor. Sol rejimlerin bir dönem hüküm sürdüğü bir çok ülkede özgürlük ve “sosyalist demokrasi” adına milyonlarca insan hapsedildi, bir o kadar da katledildi!

Görüldüğü gibi utanılası bir ikiyüzlülükle özgürlük ve demokrasi kavramları kirletilmiştir. İçleri boşaltılmıştır. Bu nedenle belki de insanlığın yeni kavramalara ihtiyacı var. Ya da demokrasi, laiklik, özgürlük vb. kavramların içi yeniden doldurulmalıdır. Her çevre ve kişi kendisinden başlamak kaydıyla geçmişin teori ve pratiğini ciddi bir sorgulamadan geçirmek durumundadır. Geçmiş geçmişte kaldı demek, geçmiş hataların sorgulanmasını ve bilince çıkarılmasını engelleyen ya da örtbas edilmesini sağlayan ikiyüzlü bir söylemdir.

“Evet yanlışlar yapıldı, ama o günün koşullarında bu hataların yaşanması doğaldı” diyen bir söylem ise ciddiyetsizliğin bir başka biçimidir. Hayır, ne o gün, ne de bugün bu hataların bağışlanması mümkün değildir. Tersini söylemek yeni kirliliklere davetiye çıkarmaktır. Bu, bu hataları yapanlara ciddi bir cesaret kaynağı olur. Kurşunun adres sormadan serserice dönüp dolaştığı, önüne gelenin bedenine girdiği; ölümle yatıp, ölümle kalktığımız bir dönemin sorgulanması, hiç olmazsa yeni nesillerin hayrı için yapılmalıdır. Bu sorgulama hepimiz için, geleceğimiz için oldukça anlamlı olacaktır. Hiçbir bahaneyi kendimize zırh edinip, kurtulmanın çarelerini aramayalım boşuna. Yapılanların özgürlük ve demokrasi ile bağdaşır yanı yoktur. Yaşananların kimlerin işine yaradığı ise, şimdi daha net olarak görülüyor.

Sol bir çevreden gelen bir kişi olarak kendimizden başlayarak şu gözlemimi tartışmak istiyorum. Bunu yaparken solculuk mu, sağcılık mı daha iyidir tartışmasına kendimizi hapsetmeyeceğiz. Sağcılık ve solculuk tarihsel bir gelenektir ve devam eden ideolojik bir tartışmadır. Bu devam edecektir de. Fakat bizler “solcu” olarak bırakalım “sağcıları”, kendi içimizde ne kadar demokratik ve özgürlükçü olabildik diye kendimize sormamız gerekiyor. Gerçekten, yaptıklarımız sözü edilen bu kavramlarla bağdaşabiliyor mu? Aslında Türkiye’de solun içinde bulunduğu bugünkü durum her şeye cevap verebiliyor. Ama buna rağmen biz, yine de görmeyen gözler için, duymayan kulaklar için; anlamak istemeyen beyinlerin işlevlerini yerine getirmesi için soruna bir neşter vurmak istiyoruz.

Biliniyor, 1980 öncesi 100’ün üzerinde sol hareket vardı. Hangi hareket, bir diğerinin varlığına gönül rahatlığı ile ciddi olarak tahammül gösterebildi? Hangi örgüt, kendisine ait kurtarılmış mahalleler, köyler hatta şehirler sevdasının esiri olmaktan kurtulmaya çalıştı? Sol örgütler sırf kendi etkinliği olsun diye küçücük “sınıf sendikaları”nı kurarak işçi sınıfını bölen bir rekabet içinde olmadılar mı? Şu pankartı taşırsın, şunu taşıyamazsın denerek yığınsal kitle gösterileri kaç kez provake edildi acaba? Örgütler, organizasyonlarında yer almadıkları yürüyüşleri, revizyonizme-oportonizme karşı mücadele adına engellemeye, sabote etmeye girişmediler mi?

Taranan kahveler, lokantalar, mahalleler gerçekten tek tek insanların kimlikleri belirlenipte mi eylemlerin odağına alındı? Halk adına yapılan yargılamalar gerçekten de halkın onayı alınarak mı gerçekleşti? Parti disiplini adına parti ve örgüt, kutsal ve dokunulmaz bir yapıya dönüşmedi mi? Yüzlerce defa “faşizme karşı birlik” adına kurulan eylem birliklerinin dövüş-kavga ile sona ermesi kaçınılmaz mıydı?

Adına demokratik kitle örgütleri denen legal kitle dernekleri, örgütlerin hakimiyetleri için kavga alanına çevrildi! Farklı düşüncelere sahip nice devrimci ve solcu, devrim ve sosyalizm adına örgütleri tarafından acımasızca, zalimce cazalandırıldı! Bütün bu yapılanlar, zamanında ciddi olarak sorgulanmadığı için sol cenah giderek halk desteğini kaybetti. Diğer bir değişle sol kendi kendisini bitirir hale geldi. Sosyalist ülkelerdeki insan hakları ihlalleri, zorba ve bürokratik yönetimler, emperyalist propagandadır denip savunuldu ya da görmemezlikten gelindi. Bütün bunların kaynağında aslında solun demokratik ve özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahip olmaması yatıyordu demek haksızlık olmasa gerek. Oysa umutlarımız sömürünün, baskının, zulmün ve eşitsizliğin her biçimine karşı duruşu öngörüyordu. Öyleki, yeryüzünde eşitsizliğin bir kaynağı olarak gördüğümüz tanrıya bile isyan etmiştik bizler. Umutlarımızın, söylenen ve yapılanlarla giderek zincire vurulduğunu ise çoğumuz çok sonraları fark ettik.

 

 

VIII

 

İNANÇ FAKTÖRÜ VE  İDEOLOJİ

 

Birilerinin ölüm markalı malı piyasaya sürmesi doğaldı da, bu markanın satın alınmasını sağlayan büyünün nereden kaynaklandığı konusu, uzun yıllardan bu yana üzerinde düşündüğüm bir konu oldu. Uzun bir zamandır hakkında yazmayı düşündüğüm, fakat yazmaya bir türlü zaman bulamadığım bir konu oldu terör ve ölüm. Şu dönem ölüm satışları dayatılan savaşlar ile birlikte yine rağbet görmektedir. Sonuçta pazar kavgası, binlerce masum insanın canına mal olup vahşi bir hal almaktadır. Bu nedenle bu konuda ciddi bir tartışmanın başlatılması oldukça önemlidir. Ayrıca yaşadıklarımızı yaşamayan nesillere aktarırsak bunun bir nevi iyileştirici bir işlev ya da aşı görevi görebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle ölümlere neden olan sorunları irdelerken, ölüm dağıtan Pazar Şebekelerini de açığa çıkarmak gerekiyor.

Ben terörizmin ve savaşların canavarlığını ve insanlığın geleceğine yönelik tahribatının sorgulanmasını önemsiyorum. Bunun gerekli ve zorunlu olduğunu düşünüyorum. Savaş tüccarları „istemeyerek“ ama „güzel bir gelecek“ için „haklı“ ya da „zorunlu nedenlerle“; bu yola başvurduklarını” söyleyerek masum pozlar veriyorlar. Bu söylem ve pozların arkasındaki sahtekarlığın ve çirkefliğin açığa çıkarılması, insanlığın ve gelecek nesillerin yaşam dünyası için zorunludur. Bu sadece tek tek bireylerin değil, bütün insanlığın ortak sorunudur. Bu sorunu en ayrıntısına kadar araştırmak, tüm verileri ile dünya kamu oyuna sunmak sadece benim yapabileceğim bir şey değil. Bunu ne yapacak zamanım ne de kapasitem var. Ama yapılacak analizlerin ve çıkarılacak sonuçların oldukça önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Teröre ve savaşlara karşı topyekün ve tutarlı bir tavır alışın, bu sorgulama sürecinde er-geç maddi bir güce dönüşeceğini; insanlığın ortak iradi birliktelikler kuracağını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Benim sorgulamam belki de dar bir çerçevede olacaktır. Fakat teröre ve savaşa karşı duran herkesin az da olsa, zamanı ve bilgisi oranında katkı olabilecek bir tutum ve davranış sergilemesi gerekir. Küçücük derelerin birleşmesiyle başlayan ırmak, göl, deniz ve okyanusların oluşmasını sağlayan serüvenin bir benzerini yaşamamızda gerçekleştirebiliriz. Ben bunu önemsiyorum.

 

Birini öldürmek, hayatını elinden almak, hiç kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Ölümlere sebebiyet veren her eyleme karşı tiksinir derecede duyarlı olmak gerekir. Ölenler nerede olursa olsun, yüreğimi burkmuştur hep. Hele çaresiz ve suçsuz insanların bombalara, kurşunlara beklenmedik bir anda kurban olmaları, sebep ne olursa olsun; yüreğinde insanlık sevinci taşıyan hiç kimsenin kabul etmemesi gerekir. Bir kaç yıl evvel yazdığım bir şiirde bunun bir mesajını vermeye çalışmıştım.  Bu nedenle bu şiirimde ölüme karşı yüreğimin sessiz çığlığını bir şekilde dile getirdim. Bak: http://www.pulur.net/siirden/olume_dair.htm

Bu şiirde ölümün yarattığı tahribatın bir çerçevesini çizerek, insanların hayalinde bir resim oluşmasını istedim. Bu resimde insanları hem ölenlerden, hem de geride kalanlardan biri olacağımızı düşünmeye sevketmek istedim. Beklenmedik ölümler hepimizin kapısında adeta. Nerede, ne zaman, kim tarafından geldiğini bilmeden düşüveriyoruz ansızın içine. Bir yazarın haklı olarak “kalleş” dediği türe döndü ölüm. Şiirdeki bir başka mesaj ise, yaşadığımız dünyada terör ve savaşlardan akıl almaz vurgunların vurulduğunu; kazançların elde edildiğini anımsatmaktır. Bu nedenle bu çevrelerin ticari kazanç ya da ganimet elde etmek için her türlü oyunla beynimizde yer edinmeye çalıştıklarını, farkında olmadan yüreğimizin sesini boğduklarını ve bunu önemli ölçüde  başardıklarını insanların fark etmesini sağlamaktır.

İnsanların kolayca zenginleşebilmesi için (bu sadece maddi olarak anlaşılmamalı), başkasının ölmesi gerektiği fikri adım adım beyinlere yükleniyor. Değil tek tek bireysel saldırılar, devletler bile “devlet ve ulus çıkarı” için suç işleyebiliyorlar. Oysa dünya, kimsenin babasından kalma çiftlik değildir. Kimse dünyaya sadece kendi malı gibi bakmamalı. Dünya da herkese yer vardır ve hiç kimse yerim yoktur kaygısına kapılmamalı. Ne yazık ki, bir çok kişi, çevre, örgüt, parti ya da devlet, bir başkasının burada yer almaması için kirli bir bencillik içindedir. Bu aç ve bencil düşünceler savaş ve ölüm kusuyor habire!

Cepleri para ile dolu birini, sılf kendi bencilliğimiz için sokak ortasında vurup parasını almaya benzer bir durum yaşanıyor maalesef. Burada yüreği insanlık sevgisinden nasibini almamış bir ruh hali söz konusudur. Kan, ölüm ve ceset üstüne bina edilecek bir gelecek vaad ediliyor bizlere! Geleceğimizi korku ve göz dağı verilerek ellerine almak isteyen her kim olursa olsun sorgulanması ve yargılanması gerekir. İnsanlığın bu duruşu göstermeye ihtiyacı var. Sevgi ve barış ruhu geleceğimizin vaz geçilmez tek teminatıdır. Bunu bilince çıkarmak, terörün ve savaşın önüne geçmek için şarttır. Savaş tüccarları, büyüğünden küçüğüne savaş naralarıyla bizleri kendi tezgahlarına çekmek istiyor. Ölüm oyunlarına bizleri de alet etmek istiyorlar. Her tüccar, kendi bencil çıkarı için, başka bir değişle “geleceği” için öldürmekten başka bir şey düşünmüyor. “Geleceğini teminat altına almanın yolu” olarak öldür yine öldür duygusundan başka bir düşünce yok beyinlerinde. İnsanlar ne yapacağını bilmeyen zavallılar durumuna, korkudan sinmiş; yüreği körelmiş piskopatlar durumuna getirilmek isteniyor. Kurşun bedava, bomba, tüfek bedava; daha ne duruyorsunuz dercesine…

Söylemek istediğim şudur: Savaş malzemesini üretende, satan da; savaşta aktiv rol oynayan da canavarlaşmış insanın kendisidir. Terör saldırılarında canlı bomba olan da, ölüm kusan silahları kullanan da insanın kendisidir. Özgür olamayan insanların, bireylerin; vaat edilen sahte gelecek hayali ile sarhoş olanların, ruhlarını teslim edenlerin acı bir örneğidir bu tablo. İnsanların emeğı satın alındığı gibi, beyinleri de, hatta tüm bedenleri de satın alınabiliniyor maalesef. Bu alış-veriş biçimi, ideolojilere ideal bir ortam oluşturuyor. İdeolojik saplantıların çarkına sıkışıp kalmış insanların robot gibi davranmaktan farkları kalmıyor. İnsanlar “zincirlerinden başka kaybedecekleri“ bir şey olmadığına inandırılıyor. Yaşam ve yaşamak sevinci “ihanet”le özdeşleştiriliyor adeta. Savaşa karşı çıkan anti savaş karşıtları yargılanıyor savaş ilan eden devletler tarafından. Ölüm emirlerini yerine getirmeyen, öldürmeyen örgüt militanı, ihanetle yargılanıyor örgütü tarafından.

            -------------------------------------

 

IX

 

BİREYDE KİŞİLİK GELİŞİMİ SORUNU VE İDEOLOJİ

 

Özgür birey, içinde yaşadığı anda bağımsız düşünme alışkanlığını kazanırsa, o an ki veya gelecek yaşamı daha da anlamlı olur. İdeolojilerde böylesi özgür bir kişiliğin yaratılması için ne şartlar vardır ne de buna imkanlar. Verilen emirlere her halükarda razı olacaksın! Tanrının buyruğuna – sosyalist partinin buyruğuna – karşı gelinemez. „Ben bu hayat şartlarını kabul etmiyorum, tanrının – partinin - buyruğuna isyan ediyorum“ diyebilen zinhar bir özgür kişilik, bağlı bulunduğu ideolojileri tarafından anında bitirilir! Bu iş bitirme metot ve yöntemleri, milliyetçi ve sosyalist ideolojiler için de aynıdır. Ölüm emri çıkarmak kolaydır da, peki bu görevi üstlenen birinin kazaen özgürlüğü tutar da, „hayır ben bu fermanı tanımıyorum ve bu görevi yerine getiremem”“ diyebilen bireyin sonu ne olacak acaba? İdeolojilerin sözde savunduğu özgürlüğün bedeli bu olsa gerek! Demek ki özgür bir bireyin özgürlük hakkını, ideolojisi içinde kullanma imkanı yoktur. Daha doğrusu ideolojilerde özgür bireyin yaşam hakkı yoktur. O halde „sağlam ideolojik kişilik“ ile gerçek anlamda özgür kişilik, tamamen biribirine zıt kişiliklerdir. “Sağlam” diye pohpohlanan, övgüsü yapılan kişilik, ideolojik örgütlenmenin yasalarına, itaat eden, karşı koymayan, sorgulamayan, mantığını elden bırakmış, “kılıç karşısında boynu kıldan ince”bir kişiliktir. Bu kişilik türlerinde özgür iradenin zerresine rastlayamazsınız. Kuşku duymak, sorgulamak, karşı çıkmak, verilen görevi red hakkını kullanarak yapmamak kimin haddine!..

            İdeolojik örgütlerde bireyin kişiliği, o ideolojinin normları çerçevesinde gelişir. Bire bir, tek tek konuştuğumuz ve pek çok konuda aynı şeyleri düşündüğümüz bireylerin, örgüt toplantılarında aynı şeyleri söylemediklerine sıkça tanık oluyoruz. Burada örgütün kişinin üzerinde yarattığı tahribata tanık oluyoruz. Kişi, örgütüyle bütünleşmek ve aynı dili konuşmak zorunda bırakılmıştır. Özgür kişiliğini kazanamayan bireyler, örgüte ait olduklarını; örgütsüz yaşayamayacaklarını düşünür duruma düşürülmüş, başka bir değişle adeta kişilikleri ellerinden alınmış bir hale gelmişlerdir. Bu tipik bir ideolojik örgüt kişiliğidir. Bu bağımlılık, özgürleşme önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir. Bu doğaldır, çünkü kişiler varlıklarını ideolojilerine ya da yarattıkları kahraman önderlerine borçlu olduklarına inandırılmışlardır. Yaşamları ideolojileri tarafından belirlenir duruma getirilmişlerdir. Bireyler her dakika, her saat takip ve kontrol altındadırlar. Disiplin ve örgüt baskısını her an enselerinde hissederler!

 

            Ülkesinin savaş politikalarını red edip, savaşa gitmiyorum diyen yürekli insanlara neden çok az raslıyoruz? Örgütün disiplinini ihlal eden, parti önderlerini açıkça eleştiren bireyi, acaba ne tür belalar bekliyor, hiç düşündük mü? Hakikaten cezaevlerinde açlık grevlerini eleştirip, karşı çıkan „komün“ üyelerinin şişlenemeyeceğini kim garanti edebilir?

Allah allah naralarıyla Sivas’ta onlarca aydını otelde yakma eylemine katılan, kibrit çakan ama aynı zamanda yüreğinde acı hisseden hiç mi bir allahın kulu yoktu acaba?. Ben az da olsa böylesi insanların var olduğunu düşünüyorum. Fakat içinde bulunduğu ruh halini o anda belirleyen, ideolojinin işlevsel baskısıdır. Yüreğinin sesine kulak vermek gibi bir durum, o anda bu baskıyı hisseden bireyde zor yaşanır. İdeolojik farklılıktan dolayı gözünü kırpmadan kardeşini ya da babasını vuran bireyler, kulak kesen, burun kesen kişilikler, verilen görevi “başarıyla yaptıkları” için; gösterdikleri “ideolojik sağlamlıktan” dolayı örgütü tarafından inanın ödüllendirilirler.

İdeolojilerde, karşı çıkan değil; mutlak itaat ve sadakat gösterenlerin yaşama şansı vardır ancak. Eleştiren, yargılayan, yöneticilere kul-köle olmak istemeyen özgür bireylerin ideolojik oluşumlarda yaşama şansı yoktur. Demek ki robotlaşmanın yolunu açan, savaş ve terör dünyasının arkasında adı ne olursa olsun ideolojik hegemonyanın bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle ideolojilerin bireyler üzerindeki hegemonyası yıkılmadan, bireyin bilinci ve bünyesi üzerinde yarattığı tahribata karşı mücadele verilmeden savaşın ve terörün önüne geçmek mümkün değildir.

Burada kişilik gelişim sürecinde bir başka boyuta geliyorum. İdeolojilerde kişiler, inançlarıyla kucak kucağa yaşarlar. Çoğu kez yüreklerine karşı sağır olurlar. Çünkü burada kişiliği yeterince gelişmemiş bireyler kendilerini emin yerde bulmuş, kendisine görev ve sorumluluk verilmiş; tabir caizse “adam yerine” konulmuşlardır. Dolayısıyla bu çevre ve örgütlerde kişinin kendisine karşı bir nevi güveni gelişir. Bu sahip olduğu sağlam kişilik sonucu değil, tersine bulunduğu örgüte sığınmış olmaktan kaynaklanan bir güven duygusudur. Kişi, örgütlü olmaktan kaynaklanan bir dizi avantaja sahiptir. Emir aldığı gibi, emir veren bir bir yetkilidir de!. İdeolojik örgütün sahip olduğu avantaj ve cazibeler, kişiyi büyüler adeta. Örgütü vasıtasıyla kişi, toplumda söz sahibidir artık. Öyle çokça okumasına, araştırmasına gerek de yok bunun için! Kişi, yaptıklarının arkasında, örgüt denen bir dayanak bulur. Öyle ki, bu dayanak olmasa, düşecekmiş gibi bir ruh hali gelişir kendisinde. Böyle bir ortamda özgür bir kişilik kazanmış, kendi başına bağımsız bir birey olabilme şansını kazanma koşulları oldukça sınırlıdır. Örgüt ve özgür olmayan kişilik biribirini besler ve karşılıklı olarak biribirine ihtiyaç duyarlar. Birinin olmaması, diğerinin de var olma koşullarını ortadan kaldırır adeta. Bunun devam edebilmesi için ideolojiler, habire düşman yaratırlar. Değil karşıt görüşler, özgür kişilik sahibi olup, emir kulu olmayı red eden örgüt bireyleri bile düşmandır bunların gözünde. Çatışma serüveni, ideolojileri besleyen önemli bir kaynaktır. Kendileri gibi düşünmeyenlere karşı şiddet ve baskı uygulamak, yaşamları için hayati önem taşır!

Şöyle bir farazi örnek kurgulayalım: Türkiye’de kısa bir dönem önce, devlete karşı bir Kürt mücadelesine tanık olduk. Bu savaş sırasında biliyoruz ki, özellikle Türk ulusundan olan insanlarda önemli oranda egemen ulus milliyetçiliği gelişti. Normal hayatta bir çok Kürt ile birlikte olmuş, arkadaş ve dost edinmiş bir Türk milliyetçisini düşünelim. İçinde bulunduğu milliyetçi ideolojinin bir toplantısında gönüllü asker toplanıyor farz edelim Söz konusu kişinin tavrı ne olacak diye bir düşünelim. Bu ortamda büyük ihtimalle bu kişi örgütün kararlarına destek verecek ya da en azından sessiz kalacaktır. Peki tersi olamaz mı? Tabiiki, böylesi bir olasalık vardır. Söz konusu kişi, yüreğinin sesine kulak verip, asker toplama kampanyasına baş kaldırmış olabilir. Bu tavrı ile kişi, ideolojik örgütü ile bağının kopacağının bilincindedir. Bu yürekli tavrı takınmak sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun bir “bedeli” vardır. Bu “bedel” pahasına böyle davranan bireyler yok mudur? Buna şu veya bu cevabı vermek zorunda değiliz. Burada önemli olan, örgütün bu kişiye karşı ne yapacağıdır. Böylesi bir kişilik, örgütün hoşuna gidiyor mu sorusuna herkes cevap versin. Örgütün bundan hoşlanmadığını söylemek bir ön yargı olmasa gerek. Örgütün ya da içinde blunduğu ideolojik yapının “sen kararında ve görüşünde özgürsün” diyebileceği bir tavır takınmasını bekleyebilir miyiz? Bu örnek tersinden, solcu ideolojik bir örgüt için de verilebilir. Sonuç değişmez. Özgür kişiliğe karşı topyekün bir saldırı başlar. Bağımsız ve özgür kişilik sergileyen “yoldaşların” sonu ne olur diye bir düşünelim ve cevaplar arayalım!

 

 

 

             

X

            KUŞKU, KUŞKUCULUK VE İDEOLOJİ

            „Ben ki, İnanan’dım, kuşkulara kapılan oluverdim.“ (Halil Cibran)

İdeolojik yapılanmalarda bireyin üstünde tonlarca ağırlıkta psikolojik baskılar vardır. Bu baskılar, kişilik oluşumu üzerinde son derece olumsuz bir rol oynarlar. İdeolojilerde ana mücadele, kişinin özgürleşmesine karşı veriliyor diye düşünebiliriz. Bu oldukça gizli ve hissedilmeden yapılıyor. Bir yandan özgürlük söylemleri dillerden düşmeden hem de. Bu söylemler, aslında kişinin sesini çıkarmasını önlemek için, sıkça yapılıyor diye düşünüyorum. Bu aldatmaca, kişiyi, şüpheye düşmekten alıkoyuyor. Kişi, şüphe duymayı bıraktığı anda ise örgüt artık rahat bir soluk alır. Oysa hayatta, şüpheli düşünmek oldukça önemlidir. Şüpheler insanı bilinmeyen yolculuklara, yeni serüvenlere alır, götürür. Yeni keşifler, yeni düşünceler hep şüphelenmenin sonucunda ortaya çıkmıştır. "Kuşkucu olmak bizi gerçeğe ulaştırır" (Çiçero). Bilimsel araştırmaların kaynağında kuşkular yatar. Kuşkular oluşturulan tez ya da hipotezlerin oluşumunda temel öneme sahiptirler.

Bilimciler hiç bir zaman özel bir takım öğretilere güvenmemeli, kendi düşünme yöntemlerini özel bir felsefeyle sınırlandırmamalıdır. Bilimci, bilgilerin dayandığı temellerin yeni yeni tecrübelerle daima değişebileceğini her zaman hesaplamalı ve değişime hazır olmalıdır. (Sultan Tarlacı)

İdeolojilerde ise şüphe ve şüpheli düşünen bireyler, ya “kafir” ya da “şeytana uyan”lar olarak görülür ve yargılanırlar. Hele illegal örgütlerde, şüpheci yani kuşku duyanların orada hiç bir yaşama şansları yoktur. Şüphe sahipleri, ajan olmakla eş değer sayılır. Oysa, Susanna Tamaro’nun deyişiyle, İnanç, açıklama, sorgulama ve kuşkudur.“ . “Kuşku duymayan insana güvenme”. Kuşkulu olmak sonucunda, insanlık bulunduğu bu aşamaya gelmiştir. Araştırma ve yeni bilgiler peşinde koşma serüveni, kuşku duymanın yarattığı devasa ruh halinin kendisidir. Bu nedenle ideolojiler, etkiledikleri kitlelerin kuşkucu olmalarından hiç mi hiç, hoşlanmazlar. Kuşkunun önü bir açılmaya görsün! İdeolojilerin korkusu kuşkudur. Goethe’nin şu söylediğini ideolojilerin çok iyi kavradığını düşünüyorum: “Az şey bilirsek bir şeyin doğruluğuna emin olabiliriz, bilgi artınca kuşku da artar”.

 

Kuşku, bir nevi kendimizi ve düşüncelerimizi kontrolden geçirme duygusudur. Hele hele geleceğe yönelik söylemlerimizde daha fazla kuşkucu olmamız gerekir. Herkes bu bilinçle soruna yaklaşırsa, özellikle de geleceğe yönelik düşünce ve söylemlerimizde doğmatik ve kuru iddiacı bir ruh halinden uzaklaşmış oluruz. Böyle davranılmadığı için, ya da böylesi bir ruh halini yakalayamadıkları için “sosyalizmde sınıflar vardır-yoktur” tartışması bir kısım örgütleri on defa böldüğüne, küçülttüğüne tanık olduk!

 

Bütün bunların olabilmesi için, kişinin özgürleşmesi, örgütünün yönlendirmesinden çıkıp bağımsızlaşması gerekir. İdeolojik örgütlerde kuşkuculuk, çeşit çeşit cezai yaptırımlarla karşılığını bulur. Örgüt ne yapıp, edip kuşkuculuğun yolunu kapatır. Başarılı olmadığı durumlarda ise, örgütün şiddet hukuku devreye girer. Kişiler, kuşku duymak suçundan yargılanırlar. Bu yargılamalar, diğer örgüt bireylerine adeta ders olur! “İnançlı” olma seferberliği başlar. Kuşkucu “şeytanlar” taşlanır. Tanrıya karşı kuşkucu olmak da ne oluyor! Partiye karşı, sosyalizme karşı kuşkucu olan “emperyalist ajanların” yaşamasına fırsat mı verilir!

Kolay inanmaya eğilimli iseniz “içinizde bir mikrogram bile kuşkuculuk yoksa”, umut vaat eden görüşleri diğer önemsizlerden nasıl ayırabilirsiniz? Herhangi bir düşünceyi eleştirmeksizin kabul etmek, hiç bir şey bilmemektir. Oysa düşüncelerin çatışması sırasında kuşkucu yaklaşım ile bunlar arasında seçim yapma olanağımız doğar. (C. Sagan)

XI

 

 

ÖRGÜT, DEMOKRASİ VE İDEOLOJİ

 

“Gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırmalı sözlerimiz. Gerçeğin yüzü kimi dehşete düşürecek, kime acı verecekse; onlar dehşete düşsün, acı çeksin.” (Babür Pınar)

 

Türkiye’de bir çok sol örgütün var olduğunu biliyoruz. Bunlar en azından söylem düzeyinde de olsa, demokrasiden, sosyalist demokrasiden söz ediyorlar. Demokrasi ve Türkiye solu arasındaki ilişki konusunda neler söylenebilinir?.

Türkiye’de siyasal sol düşüncenin içinde bulunduğu vahim durum ortadadır. Bu durumda, şu soruyu sormamız gerekir: Acaba Türkiye halkı mı demokrasi istemiyor, yoksa Türk solu ciddi bir demokratik anlayışı savunmadığından mı halktan aldığı desteği kaybetmiştir? Aslında Türkiye’de halk ciddi bir demokratik geleneğe sahip değildir. Türkiye’de demokratik haklar, aşağıdan gelişen devrimci ve demokratik bir dalganın kazanımları değil, tersine yukarıdan, yöneticilerin içinde bulundukları dengelere göre kısım kısım verilegelmiştir. Böyle olduğu için de, devlet yöneticileri istedikleri anda bu hakları bir biçimde geri alabilmekte, ya da sınırlandırabilmektedirler. Bunu Türkiye halkı da, demokrat aydınları da bilmektedir. Türkiye’de demokrasi sorunu bilinçli bir tartışma süreci ile ele alınmasında yarar var. Devlet aygıtı her zaman dokunulmaz, kutsal bir aygıt; bireyin üzerinde tam bir baskı aracı olarak varlığını sürdüregelmiştir. Devlet aygıtını, onun sahibi orduyu; Milli Güvenlik Kurulunu kimse sorgulamaya cesaret edmiyor. Ama ordu mensupları istedikleri kişiler hakkında her şey söyleme hakkına sahiptirler! Bu kişi Başbakan da olabilir, bakan ya da Milletvekili de...

Türkiye’de hükümet ve Milletvekilleri, devlet aygıtını, orduyu Genelkurmayı neden eleştirmesinler? Klasik demokrasi tanımına göre mümkündür, ama ne yazık ki, Türkiye’de bu mümkün değildir. Eleştiri yanlış da olsa, kişinin bu hakkı her zaman olmalıdır. Bu demokrasinin gereğidir. Sen başkasını yerli-yersiz, doğru ya da yanlış istediğin zaman eleştirme hakkına sahip olacaksın, bu hakkı başkasına tanımayacaksın! Burada demokrasi işlemiyor demektir. Durum böyle olmasına böyledir de, bunun Türkiye solu ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Ciddi bir ilişkisi var diye düşünüyorum. Hem Türkiye halkının, hem de Türkiye solunun bu durumla yatay ve dikey ilişkisi var. Bu sistemin yaşamasında halkın sorumluluğu yanında, solun da ciddi payı vardır. Türkiye solu böylesi bir sistemin içinde oluştu ve oluşurken sistemin anti demokratik özelliklerini (bir yanıyla Kemalizmden) miras aldı diye düşünüyorum.

Türkiye’de bireylerde güçlüye karşı tavır alış değil, itaat ruhu egemendir. Türk halkı bundan memnun olmasa da bu ruh hali içinde debelenmektedir. Ordu dedin mi, herkes hizaya gelir. Devlet denen şiddet belası anadır, babadır. Saygıda ve itiaatte kusur edilmez! Bu kuşkusuz Türkiye halkının sahip olduğu demokrasi anlayışı ile, daha doğrusu sistemdan devr aldığı anti-demokratik anlayış ile bire bir ilintilidir.

Türkiye eğitim sisteminde özgür bireylerin, güçlü bireysel kişiliklerin gelişmesi için şartlar oldukça sınırlıdır. Böylesi kişiler var olsa da sistem içinde yaşama olanaklarına yeterince sahip değildirler. Demokrasiyi teorik düzeyde oldukça iyi izah eden bir çok aydın, profesör vb. kişiler, sistemi ve orduyu eleştirme noktasında gerekli ciddiyet ve cesareti göstermediklerini görüyoruz. Demek ki, demokratik gelenek yeterince özümsenmemiştir. Türk solu uzun süreli demokratik bir gelenek yaşamadığı için, devletin uygulamalarından pay alması, daha da kolaylaşmıştır. Bu arada halk oraya buraya savrulmaktadır. Halkın örgütlenme ve sisteme karşı mevziler kazanma şansı ise yok denecek kadar azdır. Halk sistemden memnun olmadığını seçimlerde açıkça da dışa vurmaktadır. Seçimlerde, görünürde sistemi sorgulayan, değişim, hak ve adeletten bahsenden partilere oy vererek hem devlet aygıtına, hem de sola karşı tepkilerini dile getiriyor. Solun anti-demokratik ve baskıcı, bir kısmının devletçi olması ise, halkı iyice umutsuzluğa ne yapacağını bilemez bir duruma sürüklemiştir.

Konumuzu ilgilendiren yan, halk ve sol ilişkisidir. Türkiye’de halk sola karşı ciddi bir güven krizi içindedir. Türkiye’de sol, hem ciddi bir demokratik gelenekten yoksundur, hem de kendisini aşacak ciddi bir sorgulama cesaretine ve birikimine sahip değildir. Hatta Türkiye solunun bu haliyle, değişimin ve gelişmenin önünde engel bir konumda olduğu bile söylenebilir. Sol ne yapacağını bilmeyen bir çaresizlik içindedir. Gündemle değil, ya geçmişle ya da gelecekle ilgilenmektedir. Bir kısım sol ve sosyal demokratlar sisteme teslim olmuşlardır. Açıkça demokratik açılımlara karşı, ordunun safında yer tutmuşlardır. Solun diğer bir kısmı ise politika üretemez durumdadır. Sol eski söylemlerinde ısrar etmekte, değişimden yana tutucu davranmaktadır. Kimileri için değişimden yana olmak “ideolojik sağlamlıktan” feragat, önderlere “ihanet” olarak algılanmaktadır. Kimileri için yenilmiş sosyalist düşünceler ve ülkeler hala nostalji unsuru! Kimileri “Sovyet Sosyalizmi”, Çin Sosyalizmi” ya da “Arnavutluk Sosyalizmi”ne yönelik geçmiş söylemlerinde hala israr etmekte, “kararlı komünistler” olarak “sağlam duruş” sergilediklerine yönelik eskimiş nakaratlarını titrek ses tonuyla mırıldanıp durmaktadır!

Dünyadaki gelişmeler, öne çıkan yeni sorunlar ve bu sorunlara verilecek cevaplar “ideolojik sağlamlık adına” hala eski terminolojik belirlemelerle cevaplandırılıyor. Türkiye’de sol, “anahtar bizde”, dünya da ne gelişirse gelişsin, bunu çözecek güç varsa o da “biziz” deme kör cesaretini elden bırakmıyorlar!

Tıpkı İslam ideolojisi gibi. Bilindiği gibi İslam ideolojisi “dünya da, içindekiler de yok olacaktır. Ahiret ise kalıcı yerimiz olacaktır” diyerek “Tanrının yukardan her şeyi gözetlediğini”, birgün mutlaka soruna el koyacağı inancıyla kendilerini avuturlar. Hiç bir gelişme, hiç bir haksızlık islamcıları tanrıya kafa tutmaya götüremez. Adeta “Eyüp sabrı” ile Tanrıya teslimiyeti elden bırakmaz islamcılar. İslamcıların bulunduğu madalyonun öteki yüzünde, Maoist-Stalinist veya Marksist-Leninist sol yer almaktadır. Marksizmin bir gün mutlaka, ama mutlaka insanları var olan haksızlıklardan kurtaracağını yemin billah ederek tekrar edip dururlar. Haksızlık yapmayalım. Marksistler yeri geldiğinde Tanrıya kafa tutuyorlar! Ama yanılmayalım. Bu Tanrı başkalarının Tanrısıdır. Yani kendilerinden değildir. Açık açık söylemeseler de yeni kabul ettikleri tanrıları Marks-Engels, Lenin, Stalin ya da Mao karşısında hizaya dururlar!

Türkiye solu kafasını kuma gömen deve kuşunun tipik bir örneğini oynuyor. Globalleşen yeni dünyanın öne çıkardığı sorunları ya da üst boyutta gelişme kaydeden teknolojik devrimi görmemezlikten geliyorlar. Sanki dünya yerinde sayıyormuş gibi 1970’li tespitlerle ve yapılarıyla insanlığı kurtaracakları hayali ile yerinde sayıyorlar. Yaşadığımız onca deney ve tecrübe, Türk solunun gelişmeler karşısında saplantılar içinde debelenip durduğunu, dönüşümün aktiv seyrini yakalamayacağını gösteriyor.

Tarih ise acımasızca yoluna devam ediyor. Solun saflığını, hele hele saplantılarını kolayca ezecek kadar dişlidir. Tarihsel çark dönmektedir. Bu dönüşüm önünde engel olanlar, dönüşüme ayak uyduramayanlar acımasız çarkların dişleri arasında ezilip yok olacaklardır.

Türkiye’de Solun (genel ortalama anlamında) hegemonyal ve diktatör bir pratik izlediklerini bugün daha net biçimde görebiliriz. Bunu çeşitli kavramlarla gizleseler de savunulan “Proletarya Diktatörlüğü” sonuçta bir diktatörlük rejimidir. Diktatörlüğün herhangi bir biçimi savunulamaz. Benimkisi iyi, seninkisi kötüdür dediğiniz anda kendinizi üstün görmüş olursunuz. Yaptığınız kitlesel katliamları bile mübah ve gerekli görürsünüz. Nitekim öyle de olmaktadır. İyi diktatörlük, kötü diktatörlük yoktur. Bunu savunduğumuz andan itibaren, sonu gelmez çatışmalara, kıyım ve katliamlara kapımızı açtığımızı bilmek durumundayız. Bu fikri savunanlar, bir dönem gelir bu çatışmaların ve kıyımların bizzat hedefi durumuna gelirler.

Lenin’in aşağıdaki söylevini bu bilinçle sorgulamak durumundayız:

 "Proleterya egemenliğindeki devlet, burjuvaziyi ezmek için kullanılan bir makinedir. Diktatörlük doğrudan şiddete dayanan ve hiçbir yasayla kısıtlanmamış iktidardır. Proleteryanın devrimci diktatörlüğü, proleteryanın burjuva sınıfına uyguladığı şiddet sayesinde ayakta duran bir iktidardır, hiçbir yasayla da kısıtlanamaz." (Lenin, Proleterya Devrimi ve Dönek Kautsky, s.53)

Görüldüğü gibi, savunulan diktatörlüğün ucunun kimlere dokunacağı hep açık kalmaktadır. Diktatörlüğün uygulanmasındaki ölçü ne? Burjuvalardır denebilir. Fakat burjuva suçlamaların, bir gurubun ya da kişinin kişisel kariyer ve kininden kaynaklanamayacağını nasıl garantileyebileceğiz? Güçlü olanın zayıfı ve mağdur etmeceğinin garantisi nedir? Yukarıdaki alıntıdaki diktatörlük anlayışı, hiç bir yasanın, önüne geçmeyecek kadar başıbozuk, dizginlenmeyecek bir şiddet içerdiğini ve bunun Sovyet pratiğinde sonradan göreceğimiz gibi katliamlara neden olduğunu düşünüyorum. Hiç bir özel engelleme, insan ölümünün önüne geçecek hiç bir yasal önlem söz konusu değildir burada. Peki idama karşı söylev veren günümüz komünistlerinin tutarlılığına, Lenin’in yukarıda söylediğine itiraz edemedikleri müddetçe nasıl inanabiliriz?  Sonra devrimlerin, bizzat devrimi yapanların idamını engellemediğini de biliyoruz. Suçlamaların çok basit yöntemlerle yapıldığını, kişiye tapmayan yürekli insanların kolayca karşı devrimcilikle ya da burjuvalıkla suçlanıldığını; kendi aralarında iktidar dalaşı içinde olan farlı kliklerin „proleterya diktatörlüğü“ adını kullanarak karşı klikleri alt etmeye çalıştıklarını; „yoldaşları“nı kolaylıkla idama gönderdiklerini, kellelerini kopardıklarını da biliyoruz.

Stalin döneminin öncesini sorgulamadan anti-Stalinist olmakla işlerin kurtarılamayacağını da bilmek durumundayız. Terör ve şiddet, yaratılan korku sonucunda kişiyi putlaştırma, kuşkusuz Stalin döneminde had safhadadır. Fakat her şeyin Lenin’in ölümü sonrasında başladığını söyleyerek, bütün günahları Stalin’e yüklemek objektif bir söylem değildir. Bu dönemi yaratan ön koşulların mutlaka olabileceğini de hesaba katmak gerekir. Yukarıda Lenin’in “Proletarya Diktatörlüğü” nü amaçlayan devletin uyguladığı şiddetin, “hiç bir yasayla kısıtlanamayacağını” savunduğunu gördük. Gerçekten de, sonraki gelişmeler bunun sadece söylemden ibaret olmadığını göstermektedir.

Bir kere Ekim devrimin sanıldığı gibi Bolşeviklerin harika tezleri sonucunda yapılmadığını, kitlesel bir karakter taşımadığını belirtmek gerekir. Lenin’in kendisi bile, “koşulların kendilerini iktaidara getirdiğini” söyleyerek bunu kabul etmiştir. Bilindiği gibi Şubat 1917 devrimi ile Kerenski hükümeti ele alır. Aynı yıl Ekim ayında, yaklaşık 100 kişilik bir gurup bu hükümetin içinde bulunduğu kışlık sarayın üzerine gider ve sarayı ele geçirir. Bu eylemde 5 kişi civarında insan ölür. Görüldüğü gibi öyle “halk ayaklanması” cinsinden gerçek anlamda bir ayaklanma söz konusu değildir. Esas iç savaş Ekim devriminin sonrasında başlar ve sanırım üç yıl sürer. Bu dönemde Kızıl Ordu’nun başında Troçki bulunmaktadır.

Bu iç savaşın yaşattığı vahşetin bir tanığı da Maksim Gorkidir. Gorki, şahit olduğu vahşeti aydın duyarlılığı ve namusluluğu ile can pahasına söylemekten çekinmemiştir. Şu söylenenler Gorki’ye aittir: “Tambov’da komünistler tutsaklarını sol el ve sol ayaklarından ağaçlara demiryolu çivıleri ile mıhlıyordu... Sonra da bu insanların acı çekmesini zevkle izliyorlardı. Bir esirin midesini açıp, küçük bağırsağını alıyorlar ve bir ağaca çiviliyorlardı, Ardından bağırsağın çözülmesini izliyorlardı. Yakaladıkları görevlileri soyup omuzlarından itibaren derilerini yüzüyorlardı.” (Aktaran Orlando Figes, A. People’s Tragedy 1997)

 

1917 Ekim devrimin ertesinde Menşeviklerin adım adım tasfiyesi ile birlikte Komünist Partisi tek başına iktaidarı ele geçirdi. Bir çok sosyalistin hayal dünyasında yer edinmiş bu devrimin getirdikleri üzerinde ciddi bir sorgulama yapılmamıştır. Komünistlerin İktidarı almalarından hemen sonra, ölüm cezasının kaldırıldığı bildirilmesine rağmen, binlerce insan acımasızca, hatta derileri yüzülerek katledilmiştir.

1918 yılında Menşevik liderlerden Yuri Martov şunları yazmıştır: “... iç savaş tutuklularını yalnızca öldürmüyor, türlü türlü vahşet de uyguluyorlardı. Sosyalizmin her zaman öğretmeye çabaladığı büyük insanlık ilkeleri günden güne unutuluyordu.”

Lenin ise parti içi tartışmaları “lüks” olarak niteliyor ve şunları ileri sürüyordu: “Vaktimizi tartışmalarla harcadık hep; şimdiyse ‘silahla tartışmak’ muhalefetin tezlerini kullanarak tartışmaktan iyidir. Yoldaşlar, muhalefete hiç ihtiyacımız yok, şimdi bunun zamanı değil!”

 

1918'de, İçişleri Halk Komiserliği tarafından bütün Sovyetlere yollanan duyuruda şunlar yazılıyor:

"Bu uyuşukluk ve duygusallığa son vermenin zamanıdır. Subaylar ve burjuvalar arasından çok sayıda rehine alınmalıdır. En ufak bir direnişte kitlesel idamlara girişilmelidir... Kitlesel terör uygulanmasında hiçbir zayıflık ve çekingenliğe göz yumulmamalıdır." (İzvestiya, 4 Eylül 1918)

1918 yılında özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına ve köylülerin mallarına el konulacağına karar verildi. Bu görev için, Çeka polis örgütü görevlendirildi. Çeka polisi, köyleri basıyor ve her köylüye devlete vermesi için bir kota uyguluyordu. Bazen bu kotayı tamamlamak için köylü elindeki tüm mahsülünü vermek zorunda kalıyordu. 1920 yılında Lenin’in emri ile sadece mahsullerine değil, köylülerin tohumlarına da el konulması istendi. Bu yanlış karar yüzünden ve yeni mahsul üretilememekten dolayı 1921-1922 yılları arasında 5 milyon civarında insan açlıktan ölür. Durumun vahimiyeti karşısında Komünist Partisi, Yeni Ekonomi Politika (NEP) uygulamasına geçer. Ve eski bürokratları, yüksek maaşlar vererek yeniden eski görevlerine atar.

Sonrasında Lenin’in ölümü ile parti içi çatışmalar başlar. Lenin’nin vasiyeti bile yayınlanmaz. Ve Stalin, bin bir hile ile Parti liderliğine getırilir. 1929-30 yılında yeniden kollektivizm programı uygulanır. Köylülerin tarım araçlarına Kızıl Ordu tarafından zorla el konulur. Kulaklar olarak bilinen zengin köylüler gurup gurup kurşuna dizilirler. Rejimin politikasına muhalif olan insanlar çalışma kamplarına gönderilir. Sonuç yine vahim bir tabloyu ortaya çıkarır: Sadece Ukrayna’da 6 milyon, Kazakistan’da 2 milyon insan açlıktan ölür.

            1934 yılında toplanan kongrede Stalin, kollektivizm politikasının başarıyla gerçekleştiğini söyler. Bu nedenle toplanan kongreye “zafer kongresi” adı verilir. Bu kongrenin gerçekten bir zafer kongresi olup olmadığı, sonrasında gelişen olaylarda kendisini gösterir. Kongrede Kirov Stalinden daha çok oy alır ama, oylama geçersiz sayılır. Kongreden kısa bir süre sonra ise Kirov bir suikaste kurban gider, öldürülür. Bunu bahane eden Stalin, “büyük temizlik hareketini” başlatır.

Tarih, Rusya’da adına “Zafer Kongresi” denilen 1934’teki kongrede seçilen Parti Merkez Komitesinin 134 üyesinden 98’inin yani seçilenlerin % 70’inin 1937-38 yargılamalarında ya tutuklandıklarını ya da öldürüldüklerini yazar. Keza aynı Kongreye katılan 1966 delegeden 1’108’i, yani % 56’dan fazlası sonraki yıllarda tutuklanmış veya öldürülmüşlerdir. (Anna L. Strong). 1936-38 temizlik yıllarında, 1921’de Lenin döneminde Merkez Komitesine seçilen 21 Merkez Komitesi üyesinden 16’sı tutuklandı ve kurşuna dizildi. Yine tarih, 1917 Ekim devrimi döneminde Merkez Komitesinde bulunan Stalin dışındaki tüm üyelerin hain, ajan vb sıfatlarlan suçlanıp öldürüldüklerini de yazar! Rus Konsomolu’nun (Genç Komünist Birliği) 1918 yılında kurulması ile birlikte bu örgüte katılan Kömünist Alexander Kassarow’a ne oldu Peki? Kassarow 1926 yılında Moskova Komsomolu’nun sekreterliğine seçildi. 1929 yılında da Rusya Genel Komsomol örgütünün genel sekreteri oldu. Nasıl oldu da aynı Kassarow, temizlik hareketi sırasında ‘halk düşmanı’ ilan edilerek kurşuna dizildi?

 

Tarih, Stalin döneminin Rusya’sında yapılan 1937-38 “büyük temizlik” sırasında Komünist Partinin 6 milyonun üzerinde insanı katlettiğini yazar. Stalinist hegemonya, Sovyet Rusyayı özgürlükler ülkesi yerine, hapishaneler yurduna çevirdi. Hapishaneler bile, bir nevi “asmayalım da besliyelim mi” mantığı ile fazla görülmüş olacak ki, toplu katliamlar ve köleci çalışma kampları devreye girdi. Zalimane bir şekilde uluslar yerinden, yurdundan sürüldü. Hem de ani bir kararla ve sadece bir saat içinde. Boşalan köyler yakıldı. Tarih, Sovyetlerde hastahanelerin zemininde, çocuk parklarının altında toplu mezarların ortaya çıktığına tanık oldu! Ve yine, toplama kamplarında insanların “köpek yerine” konulup acımasız muamelelere maruz kaldıkları da tarih notları arasında yerini aldı!

Sovyetler Birliğinde 5 ordu Mareşalinin 3’ü, 15 Ordu komutanından 13’ü, Kızıl Ordunun bütün 16 siyasi (politik) komiseri, 28 Korgeneralin, 25’i, Halk Siyasi ve Savunma Komiserliğinin 11 temsilcisi, 108 üyeli Yüksey Ordu Konseyinin 98’i stalinist temizlik sırasında kurşuna dizildiler. Toplumu tam bir terörizm dalgası sardı. 1936-1938 stalinist temizlik sırasında ortalama her gün 1000 kişi öldürülüyordu.

1937-38 yılları arasındaki temizlik döneminde 7 milyonun üzerinde tutuklandı. 5 Milyon insan Gulag çalışma kamplarında çalışmaya sürüldü. 2 Temmuz 1937 tarihinde “Kulak” denilen zengin köylülerden 670 bin kişi tutuklandı ve bunların 400 bini kurşuna dizildi (Ludo Martens). 1932-33 yıllarında zorla yapılan kollektifleşme sırasında sadece Ukrayna ve Kazakistan’da 10 milyon civarında insan açlıktan öldü. (Beyrau)

Stalin döneminde uzun yıllar içişleri genel komiseri olan Genrich Yagoda NKVD (Rusya Devlet Güvenlik Polisi) örgütü başkanı olduğu Eylül 1936 yılında Stalin’nin talimatı ile becereksizlikle suçlanıp görevden alınır ve tutuklanır. Yerine o sırada yardımcısı olan Nikolay Yezhov getirilir. Yezov, “herhangi bir ön duruşma yapılmadan” belirlediği isimlerin listelerini Stalin’e ve Merkez Komitesine gönderir. Bu listelerdeki isimler hakkında derhal tutuklama ve ölüm kararları çıkarılır. Bir yıl sonra yani 1937 yılında Yezhov birdenbire sahneden yok olur. Sonradan “deli” diye suçlandığı ve bir akıl hastanesinde olduğu açığa çıkar. Bu dümen ve çirkeflik hep böyle olur. Birilerini yargılayan yetkililer ya da mahkeme heyetleri, bir dönem sonra kendilerini yargı önünde bulurlar.

Bu durum, su yüzüne çıkma ihtimali olacak kanıtların tek tek yok edilmesi gerektiği düşüncesinden kaynaklanmış olsa gerek. Stalin, “sosyalizme ne kadar yaklaşırsak düşmanlarımız o kadar çok olacaktır” diyerek katliamlarını meşrulaştırmaya çalışır. Öyla ya, bu yargılamalara karşı duran her kimse, düz bir mantıkla ve keyfice “sosyalizm düşmanı” olmakla özdeş sayılır.

Bu dönemdeki yargılamaların mantığını belki de en iyi, yine Stalinist bir yazar olan Anna L. Strong açıklar: Stalin Dönemi adlı eserinde A. Strong, bir parti yetkilisinin söylediklerini şöyle aktarır: “Eğer bir siyasi polis, yüz tane kuşkulu insan yakalasa ve bunların içinde bir tane çok tehlikeli hain bulunduğuna inansa, ama kim olduğunu saptayamazsa, bunların hepsini idam etmelidir; tek bir hain kurtulmaktansa bu suçsuz doksandokuz insan isteyerek ölmelidir.”

Bu, tam da utanılası ve insanlık düşmanı bir çılgınlık örneği değil midir? Üstelik komik bir iddiayla yapılanlar insanlık adına savunuluyor olmasın mı! Aynı eserde Strong, Bolşeviklerin şu iddia ile yaptıklarını haklı bulduklarını yazar: “Bu savaşımda ayağımızı sağlamca basacağımız yer neresi? Biz Bolşevikler, teknik geriliğimize karşın dünyada özgürlüğü kurtarma görevinin bu ülkeye düşebileceğini düşünüyoruz ...Bundan kuşku duyan ya da buna engel olan haindir; yalnız bizim Sovyet ülkesine değil insanlığa da ihanet etmektedir.” (!) Bunları kim söylüyor acaba? Bu kişi Micahel M. Borodin adında bir komünist. Bu kişi daha sonra 1949 yılında tutuklanır ve uzak doğuda gönderildiği kampta ölür (Stalin Dönemi s. 103). Demek ki, hainlik ucuz bir suçlama. Bugün o, yarın da sen kolaylıkla hain olabilirsin!

Vahşet, kan ve ölüm canavarı yatağından boşanırcasına coşan bir sel gibi önüne kattığı insan selini bilinmez yolculuklara götürdü. 6 Milyon’un üzerinde katledilen insanın yanı sıra, Rus olmayan ulusal azınklıklara mensup milyonlarca insan, sadece bir saat süre verilip apar-topar yerinden, yurdundan alınıp uzaklara sürüldü. 1942 yılında yarım milyonun üzerinde Volga Almanı ile birlikte Kırım Tatarları. 1943 yılında Kalmuklar ile Karaçiler. 1944 yılında Çeçenler, İnguşlar ve Balkarlar, 1948-49 yılları arasında Estonya, Letonya ve Litvanya’lılar ya da pek sözü edilmeyen Kürtler ve Kafkas Rumları yerlerinden sürülerek doğuya, bilinmeyen diyarlara sürüldüler. Bunlar bizim bildiklerimiz. Ya bilinmeyenler?

İnsani bir açıklama olmasa da bunlar, “sosyalizmin tehlikeden alıkonulması” adına yapıldı diyelim. Peki ülkelerindeki gerici ve faşist yönetimlerden kaçarak Rusya’ya (“Sosyalist Anavatana”) sığınan binlerce komünistin başına gelenlere ne demeli? Ülkelerindeki baskılardan kaçarak tek çareyi “anavatana” sığınmak bulan bu komünistler, acaba bir başka kapitalist ülkeye mi gitselerdi? Değilse bunlar ülkerindeki kapitalist yönetimlerin ajanları olarak mı Sovyet Rusya’ya gönderildiler? Kuşku yokki, Sovyet Rusya’ya gitmeleri en doğal seçenekti. Sığındıkları ülkenin kendilerini koruyacaklarından emindiler. Sevinerek, bilerek buraya gittiler. Gittiler ama dönmediler. Tarih, bu komünistlerin de ajanlıkla, hainlikle suçlanıp ölüme gönderildiklerine tanık oldu. Kimler öldürülmedi ki. Bunlar sayılmakla bitmez. Meğer komünist sıfatı ile “Sovyet Rusya” sına giden bu kömünistler işledikleri “suçlar”a bakılırsa bakılırsa ajan imişler! Bakmayın öyle komünist partileri başkanları, sekreterleri, merkez komite üyeleri vs. olmalarına! Kendi ülkelerinde devrim yapmak istediklerine aldanmayın, demesi gerekiyor; yargılamalara bakılırsa!..

Yargılamalara kısaca şöyle bir bakalım:

O dönemin Alman Komünist Partisi Merkez Komitesinden August Kreuzberg, Hermann Schubert, Hugo Eberlein, Hermann Remmele, Wili Leow, Hans Kippenberger... Kızıl Bayrak gazetesi Şef redaktörü Werner Hirsch, Almanya Kızıl Yardım Örgütü genel sekreteri Willi Koska, Alman Kızıl İnşa örgütü sekreteri Kurt Sauerland gibi komünistler... Mart 1919 Macar devrimin önderlerinden ve Macar Komünist Partisi lideri, Lenin’in deyimiyle “Macar komünistleri arasında en iyilerinden biri” olarak gösterilen Bela Kun olmak üzere beraberinde Rusya’da olan arkadaşlarının büyük çoğunluğu, Polonyalı komünistlerin hemen hemen tümü, Tito dışındaki bütün Yugoslav kadro. Dimitrof ile birlikte yargılanan ve Leipzig duruşmalarının kahramanlarından Popov ile Tanev, hemen hemen bütün Koreliler, bir çok Hintli ve Çinli, Latvia, Letonya, Estonya, Fransa, Romanya, Hollanda, Çekoslovakya, ABD ve Brezilya komünist liderleri Rusya’ya iltica eden ama ülkelerine dönme şansını elde edemeyen ‘talihsiz’ komünistlerden bir kaçı!..

Bunlar Stalin’in emri ile “halk düşmanları”, “ajanlar” olarak nitelenip tutuklandılar ve yargılanarak acımasızca öldürüldüler!... Avusturya Komünist Partisinin Şubat 1934 ayaklanması yenilgisi sonucunda kaçıp Rusyaya iltica etmiş 700 Komünistten 300’ü Stalin döneminde tutuklanırlar. Bunlardan 65’i kurşuna dizilirken, 245’i, 1953 sonrası rehabilite edilerek sebest bırakılırlar.

Moskova’da oturan tarihçi Roy Medvedev “The Origin and Consequences of Stalinism” adlı eserindeki şu belirlemesi oldukça acı vericidir: “Sovyetler Birliği’nde bulunan Avrupalı Komünist kadroların çoğu yok olurken, kendi ülkelerinde hapiste olanların çoğunun sağ kalmış olması korkunç bir paradokstur.”

Sözde sosyalist veya komünist ilan edilen toplumun vardığı hazin sonuçları belki de yine en iyi 17 Şubat 1950 günkü Pravda sayısında şu yazılanlar ifade ediyor: „İşinizde zorlukla mı karşılaştınız veya yeteneğinizden şüpheye mi düştünüz? Hemen Stalin’i düşünün, muhtaç olduğunuz güveni duyarsınız. Omadık bir zamanda halsiz mi hissediyorsunuz? Stalin’i düşünün işiniz iyi gider. Doğru karar peşinde misiniz? Stalin’i düşünün doğru karara varırsınız.”

Bu dönemde yaşananlar, inanılması güç ve tam bir insanlık trajedisi. İnsanlık için tam bir utanç tablosu. Bunu sadece “komünistler” öldürüldü diye dememiz gerekmiyor. İnsanlar öldürüldü sorgusuz, sualsiz. Hayalleri ve ümitleri ile sığındıkları ülkeye, saf ve temiz duygularıyla gittiler. Ölümden kurtulduklarına, onu arkalarında bıraktıklarına inandılar! Ve bundan emindiler! Başka nereye gideceklerdiki? Gittiler ama geri dönmediler!...

.............

Çin devriminde yaşananlar da bazı farklılıklarına rağmen, yukarıdaki tablodan çok farklı değil. Her şeyden önce 1945 yılında Rusya’ya giden heyete, Stalin Kızıl Ordunun dağıtılmasını, Çan Key Şek ile ittifak kurmalarını, iç savaşı sona erdirmelerini istemiştir. Heyet orada bu söylenenleri kabul eder. Fakat geri döndüklerinde bunlara uyulmaz. Yani Stalin’e kalsa, Çin’de bu devrim de olmayacaktı. İyiki Stalin’e uymadılar denebilir, fakat iyi ki, Mao bu devrimi yaptı demek ne kadar doğru? Dünyanın o dönemdeki konjünktüründe bu halkanın kopması emperyalistler için ciddi bir sarsıntı olduğu doğrudur. Fakat açığa çıkan gelişmeler Çin devriminin allanıp-pullandığı gibi öyle ezilenler için yaşanılan örnek ve şatafatlı bir ülke olmadığını gösteriyor. Bu durumun sorgulanmasında ve çarpıcı gerçeklerin açığa çıkarılmasında sayısız yararlar var diye düşünüyorum.

Mao’nun 1958 yılında başlattığı “komünizme varma” atılımının sonucunda yani 1958-62 yılları arasında, 30 milyonun üzerinde insan açlıktan öldü. Yani, “Büyük İleri Atılım” süreci milyonların yaşamına mal oldu. Hatta bu süreçle beraber, Mao’nun saygınlığı ve parti üzerindeki etkisi de azalmaya yüz tutmuştur. 1959 yılında devlet başkanlığına getirilen Liu Şaoşi ile arasında parti üzerinde iktidar ve nüfuz kavgası başlamıştır. Öyleki 1966 yılında dönemin savunma bakanı mareşal Lin Biao (sonra ne olduğu biliniyor!) yardımı olmasaydı, belki de Mao parti başkanı olarak kalmazdı. İktadarı sarsılan Mao, “Proleter Kültür Devrimi” adına parti merkezine karşı saldırıya geçmek zorunda kalmıştır. Bunun ne kadar kültürle ilintili bir devrim olduğu kuşkuludur. Hatta çokça söylenen herhangi kültürel bir devrimin esamesi yoktur bile denebilir. Savunulan kültür ise, geri, egemen ve totaliter bir keyfiliktir. Bu devrim sırasında 2 milyonun üzerinde insan öldürülmüştür. 7 yıl süre boyunca bir kaç üniversite dışında okullar kapalı tutulmuş, kapatılan okullar 12-15 yaşlarında çocuk ve gençlerin öğretmenlerine yaptıkları bir nevi işkence hanelerine dönüşmüşlerdir.

Partinin siyasal hayatı, Lin Biao’nun denetiminde bulunan Halk Kurtuluş Ordusunun denetimine girmiştir. 1969 yılında toplanan Çin Komünist Partisi (ÇKP) 9. kongresi Lin Biao’yu, Mao Zedung’un “ardılı ve en yakın silah arkadaşı” olarak tanımlar. Ne varki aynı Lin Biao, 9. Kongre üzerinden daha iki yıl geçmişti ki, 12 Eylül 1971 günü, Mao’ya karşı giriştiği söylenen başarısız bir darbe sonucunda Rusya’ya kaçmak isterken uçağının düşmesi (düşürülmesi mi yoksa?) sonucunda ölmüştü. Devrimin hemen ertesinden itibaren, Mao ile Deng Şiaoping arasında hep rekabet yaşanmıştır. “Revizyonist” ve “burjuva saplantıları”ndan bahsedilen Deng’in, Sovyetler Birliğinde Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde eğitim gördüğünü hatırlatmak gerekir. Deng 1930 yılında Kızıl Orduda görev almıştır. 1945 yılında Merkez Komitesine girmiştir. Bir kaç kez partiden dışlanmış, ama Mao’nun “atılım” politikalarının iflas etmesi sonucunda adeta yardımına ihtiyaç duyduğu tek kişi olmuş, atıldığı partiye geri alınmıştır.

“Köylülükten öğrenme” sloganı adı altında aydınlar ve muhaliflere kazma kürek yollar kazdırılmış, ortaçağ kölelerini aratacak muamelelere tabi tutulmuşlardır. Yüzlerce muhalif, bu koşullar atında hayatını yitirmiştir. 16-17 saat zorunlu çalışma kamplarına gönderilen bu muhaliflerin yokluğunda Mao tek kişilik iktidarını sağlamlaştırmıştır. Mao adeta Çin’de putlaştırılmış, dokunulmaz bir kişilik olmuştur!

..........

Aynı şekilde bir çok sol örgütün hala propagandasını ettiği hatta rehber edindiği Kamboçya Devrimi de benzer süreçleri yaşatmış, hatta insanlık için utanç verici kıyım ve katliamlara sahne olmuştur. Pol Pot zaliminin liderliğini yaptığı Kamboçya Kızıl Kımer hareketinin söylemi şudur: “ Kurduğumuz ülke için bir milyon iyi devrimci yeterlidir, geri kalanına gereksinmemiz yok. Bir düşmanımızı hayatta bırakmaktansa, 0n dostumuzu öldürmeyi yeğleriz.”

Sonuçta nufusun dörtte biri devrim adına yok edilmiştir. Kentli nüfus kıra sürülmüş, gözlük kullananlar, kitap okuyanlar “emperyalist kültürden etkilenmiş” denilerek imha edilmiş; adına ölüm tarlaları denilen topraklarda 2 milyonun üzerinde ceset bırakılmıştır. Tarlalarda kafatasları üst üste yığılmıştır.

Türk solu, bu olup bitenlere karşı adeta kör ve sağır rolünü oynuyor. Yoksa olup bitenleri bilmeyecek kadar cahil mi? Diyelim ki, bilmiyor. Peki araştırma, sorgulama zahmetinde neden bulunmuyor! Yoksa toprağın altından çıkan toplu kafatasları gerçek değil de, sıradan kaya parçaları mıydı? Keza televizyonlarda sürülen insanların, gösterilen resimlerin gerçek olmayıp sahte resim tabloları olduğunu mu söyleyeceğiz? Evlerinin başlarına yıkıldığını ağlayarak anlatan biçare yaşlılar, yoksa “emperyalistlerin ajanları” mıdırlar!

 

Gerçekler acıdır. Ama onları dile getirmekte yarar var. 1940-1948 yılları arasında Rusya’da sadece bir saatlik süre tanınarak, insanlar alel acele vagonlara dolduruldu. Köyler boşaltıldı. Yerlerinden sürülen Estonyalıları, Letonyalıları, Çeçenleri, Kırım Tatarlarını, Gürcüstan Rumlarını, Volga Almanlarını ve Kürtleri düşünüp yüreğinin sesine kulak veren vijdan sahibi insanları, emperyalistlerle aynı şeyleri düşünen “şeytanlar” ile eşdeğer görmek zorunda mı kalacağız? Gerçek şu ki inkarcı ve doğmatik  bu nakaratlar bayatladı artık. Bıkkınlık veren bu tekrarlamalardan vaz geçmek durumundayız.

 

Ne varki, bütün bu olanlara karşı solun tavrı, utanç vericidir. Araştıran, sorgulayan “ihanet” ile itham ediliyor. Ve böylesi cesur insanların yaşamları şu ya da bu biçimde ellerinden alınıyor. Emperyalist propagandadan etkilenen ya da onlarla aynı ağızdan konuşan “karşı-devrimciler” olarak suçlanıyor. Bu can alıcı sorunu, örgütleri içinde tartışmak cidden yürek ister. Yasak olan tabuların üzerine cesaretle gitmek, örgütten beklmek ya da özgür bireysel kişiliğini kazanamayan bireyin yapmasını beklemek boş bir bekleyiştir. Bu söylenenlerden, ideolojilerin doğasında, bilime ve bilim felsefesine ne kadar uzak olduğunu; bilimsel gerçeklere karşı ayak direttiklerini görebiliriz.

Burada ideolojilerin bir başka özelliğine ve gelişmesine de tanık oluyoruz: Bir dönem fikirsel düzeyde savunulan, toplum arasında tartışılan görüş ve iddialar, adeta dinsel bir boyut kazanarak ideolojik aşama ile sonuçlanıyorlar. Bu aşamadan sonra fikir sahipleri ya da onu savunan kitlelerde doğmatizm olgusu ve bilinç yanılsaması gelişir. İman ve inanç olgusu ile gelişmeler ele alınır, bilimsel kaygı ve kuşku bir yana bırakılır. Savundukları fikirler veya ideoloji artık kutsal ve dokunulmaz sayılır. Bu ideolojiye dokunmak tabudur, yani yasaktır. Gelinen noktada yanlışlığı açığa çıksa da bir şey değişmez! İdeolojinin yaşatılması pahasına her türlü çılgınlık yapılır. İnkarcılık ve görmemezlik olgusu ‘sağırlar diyaloğu’na dönüşürek kendini dışa vurur. Bütün dinlerde oldukça bariz bir biçimde görülen bu gelişme olgusunun aynısı, ideolojik yapılarda da kendisini açığa verir...

İdeolojiler, yaşamaları için, her dönem etkisindeki kitleleri asker düzeyinde tutarlar. Yaşamaları için, ayakta kalabilmeleri için sürekli olur olmaz düşmanlar üretilir. Sözkonusu ideolojilere karşı her tür eleştiri, “yıkıcı”, “bölücü”, “hain”, “düşman paropagandası”, “düşmanın böl ve yönet politikası” vb. kavram ya da sözcüklerle ifade edilip tartışmalara tahammülsüzlük gösterilir. Örgüt disiplini yüceltilir, bireyler hizaya sokulur!.

Türkiye’deki bazı gelişmelerde bu durum çok net olarak görülüyor. Alevilik tartışmalarınn ciddi bir yol aldığı söylense de, sonuçta sunni ve şafi kesimler insan yakmaktan çekinmezler. Demokrasinin en sıradan kurallarını dile getirip tartışmak “devletin bölünmez bütünlüğüne yönelik” gösterilerek devlet ideolojisi dokunulmaz sayılır. Vatan, millet, bayrak sorunlarını tartışmak kimin haddine.

Aynı durum solun gelişmesinde de benzer bir bıçimde kendini dışa vurmaktadır. Kimine göre Marx’ı, kimine göre Lenin ve Stalin’i, kimine göre “Mao’yu; kimine göre parti liderini ya da başkanını eleştirmek “karşı-devrimci” olmakla eşdeğer sayılmakta, eleştiri sahipleri “hain” ilan edilerek ölüm fetvalarına maruz kalmaktadırlar. Bu sonuç, ideolojik şekillenmelerdeki çatırdamanın yarattığı psikolojik korku ile açıklanabilir ancak. İnsan korktuğu anda saldırganlaşır. Çevresinden korkmaya başlar. Halünasyon ve depresyonı yaşar. Bunlar yaşanan korkunun dışa vurulan göstergeleri olur. Ama gerçekler olduğu yerde durmaktadır. Korkunun ne yazık ki ecele faydası yok!

Sanırım yukarıda Stalin dönemi Rusya’sında yapılanlara karşı solun duyarsızlığı ve sağır kesilmesi de bu içgüdüsel korkunun sonucudur. Çünkü kuşku ve sorgulama ideolojilerin biricik düşmanıdır. Kuşkunun ve sorgulamanın kitlelerde yer edinmesi, ideolojilerin de sonu anlamına gelir. Bu nedenle de ideolojiler, ne edip, ne yapıp tartışmaların önünü kesmeğe zorunlu olarak baş vurmak durumunda kalırlar. İdeolojilerde kendini savunma güdüsü yukarıda dile getirilen kavramlar vasıtasıyla açığa çıkar. Çünkü bu kavramlar en kestirme biçimde kitleler üzerinde etkili olmanın büyüsüne sahiptirler.

Vatanı için, ideolojisi için, bayrağı için, partisi ya da örgütü için ölenlerin, ölümsüzleştirilmesi de, bu savunma ya da korkunun sonucudur. Ölenler ölümsüzleştirilirken ya da ölümler yüceltilirken, ölü sahiplerinin bu rüzgara karşı koyma şansları yoktur. Ölenin anne ya da babası o an yüreğinin sesini değil, ideolojinin baskı ve şiddetinin ağır yükünü sırtında hissederek bağırmak zorunda bırakılır.         Dünyada, ölen evlatları karşısında yüreği sızlamayan çılgın anne-babanın olmadığını düşünüyorum. Hele hele yaşanan evlat acısı karşısında “vatanıma, bayrağıma, partime, başkanıma feda olsun” diyen bir anne-babanın aklından şüphe etmek gerekir. Bu durumun kanıksanması, yüceltilmesi ideolojilerin ana hedefidir. Karşı duruşu sergileme gücünü kendinde bulmayacak kadar çaresizdir birey ve toplum. İdeolojiler, kitleler üzerinde ağır bir hegemonya kurmuşlardır. Sorgulama ve eleştirme gibi davranışları şiddetli bir tepki ile karşılar ideolojiler. Bireylerden ya da kitlelerden adeta koyun gibi davranmaları istenir. Kurda kuşa yem olacakları korkusu ile bireylere kendi sürüleri içinde kalmalarının tek seçenek olduğu dayatılır. Kitlelerin bilincinde yaratılan bu yanılsama, ideolojiler için yaşam garantisi olur. Kurtuluş sibobu olur. Dahası, çoğunluk üzerinde hegomanyasını kurmuş olan ideolijler için bu durum, kendi bilimselliklerinin kanıtı oduğu yönündeki propagandalarına maalesef malzeme olur!

Oysa bilgi, bilimsel anlamda bilgi; sürekli sorgulama ve eleştiri süzgecinden geçerek gerçeğe doğru yol alır. Bu, yaşananların sürekli olarak kontrolden geçmesi anlamına gelir. Deney ve tecrübeler geleceğe küprü olur. Değilse, bilgi donar ve ilerlemez. Türk solunun durumu ne yazık ki bu tablonun konusudur. Lenin ve Stalin Rusya’sında, Mao’nun Çin’inde yaşanan açlık, safalet ve yoksulluk görmezlikten gelinmekte; burjuva demokrasisini aratacak anti-demokratik uygulamalar hala “sosyalizim” adına meşru görülüp, savunulmaktadır. Bu çıplak gerçeklere sırtını dönen her kimse, geleceğimizi kurtarabilir mi? Bu çevrelerde görüldüğü gibi bilgi donmuştur. Bilgi alış-verişi, şu ya da bu nedenle engelleniyor. Kautski’yi okumanın adı döneklik,  Troçki’yi okumanın adı ihanet; Saharov’un kitaplarını okumak emperyalist propagandalara alet olmak olarak lanse ediliyor. Bunların söylediklerine kuşkusuz katılmak zorunda değiliz. Fakat bu ne korku? Bu ne hiddet? Görüldüğü gibi araştırmaların önü ve sorgulamanın önüne kalın çitler hatta duvarlar örüyorlar adeta. Çevremiz korkuluklardan geçilmez olur. Yaratılan bu korku havası kışinin benliğine siner. Kişi, örgüte adeta muhtaç hale gelirken, örgüt kişi için koruyucu bir melek olur!

 

XII

 

Teorinin gerçekliği, söylediklerimizle değil; yaşanan deneylerle açığa çıkar. Bu da, yaşananlara karşı göz-kulak olmamızı zorunlu kılar. Bunu yapamayanlar, kitleleri aptal yerine koymuş olanlardır. Oysa küçülen dünya da, her şeyin ayan-bayan olduğu dünyamızda bu sorgulama cesaretini gösteremeyenleri korkak ve aptal olarak nitelemek gerekir. Haydi diyelimki,  “aptal” kitleleri kandırabildiniz, bundan kazancınız ne olabilirki? Bunu yapmakla hayatın önünde, ilerlemenin önünde engel teşkil ettiğinizin farkında mısınız acaba?

 

Türk solu, gelinen aşamada gelişmelere müdahale eden bir güç olmaktan çıkmıştır. Hatta zaman zaman içinde bulunduğu muhafazakar ve doğmatik yapısıyla “yeninin” karşısında “eskiyi” korumakta adeta ısrar etmektedir. Bu haliyle solun sadece demokratlığı değil, aynı zamanda devrimciliği de sorgulanması gerekiyor. Bu çapsız yapılarıyla dünyayı yeniden yaratacaklarını söylemeleri ise komedinin bir diğer yüzüdür!

 

Kimse, kimseden öğrenilebileceğini düşünmüyor. Herkes kendi grubunu ayakta tutmaya çalışıyor, bunun için her yol deneniyor ve her yol mübah sayılıyor. Her grup ve çevre sadece kendilerinin doğru şeyler söylediğini iddia ediyor. Dışındaki gruplarla yakınlaşmamak için inanılmaz bir gayret sarfediliyor! Bu durum ideolojilerin tipik bir özelliğidir. Çünkü ideolojiler etkiledikleri kitlelerin tutum ve davranışlarına yön veren amaç ve hedeflerini kuşkuya bırakmayacak kadar özenle korumakla yükümlüdürler. İyi bir moral ve “sağlam” bir ideoloji, örgütsel fikirlerin mutlak doğruluğundan şüphe etmeyen üye ve taraftarlarının varlığı ile ayakta kalabilir ancak.

 

Gerçekten siz, A ya da B örgütünün kendisi dışındaki herhangi bir örgüte “evet şu ya da bu doğruları sizden öğrendik” dediğine tanık oldunuz mu hiç? Ya da biribirinden öğrenmek için dostça yapılan herhangi bir tartışmaya denk geldiniz mi? Ben bunların hiç birisine tanık olmadım ama, sadece biribirlerini alt etmek için fırtınalar koparıldığına çokça şahit oldum. Denebilir ki örgütler, bir başkasını eleştirerek ayakta kalmanın siyasetini yaptılar. Yapılan eleştiriler ikna edici ve dostça değil, sadece var olmalarına; kitlelerini ayakta tutmaya yönelikti. Bu ucuz siyasetin artık terkedilmesi gerekir diye düşünüyorum. Farklılıklar, zenginliklerin; canlılığın ve güzelliklerin kaynağıdır. Dolayısıyla farklılara karşı şiddet değil, tahammül ve hoşgörü göstermek gerekir. Tartışırken bu hoşgörü kültürünü elden bırakmamak gerekir.

 

Tartışmak isteyen birinin mutlaka, tartıştığı kişiden öğreneceği bazı şeylerin olduğunu bilerek tartışması gerekir. Diğerine sadece kendinisi anlatmayı veya ondan öğrenmeyi amaçlamayan ideolojik bir tartışma, demokrasi kültürüyle bağdaşmaz. Bir başkasını sadece kazanmak için yapılan tartışmaların bilimsellikle alakası yoktur. Kendinizi mutlak doğruların savunucusu olarak gördünüz mü, kendinizi aynı zamanda baskıcı ve hegemonya sahibi ilan etmişsiniz demektir. Yapılan tartışmalar da bilimsel kaygı yerini, gurura bırakmıştır demektir. Doğrular ısrarla kabullenilmiyor çoğu kez. Doğrularımıza karşı şüpheci olduğumuzu söylemek kimseyi küçük düşürmez. Savunduğumuz “doğruların” bize ait olduğunu, ikna oluncaya kadar göreceli olarak “doğru” kabul ettiğimizi söylemekle girmek gerekir tartışmalara. Tartışmalarda, “yaptığınız eleştirilerin öğretici yanı oldu” diyebileceğimiz bir olgunluğu göstermeli ve dost sohbetlerine benzer bir ortam yaratılmalıyız.

 

Demokratlık ve devrimcilik, düşüncelerimizi başkalarına empoze etmek çabasından öte, başkalarından öğrenmek ile ilintili bir şeydir. Herkesin buna hazır olması, kendisini hazır hissetmesi; tölerans ve tahammül sınırlarını genişletmesi gerekir. Birinin yaptığı hatalardan pay kapma yarışına girip, fırsat bu fırsat denip tepesine çökmek yerine; hataların üstesinden gelmek için yardım elimizi uzatmalıyız. Çünkü hatalar insanlara özgüdür ve her insan hata yapar. Hataları bencil çıkarlarımız için kullanmak yerine, hatalar; ikna etmeye yarayacak araçlar olarak görülmelidir. Deney ve tecrübelerimiz yapılan hataların sonuçları üzerinde zenginleşir. Hepimizin hata yapabileceğini unutmamak gerekir. Bu, o anki “doğrularımıza” karşı şüpheci davranmamız gerektiğini beraberinde getirir. Böylesi bilimsel bir tavır ve duruşla bağdaşmayan ideolojik yapılanmalar ise, hatalarının üstünü kapatmakla, üstüne kül atmakla meşgul olurlar. Başkalarının hata yapması onları adeta sevindirir. Çünkü bu “hata”lar eleştiri malzemesi olarak kullanılmaya fırsatı olur. Başkalarının hatalarını olgunluk seviyesinden uzak olan kişilikler, kendi yapılarını inşa ederken harç olarak kullanmaya çalışırlar.

 

Bilgi sürekli gelişir, ilerler ve değişir. Böylesi bir bilgi bilimsel bir özellik taşır. İdeolojik olarak şekillenmiş örgütlerde ise buna rastlamak neredeyse mümkün değildir. İslamcılar, dünyadaki her gelişmeyi Kuran’daki ayetlerle açıklamaya çalışırlar. Bunu yapmazlarsa, Kuran eskimiştir anlamına gelir. Kuran değişemez ve eleştirilemez! Çünkü, İslamcıların mantığında kuşkuya yer yoktur. Salt bir doğru vardır, o da Kuran’da yazılandır. Bunun için olmadık yorumlarıyla Kuran’ı, her şeyi yorumlayan bir kitap olarak hep el üstünde tutarlar. Tersini düşünmek (tövbe!) günahtır, kafirliktir. Böylesi bir durum karşısında İslam ideolojisinin bilimsel ve değişebilir olanaklara sahip olduğunu kim söyleyebilir.

 

Aynı şekilde Marksist-Leninist idelojisi savunucuları da buna benzer bir tutum içerisindedirler. Onlar da emperyalist-kapitalist sisteme karşı, içinden çıkılmaz bir fobinin esiri durumundadırlar. Düşüncelerinin esiri durumuna gelmişlerdir. Kapitlistlere koz veririz korkusu, marksistlerin elini kolunu bağlıyor. Yukarıda açığa çıkarıldığı gibi, Stalinist uygulamaları bile sılf bu yüzden savunmak zorunda kalıyorlar. Üstelik bütün bunları, “somut durumun somut tahlili” düşüncesini savunarak yapıyorlar! Körükürüne savunma mantığı, sol idelojinin Türkiye’de kendini aşmasını, geliştirmesini ciddi olarak engelliyor. Örneğin, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya’nın, o dönemde söyledikleri mütevazi ve göreceli doğrular, Kuran’ın ayetleri durumuna getirildi. Kimse bunları eleştiremez. Eleştirenler ya örgütten ayrılmak, ya atılmak ya da yargılanmak durumuyla karşı karşıya kalıyor. Bunun en son örneğini PKK ve A. Öcalan örneğinde yaşıyoruz. Önderler bir nevi yeni modern Peygamberdirler! Onları eleştirmek kimin haddine!

 

Böyle olunca da sonuç tabiiki çıkmaz bir sokak. Bu çıkmaz sokakta çıkış aramanın ya da vakit kaybetmenin kimseye yararı yok. Değişimden yana olanların, geri dönüp yeni çıkış yollarını araması gerek miyor mu acaba?

 

XIII

            VAATLER, YAŞAM VE İDEOLOJİ

 

Kuşkusuz söylem düzeyinde kalsa da, bireyin ve toplumun kurtuluşunu savunan ideolojiler vardır. Hatta söylem düzeyinde belki de bu konuda ideolojiler arasında öyle pek büyük farklar da yoktur denebilir. Bütün dinsel ideolojiler sonuçta insanın mutluluğu ve geleceği için var olduklarını, hatta öbür dünyada (ahirette) „cennete“ gitmelerini sağlayan ; yol göstericilik görevlerini üstlendiklerini iddia ederler. Sosyalist ideolojiler de sömürüyü ve sınıfları ortadan kaldıracaklarını, dolayısıyla ayrımcılığa veya eşitsizliğe neden olan toplumsal ve sosyal etkenleri yok edeceklerini ileri sürerler.

            Gelecek ve öbür dünya hakkında kim ne vaat ederse etsin, kim cenneti ayaklarımıza getireceğini söylerse söylesin, bunlara bire bir itibar etmemek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü önemli olan geçmiş ve gelecekten çok, yaşanan günümüz gerçekliğidir. Tabiiki bunlar arasında karşılıklı ilişkiler söz konusudur. Fakat geçmiş ve özellikle de gelecek, günümüzü yaşanır hale getirmenin arka planında olmak durumundadır. Günümüzde yaşadıklarımız, esasında geleceğin ana çerçevesi hakkında bizi fikir sahibi edebilir. Gelecek konusu oldukça fazla istismar konusu edilen bir ütopyadır. Ütopyalar etrafında dönüp durmanın, geleceğe dönük ütopyalar hakkında biribirimizi hırpalamanın günümüze faydası olamaz. Ütopyalar gerçekleşir ya da gerçekleşmez iddialardır. Kesin vaatlerle kimse ütopyaları için teminat veremez.

            İdeolojiler ise bu teminatları verecek kadar iddialıdırlar. İdeolojilerdeki bu tipik durum, onların aslında ne kadar bilim ve bilim yöntemine uzak olduklarının göstergesidir aslında. Fakat kaygı ve kuşkudan uzak bu beylik fikirlerin, bilimsellikle bağdaşır yanı yok. İdeolojilerin hemen hemen tümü günümüzün sorunlarından çok, geleceğin sorunları ile ilgilenmektedir. İdeolojiler gelecek ile ilgili söylemlerle ayakta durmaktadır adeta. Bunsuz, ideolojiler yaşayamazlar denebilir. İdeolojilerin varlık nedeni, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan vaatler yığını içinde insanı bir nevi oyalamalarında yatıyor. Önceliklerin ilk sırasına gelecek alındığı için bugünümüz tali plana düşmektedir. Hatta gelecek cennet için bugünün bazı olumsuzluklarına bile katlanmak durumunda kalabiliriz! İdeolojiler insanları adeta buna ikna etme yarışı içindedirler. Böyle olunca da insanlar arasında bölünmeler zorunlu bir hal almaktadır. İnsanların küçük küçük gruplara bölünmesi ise, bireyin kurtuluşundan çok, ideolojilerin işine yaramaktadır.

Toplumun bireylerini bölme, ideolojilerin belki de ana hedefi durumundadır. Çünkü bu bölünmeler ideolojileri beslemektedir. İnsanlar inançlarının esiri durumuna getirilip, bağımsız ve özgür birey olmalarının önünü kapatmakla başlar ideolijiler işine. Mesela islam ideolojisi, içinde bulunduğumuz yaşamın ana hedefini öbür dünya ile ilişkiler ekseninde ele almaktadır. Cennetin bu dünyada değil, öbür dünyada yaşanılacağını savunuluyor. İnsan, bir nevi tanrının kölesidir bu dünyada. Ahirette cennette yaşamak istiyorsak, bu köleliğe razı olmak durumundayız! Burada zihinlere doldurulan fikirler din, iman ve inanç gibi insanın manevi dünyası ile harmanlanıyor. Kişinin özgürleşmesi, tanrıya kafa tutması, bu manevi dünyadan çok çok uzaklardadır. Öyle ya, kısa süreli ve gelip geçici bu fani yaşam dünyasından, ebedi olan ahiret dünyası daha önemli değil mi! Bu uğurda, cennetin yolunu açan cihat savaşları; „kafirlerin“ yok edilmesi için mücadele, günümüzün vaz geçilmez görevi olarak ilan ediliyor.

            Buna karşılık sosyalistler ise silahların ve savaşların gelecek ütopik toplumlarında yeri olmadığını; bunların „mezara gömüleceğini“ ileri sürerler. Bu söylem kuşkusuz oldukça güzel, çekici hatta büyüleyeci bir güce sahiptir. Fakat aynı çekicilik ve büyüleyicilik öbür dünyada „cennet“ vaadinde de yok mudur? Cennette o haşmetli yaşam varken, kim „cehennem kazanında diri diri yanmak“ ister? Dikkat edilirse her iki söylemde de ortak bir payda vardır: Zamanın karmaşık bir yumak gibi elimizde olduğunu, onu yaşadığımız her anın ipliğini çekerek yaşayabileceğimizi, kıymetini bilmediğimiz bir anın daha sonraki anları karmakarışık edeceğini bilmemek.“ (Ahmet Altan).

Gelecek uğruna günümüzü feda etmek! Gelecek uğruna arkamıza bakmadan ölmek! Bütün ideolojilerde bu söylem ortak bir söylemdir. İdeolojilere göre, Tanrının iyi kulları, inanç ve iman uğruna gelecek cennet hayatı sürekli düşünmeli ve bu uğurda severek ölebilmelidirler. Ölümümüz, geleceğimizden daha da önemli değildir! O nedenle de, gelecek için silahlanmaya, savaşmaya; öldürmeye ve ölmeye hazır kullar olmalıyız! Barışı seviyorsak savaşmalı, özgürllüğü yaşamak istiyorsak bir dönem otoriter bir yönetime razı olmalıyız! Ya olmazsak ne mi olur? Tanrının iyi bir kulu, inançlı iyi bir sosyalisti olamazsınız o zaman! Kafir kullar olmak, kafa tutmak; eleştirmek, özgürleşmek de neyin nesi? Böylesi yaramaz kulların, inançsızların, imana gelemeyenlerin hakkında - her iki taraftan da - ölüm fermanlarının çıkarıldığına az mı tanık olduk.

            Silah sevdalısı, savaş ve ölüm narasıyla kararmış hiç bir toplum, bir dönem sonra savaşlara ve silahlara karşı ciddi bir tavır alamaz. Hele hele bu söylemlerle ideolojilerinin ayakta kalabilmesi için inançlı ordular yaratmış bir sistem, insanlığı silahsız ve savaşsız bir dünyaya hiç mi hiç kavuşturamaz.

            Bunlar, biliyorum soruna birebir yanıtlar olmayabilir. Fakat bunları bu özet hali ile belirtmeden, sorunlara cevaplar vermek yeterli olmayabilir. Demek istediğim şudur: Özgür birey yani bağımsız bir kişilik sahibi olmak günümüzün en acil ve en önemli sorunudur. Bir dönem „katlanmak“ gerektiği, „sabırlı olmak“ gerektiği hep söylenip duruluyor. Oysa bu söylemler özgürleşmenin ve kişilik gelişıminin önünde tamamen engel teşkil etmektedirler. Burada ünlü Rus filozofu Nilolaj Berdjajew’in şu söylediklerini unutmamak gerekir:

            „Yaptıklarımız gelecek adına değil, tersine sürekliliği olan; geleceğin ve geçmişin içinde buluştuğu şimdiki zamanımız adına olmalıdır.“ Gerçekten de günümüzde her şey gelecek zaman adına yapıldığından, şimdiki zamanımızın can alıcı sorunları görmemezlikten geliniyor. Oysa özgürlüğün değeri, içinde bulunduğumuz “şimdiki zamanda” yaşanabilinirse anlaşılır. Soyut bir özgürlük, uzun bir geleceğe ait bir özgürlük söylemine itibar etmemek gerekir.

 

Devrimcilik ve demokratlık, dönüştürücülüktür aynı zamanda. İnsanların daha iyi bir yaşam olanaklarına sahip olmalarını sağlayabilmektir. Bu nedenle her yeni gelişme karşısında, eski yöntem ve mücadele araçlarıyla değil, gelişmelere paralel olarak yeni araç ve yöntemler bulmak gerekir. Bu yenilenme ve dönüştürme mücadelesinde, yeni tartışma ve görüşlerin çıkması kadar doğal bir şey olabilir mi? Henüz daha yeni dikilmiş bir ağacın mutlaka meyve vereceğinden kuşku duymayanlar sadece ve sadece iman gücünün esiri konumunda olan insanlara özgü bir durumdur. Bu konumda olan insanlar, çevresine vaatlerde bulunurak insanları hep oyalamanın yollarını ararlar. Geleceğe dönük bin bir vaatte bulunurlar. Bu nedenle, vaatleri veren kim olursa olsun, mutlaka oyalama peşindedirler diye düşünüyorum. Vaatler şahsen beni korkutuyor. Çoğu kez yalan vaatlerle insanlar “cennete” götürülüyor. Vaatlerle insanlar örgütlerin içerisine hapsediliyor. Vaatlerle insanlar düşünemez, sorgulayamaz duruma getiriliyor. Vaatlerle, gökyüzü fetih ediliyor ve bir bakıyorsun, vaat veren “kurtarıcılar” kral ilan ediliveriliyor!..

Sonuçta, yaşadığımız an, gelecek vaatlerle yaratılan heyecan ve beklentiler içinde silik hale geliyor ve önemsizleşiyor. Ona yüklenmesi gereken anlam ve önem; verilmesi gereken değer verilmiyor. Yaşanan anın bireyin özgürleşmesindeki en gerekli dönem olduğuna ilişkin söylemler ideolojik propaganda ve ajitasyonlarla bombardıman atışına tabi tutuluyorlar.Zamanın bize bağışladığı anlar içinde en değersiz bulduğumuz an genellikle yaşadığımız andır, kıymeti en az bilinen, bütün anlar içinde en ‚üvey’ olan, kendimize en uzak tuttuğumuz an tam da avucumuzda bulunan o andır.“ (Ahmet Altan)

 

Vaat verme, vaatlere sadakat gösterme hemen hemen bütün ideolojilerin ortak çıkış noktasıdır. Şekli ve söylemi ne olursa olsun, idelojiler vaatler noktasında birleşmektedir.

 

Diyanet, fetvalar kitabında „Müslüman bir erkeğin, müslüman olmayan bir kadın ile evlenmesi günahtır“ diye yazabiliyor. Koca diyanet, dünyadan sanki bihaber!. Kaç bin müslüman „gavur“ ülkesinde „gavur“ kadınla evlidir diye sormamız gerekiyor. Üstelik çoğu kez çıkar sonucu üzerinde şekillenen pazarlıklar, bu evliliklerde rol oynuyor. Evlenmek için Diyanetten önce yapılan evliliğin „günah“ olup olmadığını sormak mı gerekir? Hakikaten kimi sol örgütlerde evliliklerin Merkez Komitesi’nin iznine bağlı olduğuna şahit olmadınız mı? Ya bu kararı beklemeden evlilik yapanların ya da MK’nin red kararına rağmen evlenen çiftlerin sonu ne oldu diye düşünüp, merak etmediniz mi? Siz düşünün, ama bu konuda „suç“ işleyenlerin nasıl sorgulandığını, yargılandığına tarih tanıklık etmiştir.

 

1979 lu yıllarda Aydınlık gazetesinde Çin’de üniversite bahçesinde öpüştükleri için kurşuna dizilen genç bedenlerin yerde yatan cesetlerini de mi görmediniz?

 

Yaşamın, insan oğluna sunduğu doğal güzelliklere karşı hoşgörülü olmayan bir ideolojinin savunduğu tek şey vaattir. “Evet ama, şu an yapamazsınız” denir. Cennete gitmek istiyorsanız, sabırlı olmanız gerekir!. İsyan duygusunu yayan “gavurların” oyununa sakın gelmeyiniz denir. “İçinizdeki şeytana kulak vermeyiniz” denir. Sınıfsız topluma varmak için bir süre sabretmemiz gerekir denir. Gerekirse bu yolda ölmek ve öldürmek inancı ile donatın kendinizi denir. Bireysel özgürlük fikri “gavurların” uydurmasıdir, “örgüt düşmanlarının” fikridir yollu bir dizi safsata ve laf kalabalığı....

Sonuçta ideolojilerin varlığı uğruna, yaşam adeta zincire vurulur. Yasaklardan geçilmez olur. Neden? Çünkü geleceğimiz için bu gereklidir denir. Peki gelecekte aynı yasakların ya da başka yasakların gelemiyeceğini kim garanti eder? İdeolojiler bunun garantisini bizlere verebiliyor. Ve ne yazık ki, bizlerden de buna inanmamız isteniyor. İnanmayan „inançsızların“ acı sonlarını neler bekliyor diye düşündünüz mü hiç?

 

Bütün ideolojilerde yerleşik düzenin devam zorunluluğu vardır. Bu nedenle ideolojiler dönüşümcü değil statikocudur. İstisnasız bütün ideolojiler ayrılıklar yani dışında olup farklı düşünenler hakkında aynı şeyi söylüyor ve yapıyorlar. Bölünme fobisi, dağılma ve parçalanma fobisi, disiplinsizlik korkusu hep canlıdır ideolojilerde. Özgürlükler alanı daraltılır sürekli. Bireyin hareket alanı, yasaklarla ve tel örgülerle çevrilidir.

 

Biraz önce vaatlerin ürkütücü hatta tiksindirici sonuçlara varabileceği söylendi. Peki hayatta hiç mi vaatte bulunmayacağız? Siz hiç vaatlerde bulunmuyor musunuz?

 

Vaatler meselesini ideolojik bağlamda ele alarak tavır belirliyorum. Vaatler yaşamda her zaman vardır. Fakat kişiler vaatlerini bir başkasını ezmek için kullanmıyor. Vaatlerine herkesin sadakat göstermesini kimse isteyemiyor. Bunu sadece ideolojiler yapar. Çünkü vaatler oyalamanın bir aracı durumuna getiriliyor. Anti demokratik uygulamalarına, şiddet ve zulüm politikalarına kılıf çekmek için vaatlere başvuruyorlar.

 

İslamcı ideoloji açıktır ki bu konuda öteki dünya da cennete gitmek için şunlara ya da bunlara dikkat edersen tanrı seni “cennete” gönderir diye insanları yasaklarla korkutmaktadır. Aman şunu yapma, aman bunu yapma yoksa “kafir” olur ve cennet hakkını kaybedersin yollu propaganda yapıp duruyor.

Olup olmadığı meçhul olan bir vaatle karşı karşıyayız ve biz kendimizi bu vaatlere teslim ediyoruz. Öyle bir teslim olmuşuz ki, bu vaatlerin esiri olmayanlara karşı şiddet, yerine göre terör uygulayarak “yola getirmeye” çalışarak allahın “iyi kulları” olmaya çalışıyoruz. Hakikaten bir Aleviyi öldürürsek “cennete gideceğiz” diyen islamcılara hiç tanık olmadınız mı? Düşünün, “gavur” yani Hristiyan bir bayanla yaşarsanız cehennemliksiniz! Onu mutlaka islamlaştıracaksınız deniyor. Diğer yandan islamın kişiye tanıdığı özgürlüklerden bahsedeceksiniz!

Marksist ideoloji de buna benzer bir konum arz etmiyor mu peki? Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz bilinmeyen bir yığın vaatlerle ne kadar insan ölüme yollandı, hiç düşündümüz mü? Hayatının baharında evini, okulunu, üniversitesini terk edip, vaatlere teslim olmanın bedeli olarak ölüm yolunu seçen, nice insan yaşamını yitirdi diye düşündümüz mü hiç?

Hayal aleminde insanları dolaştırmak, vaatler cenderesinin içine hapsetmek, ideolojik siyasi oluşumların ortak noktasıdır. Ve bunu kolaylıkla da başarabiliyorlar. Vaatleri, günün her dakikasında tekrarlayarak, bir nevi vücuda şirınga ederek canlı tutmaya çalışırlar ideolojiler. Meyve ağacı örneğine dönersek bu sorun daha da somutlaşır. Meyve verip, veremeyeceği henüz belli olmayan bir ağacınızı, gelecek için yaşamın tek seçeneği olarak belirleyip beklerseniz; gününüzü bu ağacın etrafında dönüp dolaşarak geçirirseniz, geleceğinize en büyük kötülüğü bizzat yaptığınızı bilmeniz gerekir. Birileri, bu ağacın meyveleri bizi bütün hastalıklardan kurtarır diye bağırıp duruyor. Bunu duyan insanlar ise küme küme olup beklemeye koyuluyorlar! Hayatını bu ağacın ilerde vereceği meyvelere bağımlı hale getiriyorlar! Hatta kendilerini buna inandırmaya çalışan ideolojik sisteme öyle bir inanırlar ki, adeta inançlarının esiri durumuna gelirler. Başka çareler, gelecek için başka seçenekler, neredeyse unutulur bir hal alır.

İşte bu andan sonra ideolojik sistem artık yerine oturmuştur! Bu sistemin içine hapsedilen insan, bireysel düşünsel yetisini kaybeder. Özgürlüğünü, vaatlerden öteye gitmeyen ideolojik söylemlere kurban eder adeta. Bu da, meyvelerini yiyerek kurtulacağımıza dair inancımızın bir bedeli olsa gerek. Zaten ideolojiler, bedeller ödemeye ikna edilmiş insan kümeleri üzerinde ömürlerini sürdürmüyorlar mı?

Günlük hayatta bile verdiğimiz vaatleri tutabiliyor muyuz acaba? Mesela, falan dersten şu notu getirirsen sana şunu alırım; 18 yaşına girdiğinde şu otomobili alırım deyip, zamanı geldiğinde unutulup yerine getirilmeyen nice vaat verildi yaşamımızda! Demek ki vaatler, hayatın gerçekliği karşısında, gerçeklikten kaçışın araçları oluyor genellikle. Vaatleriniz karşılığında, vaat verdiğiniz kimseye karşı çeşitli yaptırımlarda bulunmak kolaylaşıyor. Vaatlerle o an, kişinin kişisel özgürlüğüne sınırlar koyup, hatta onu tümden elinden kolaylıkla alabilirsiniz. Vaat alan kişi ise, verilen vaatlerin gününü beklemek hayaliyle, o an yapılacak yaptırımları kabullenecek derecede duyarlılığını yitirmiştir. Kişi, verilen vaatler anına kadar özgürlüğünden vazgeçmeye rıza göstermiştir. Meyveleri her derde deva olabilecek bir meyve ağacını, gece-gündüz beklemeye koyulmak anlaşılır bir şeydir. Fakat meyve vermiş bir ağacın meyvelerini aynı söylemlerle kolay kolay pazarlayamazsınız. Meyvelerinizi satmanın karşılığı olarak insanların özgürlüğünü isteyemezsiniz. İsteseniz de bunu başaramazsınız.

Burada vaatlerin insanların psikolojik dünyası üzerindeki büyüleyici etkisine tanık oluyoruz. Bu nedenle ben vaatlere karşı temkinli olmayı yeğliyor, hatta vaatlerin verildiği alanlara girmekten korkuyorum. Vaatlerin beni, benden alacağından korkuyorum. Vaatlerin ardında yatan amaçlar bu nedenle beni düşündürüyor ve ürkütüyor.

İnsan öldürmeyi ya da idamları yasaklayacaklarını söyleyen marksistlerin hangisi bu vaadini yerine getirebildi? Diyelim ki, iktidara gelebilmek için bunlar araç olarak kullanılabilinir söylemine itiraz etmedik! Peki, ya sosyalist iktidarların kurulduğu ülkelerde yaşananlara ne demeli? Sorgusuz, sualsiz öldürülen binlerce insan; nerede öldürüldükleri, nereye gömüldükleri bile belli olmayan bir yığın insan! Bunlara ne demeli?

Benim cennete gideceğimin garantisini kim nasıl sağalyabilir? Aynı şekilde yaşamımın güvencesini hangi sosyalist garanti edebilir? Sosyalizmde ya da komünizmde idam edilemiyeceğimi kim garantileyebilir? Bunu kesin bir dille, “garanti ediyorum” diyen birine inanmak, ne kadar sağlıklı olabilir?

Savaşlar, “özgürlük getireceğiz” vaadiyle bizlere yutturulmuyor mu? Bush’un “Irak halkına özgürlük getireceğiz” diyerek Irak’a girmesine inanmak ya da buna göz yummak zorunda mıyız? Gerçek özgürlük “sosyalizm toprağında fışkıracak” diyen bir dönemin sosyalist vaatleri gerçekten yaşanır hale mi getirildi?

Devrimden evvel, işçi sınıfının iktidarı için yola çıktıklarını söyleyen, burjuvaziyi ve bütün bürokratları görev ve yönetimden alacağız diyen leninist vaatler yerine getirildi mi acaba? Bu şatafatlı ve görünürde büyüleyici olan vaatlerin tersine, 1921’li yıllarda NEP (Yeni Ekonomik Politika), -buna neden yeni dendiğini de anlamıyorum- politikasıyla “ceplerini doldurma pahasına” eski bürokratların yerlerinde tutulmaya çalışıldığına şahit olmadık mı? Bu dönemde 1921-1922 yıllarında sadece açlıktan 5 milyon insan ölmüştü Rusya’da. Hem vaatleri veren, hem de bu vaatlerin tersini yapmak mecburiyetinde kaldıklarını söyleyen iki Lenin mi vardı yoksa? İşin daha da vahim olanı, eski vaatlerin yerine getirilmesinde ısrar eden kimi sosyalistlerin “karşı devrimci” ilan edilerek ölümlerine ferman çıkarılmış olması! Bütün bunlar olurken, vaatlere karşı müsamahalı olmak gerekebilir mi? Müsamaha göstermek bir yana, vaatlere hala kendimizi teslim etmek; yaşanan onca tecrübe ile bağdaşabiliyor mu?

 

XIV

            DEMOKRATİK KÜLTÜR, ALIŞKANLIKLAR VE İDEOLOJİ

 

Demokrasi kültürü, Türkiye’de ciddi bir biçimde yaşanmadığı için; Türkiye’de yaşananlar da haliyle bu kültür ile bire bir ilintili olan hoşgörüden uzak olmuştur. Keza demokratik kültür ile bağdaşmayan şiddet unsuru, Türkiye’de adeta yaşamın vaz geçilmez bir parçası olmuştur. Siyasal ideolojik yapılanmalar, şiddet unsurunu içselleştirmiş; farklılıklara karşı pervasızca davranmışlardır. Şiddet denen canavarın eline maalesef özgürlükçü ve demokrat olduklarını söyleyen sol çevrelerde düşmüştür. Belki de sol cenahın, yarattıkları şiddetin kurbanı olduğunu söylemek daha doğru olur.

Oysa demokratik ve özgürlükçü hoşgörü kültürünün yaşama sindiği, insanlar tarafından içselleştiği toplumsal yapılarda yaşam bir başka olur. Farklılıklara karşı tavır ve davranışlar hep hoşgörü içinde olur. Tartışmalar ya da eleştiriler yapılırken sorumlu ve demokrasiye layık bir söylem ön plana çıkar. Böylesi bir sistemin yerine oturabilmesi için kuşkusuz dikkat edilmesi gereken ya da gözden hiç bir zaman uzak tutulmaması gereken hususlar vardır.

Aşağıda sıralanan bu hususların varlığı neticesinde ancak demokratik kültürden bahsedebiliriz:  

            Birincisi: Tartışmalar karşılıklı hoşgörü içerisinde yapılır. İkincisi: Taraflar uzlaşma zeminini yaratmaya katkıda bulunurlar. Üçüncüsü: Her taraf, karşı tarafın söylemine değer verir ve yanlış da olsa onu ciddiye alır. Dördüncüsü: Eleştiriler, tarafların hatalarını görmelerine yardımcı olabilecek bir olgunlukta olur. Beşincisi: Taraflar, bir başkasının eleştirilerini hazmetmeye ve onlardan yararlamaya her zaman hazır olmalıdır. Altıncısı: Farklılıklar ne kadar derin olurlarsa olsunlar, yaşam hakkına müdahale edici bir davranıştan kaçınılır. Farklılıkların yarattığı heyecan ve gelişmelere kazandıracağı ivme, gözden uzak tutulamaz. Yedincisi: Taraflar, ne olursa olsun birlikte yaşamanın önüne geçen, barışı sürdürmenin ana prensiplerini zedeleyecek her davranış biçiminden uzak dururlar. Sekizincisi: Taraflar, illa da kendi düşüncelerini kabul ettirecek bir davranıştan kaçınmalı, karşılıklı olarak biribirine tahammül göstermekle yükümlü oldukları bilinci ile soruna yaklaşmalıdırlar.Dokuzuncusu: Taraflar eleştiriler ışığında hatalarını görebilecek bir iyi niyete sahip olmalıdırlar. Onuncusu: Taraflar kullandıkları dile mutlaka dikkat etmelidirler. Karşı tarafı sılf eleştiri olsun diye değil, ikna etmeye ve hatalarını görmeye yardımcı olabilecek dostlar arası sohbet havası içerisinde bir söylem, tartışmaya hakim olmalıdır. Küçük düşürücü ve provake edici bir dil kullanmaktan kaçınılmalıdır. “Nitekim ben de farklı bir insanım ve herhangi bir karar için kendimi ölçü olarak göremem” (Tolstoy), anlayışı ile hareket etmek gerekir.

Yukarıda sıralanan ve daha da genişletilecek demokratik tartışmanın ana kurallarını, acaba Türk Solu ne kadar hayata geçirebildi? Ben şahsen bu konuda solun ciddi zaaflarına şahit oldum. Bir kere taraflar birbirini alt etmek için tartışmaya oturuyor ya da oturuyorlardı. İkinci olarak, taraflar düşman bir pozisyonda ve önyargılı olarak tartışmalara geliyor ve birbirini dinleyecek ve anlayacak kapsamda bir olgunluğu gösteremediler. Üçüncüsü, örgüt taraftarları tam bir takım tutar gibi, yan yana iç içe değil, karşı karşıya oturur ve biribirine laf atarlar. Dördüncüsü, örgüt yöneticileri kendi taraftarlarının nabzını elde tutar, gerektiğinde saldırganlığa bile yönlendirebiliyorlar. Beşincisi, tahammülsüzlük had safhadadır. Tartışmalarda söylenenlere kulak verilmiyor, karşı tarafın konuşmalarına yerli yersiz müdahale ediliyor. Altıncısı, kullanılan tartışma dili, demokratik hoşgörü ortamından tamamen uzaktır. Dil bir anlaşma aracı iken, tartışmalarda saldırganlığın bir aracı durumuna dönüşüyor.

Özellikle sonuncu, yani altıncı tespit hakkında biraz daha duralım. Ben farklılıklar arasında kullanılan dilin demokratik ölçüler içinde olmasına özel bir değer vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Kullanılan dil itici değil, birleştirici ve yakınlaştırıcı olmalıdır. Dil, karşı tarafı alt etmenin bir aracı değil, tersine olgunluk içinde ve dostluğa yardım edici içerikte kullanılmalıdır. Dahası kullanılan dil, hakikaten biribirimizi anlamak için bir araç olmalı ve biribirimizi anlamaya hizmet etmelidir. “Dil insanın evrenidir” (Heidegger). Öyleki dili, küfür içerikli ve karşı tarafı proveke edici terimlerle de kullanabilirsiniz. Bu, sizin sahip olduğunuz terbiye ve demokratik kültür derecesi ile direkt ilintilidir.

Sol örgütler arası tartışmalarda maalesef bunları göremiyoruz. Sol içi tartışmalarda genel olarak olumsuz bir dil tarzı hakimdir. Dil, ajitasyon ve demogoji içerikli olup, karşı tarafa sıfatlar bulan bir boyut içeriyor. Revizyonist, oportunist, pasifist; küçük, milli burjuva, emperyalizmin ekmeğine yağ süren; milliyetçi, sosyal faşist, goşist vb sıfatlar tartışmanın ana ve en sık kullanılan sözcükleri oluyor. Böyle olunca da ortak zeminde buluşmanın, hoşgörü ve tahammül göstermenin altı, bilinçli, bilinçsiz dinamitleniyor. Sonuçta kin, nefret ve düşmanlık biraz daha da derinleşerek toplantı bitmek zorunda kalıyor. Sonra herkes kendi yayın organlarında biribirine verip veriştiriyor!

Burada, demokratik tartışma kültürünün izlerine rastlayabilir misiniz? Burada tartışmanın hoşgörü ve dostluk bağlarını geliştirmeye hizmet ettiğini söyleyebilir miyiz?

 

XV

            DEMOKRASİ VE SOL İDEOLOJİK ÖRGÜTLER

 

Demokrasi bir ideoloji değil, bir yaşam biçimidir. İnsanlığın geldiği noktada demokrasi, her tür çarpıtmaya rağmen var olan rejimlerin içinde insanın yaşayabileceği bir siyasal rejim biçimidir. Demokrasinin daha da ilerletilip, geliştirilmesine ihriyaç vardır kuşkusuz. Örneğin, kadın-erkek ilişkisi, açlık, adaletsiz gelir dağılımı, savaş harcamalarının vardığı devasa boyut, etnik ve kültürel haklar, ekolojik ve benzeri sorunların varlığı, bireyin ve insanların yeterince ve bilinçli bir yaklaşımla sorunları özümseyememelerinin sonuçlarıdır.

Yaşam, problemlerin çözümü için fırsattır. Bu fırsatı demokratların, yaşamı daha da yaşanır kılmak isteyen herkesin bilinçlice kullanması gerekir. Demokrasinin genel ölçüleri ve prensipleri özümsenmeden, sadece teorik planda değil, yaşamın her alanında uygulanır ve yaşanılır kılmadan; demokratik rejim geliştirilip, ilerletilemez. Demek ki, bu bize, yani bireye ve insanlara bağlı bir şeydir. Bizler, demokrasinin genel prensiplerini gündelik hayatımızda cidden uygulayabiliyor muyuz acaba? Mesela demokrasinin vaz geçilmez prensiplerinden biri olan farklı düşüncelere karşı hoşgörü ve töleransı gösterebiliyor muyuz biribirimize?

Solun bin bir parçaya bölünmesi, sol arası şiddet ve çatışmalar; uzlaşmaz ve düşmanca davranışlar, sol örgütlerin kendi dışındaki fikirlere karşı otoriter davranması hatta şiddet uygulaması, solun demokratik kültürü henüz özümsemediğine dair örneklerdir. Örneğin, din, etnik kimlik, bireyin özgürleşmesi konusunda sol, şatafatlı söylemlerine rağmen demokratik bir duruş içinde değildir. Bu nedenledir ki, Türkiye’de sol, halk kitleleri nezdinde güven verici olmaktan çıkmıştır. Bundan dolayı her gün marjinelleşmektedir. Bu durum sadece Türk Solu için değil, dünyanın diğer ülkelerindeki sol için de geçerlidir. Sol, içinde bulunduğu bu çıkmazı aşabilecek mi? Buna kimse mutlak bir cevap veremez. Verse bile, doğruluğu tartışmalı ve şüphelidir. Şu an var olan olguları alt alta toplarsak, durumun çok güç olduğunu söyliyebiliriz.

 

Genel olarak sol, hatalarına karşı bilimsel bir yaklaşım içinde değildir. Reel sosyalist ülkelerde, en başta Rusya ve Çin’de yaşananlar solun kolunu, kanadını kırmıştır adeta. Ve işin vehameti de solun bunu hala cidden görmek istememesidir. İşin daha da kötüsü, solun önemli bir bölümü, yaşananalara sahip çıkıyor ve bu despotik rejimleri savunuyor oluşudur.

Bu ülkelerdeki despotik ve otoriter rejimler solun önemli bir kesimini etkilemiş ve onların demokratik bilincini yozlaştırmıştır. Buna, solun emperyalizm fobisi de eklenince, sol hareketlerin içinde bulunduğu çıkmazdan çıkması oldukça zorlaşmaktadır. Örneğin, hala sıcaklığını hissettiğimz bir Irak savaşı var. Solun bir bölümü emperyalizme karşı Saddam zalimini, bir dönem Miloseviç’i nerede ise kahraman ilan eder derecede kötürümleşmiştir.

Saddam’ın anti emperyalistliğinden bahsediliyor! Savaş esnasında Irak Şiileri’nin direnişı anti-emperyalist olarak görülüyor ve destekleniyorlar!

Daha önceleri İran’da devrim adına, anti emperyalizm adına Humeyni hareketi ateşli bir biçimde desteklendi. Sonuçta, sol ölüm fermanını imzalamış duruma geldi.  1980’li yıllarda Afganistan’da Sovyet yanlısı hükümet, dolayısıyla “sosyal-emperyalizme” darbe vuruyor diye gerici Hikmetyar hareketi desteklendi. İşin tuhaf yanı, aynı hareketi Türkiye’nin ve Amerika’nın da desteklemesidir. Hikmetyar’a destek veren solun ciddiyetsizliği, onları Amerikancı çizgide birleştirdiğini görmelerine engel oluyordu.

El-Kaide’nin emperyalizme darbe vurduğunu, dolayısıyla desteklenmesi gerektiğini iddia eden bir çok solcu ile tartıştığımı hatırlıyorum. Solun yaklaşımı, oldukça basit bir anti-emperyalizm fobisinden kaynaklanıyor. Bir hareket görünürde, emperyalist bir ülkeye darbe vuruyorsa “desteklenmelidir!” Acaba bu hareketin yapısı gerçekten de demokratik mi? İnsanlığa gerçekten yararlı olacak bir iktidar kurabilecek mi? Hatta bu hareket, emperyalist denen ülkelerdeki demokratik rejimden daha da ileri bir demokrasi getirebilecek mi? Bunları kimse düşünmüyor ya da tartışmıyor. Tartışmak ne kelime, tartışanlar “emperyalizmin ajanı” ilan ediveriliyor! Farz edelim Afganistan’da El-Kaide, Irak’ta Şiiler iktidara geldi. Solun burada yaşam şansı olabilecek mi? Bırakalım solu, bireyin özgürlüğü, demokratik kültür burada ne kadar yaşanır hale gelir? Humeyni hareketi, aynı anlayış ile desteklendi de ne oldu? Solun emperyalizm fobisi tam bir çıkmaza doğru yol alıyor demekki.

Aynı emperyalizm fobisi, solu, bir başka alanda da çıkmaza sokuyor. Mesela Çin ve Rusya’da yaşananlar sorgulanmıyor. Buralardaki despotik tek parti diktatörlükleri, emperyalizme hizmet eder korkusu ile eleştirilmiyor ve gerekli dersler çıkarmaya yanaşılmıyor! Stalin zulmü, aynı mantıkla görmemezlikten geliniyor.

“Bütün karışık sorunların basit çözümleri vardır, ama bütün basit çözümler yanlıştır” (Karl Popper). Bunu, bütün karışık sorunların basit cevapları vardır, ama bu basit cevaplar yanlıştır diye anlamak gerekir. Tıpkı solun yukarıda verdiği cevaplar gibi.

Sol, emperyalizm fobisinden kendisini  kurtarmak zorundadır. Bu, solun anti-emperyalist olmaktan çıkması gerektiği anlamına hiç gelmiyor. Tersine bu, solun gerici ve despotik güçlerin etkisinden çıkması gerektiği; özgürleşmesi gerektiği anlamına geliyor.

Solun demokratikleşme süreci, hatalarına karşı sorgulayıcı olması ile gelişir ve ilerler. Türk Solu için özellikle 1970-1980 arası dönem cahiliye dönemidir diye düşünüyorum. Bu dönem hala da aşılmış değil!

Bu dönemde, Türkiye sol hareketinde söylemler ne olursa olsun, demokratik prensiplerle bağdaşmayan bir dizi uygulamalar yaşanmıştır. Demokratik kültür geliştirilip yaygınlaştırılacağına, tersine tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük alabildiğine yaygınlaşmıştır. “Bu söylenenler doğrudur ama, yaşanması gerekiyordu demek” ise bir başka yanılgıdır. Bu tavır, ciddi bir sorgulama sürecini engelliyor.  Hataların her zaman olabileceği, hatalar olmadan yol alınılmayacağı doğrudur. Ama, hangi hatalardan bahsettiğimizi söyleyebilir miyiz? Bu hatalarla solun konumunu nasıl değerlendirebileceğiz? Kuşkusuz hatalar yapılır. Fakat aynı hataların bir daha da yaşanmaması için çaba göstermek gerekmiyor mu? Başkalarını eleştirme hakkını kendinde her zaman bulan bir sol, acaba başkalarının kendisini eleştirme hakkına tahammül edebiliyor mu? Bu eleştirilerin yapılmasına tölerans gösterip, eleştirilerin yararlı olduğunu, hatalarını sorgulama sürecinde yardımcı olduklarını söyleyebilen bir sol tanıyormusunuz acaba?

Aslında yukarıdaki soruların içinde ciddi demokratik prensipler ve çözümler vardır. Fakat bunları sol görmek istememektedir.

Solun dine bakışı otoriterdir. Şiddet içeriklidir. Solun etnik kimliklere karşı tavrı, inkarcılık içeriklidir, demokratik değildir. Solun kendi dışındaki farklılıklara karşı demokratik ölçüler içinde olması bir yana, kendi içinde bile tahammülsüz, tölerans ve hoşgörüden uzaktır. Solun hatalarına karşı yaklaşımı bilimsel değil, doğmatik ve statükocudur. Solun değişim heyecanı hemen hemen bitmiştir. Gündelik yaşama ilişkin solun müdahalesi oldukça zayıf ve gerçekçi değildir. Sol geçmisiyle övünüyor, gelecek ile ilgili söylemlerle oyalanıp duruyor. Hayata dair dönüşümcü müdahaleden yoksundur. Solun bireysel hak ve özgürlüklere karşı tavrı top yekün bir anlayış içerikli olup, despotik bir karekter taşımaktadır. Solun özgürlük söylemi, kendi özgürlüğü ile sınırlı olup; bencillik taşıyor. Demokratik kültür düzeyi, solun pratiğinde oldukça geridir. Özgürlük kavramı, solun bugünkü davranış biçimleri ile bağdaşmaz bir düzey arz etmektedir.

Bu tespit ya da belirlemeleri çoğaltabiliriz. Fakat buna burada sayfalar yetmeyecek. Demokrasi ve özgürlük prensiplerini içeren yukarıdaki tespitler solun durumunu yeterince açığa vuruyor diye düşnüyorum. Bunlar solun demokratik olup olmadığını ya da ne kadar olduğunu açığa vuran önemli prensiplerdir.

Yapılan bu tespitler sola düşmanlık niyetimden kaynaklandığı anlamına gelmez. Bunlar değişim rüzgarlarının mutlaka estirilmesinin önemine verdiğim değerden ötürüdür. Solun ciddi anlamda değişmesi gerektiğini, gelişmesi için buna ihtiyaç olduğunu söyliyorum. Ben solun içinde bulunduğu marjinellikten kurtulmasının gerekli ve zorunlu olduğunu düşünüyorum. Halkın ve insanlığın demokratik ilerleyişinde solun yerini cidden önemsiyorum ve onun değişime mutlaka uğraması gerektiğini ifade ediyorum. Eleştirilerimi bu niyet ve maksatla yapıyorum.

Ayrıca yaşanmış deneyler ışığında, solun vahim durumunu yeni nesilin kavraması için buna ihtiyaç var diye düşünüyorum. Yaşanan hatalar, verdiği kadar verdi zararını. Ama aynı zararın yaşanmaması için yeni nesile ders olabilir notlar olması için, sorgulamamız ve tartışmamız gerektiğine inanıyorum. Yeni neslin sorgulayıcı olmasına zaruren ihtiyaç var. Kişiye tapan, özgürlüğünü başkasından bekleyen inanç ve disiplin adına oluşan itaatkar bir kişilik aşılmak zorundadır.

Sadece solun da değil, sağın ve dini kesimlerin de değişim geçirmeye ihtiyaç var diye düşünüyorum. İnsanlığın gelişmesi için, adalet ve özgürlüğün gelişip serpilmesi için, bireyin özgürlüğüne verdiği değerin önemini bilince çıkarması için, barışın ve dostluğun değer kazanması için herkesin bir değişime ihtiyacı var. Demokrasi tuz ve ekmek gibi herkese lazımdır. Demokrasi mücadelesinde önemli bir değişim ayağını da sol oluşturmaktadır. Hatta tarihte sol, değişimden yana olmasından ötürü; eskide ısrar eden sağın duruşuna karşı yeninin temsilcisi olmaya aday olmuştur. Klasik anlamda sol, değişimden ve yeniden yanadır. Dolayısıyla solun devrimciliği, bu duruşu ile bire bir ilintili olmuştur. Sağ ise daha çok statükocu bir duruş sergilemiştir. Bugün bu ayrım çizgileri nerede ise kaybolmaktadır. Hatta zaman zaman sol, sağa göre daha da geri bir pozisyon arz edebiliyor! Yani sağ ve sol için yapılan klasik tanımlar ile açığa çıkan ayrımlar silikleşiyor.

Böylesi bir durumda solun cidden sorgulanması önem taşıyor. Yeri geldiğinde, solun “canını acıtmak” gerektiğini bile düşünüyorum. Solun hayrı-alemeti için iğne değil, canına çuvaldız bile batırmamız gerekiyor içinde bulunduğumuz ortamda.

 

XVI

            DÜŞÜNMENİN VE ÖĞRENMENİN, NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ

 

İnsanlığın geleceğini, gidişatını düşünüyorsak; farklı düşüncelerin varlığından korkmamamız gerekir. Farklı düşünceler gelişmelere her zaman ön ayak olurlar. Hatta gelişme onlarsız olmaz. Bu bilinçle oturup düşünmemiz gerekiyor. “Düşünmeden öğrenmek, zaman kaybetmektir” (Konfüçiyus).

 

Düşünmeden öğrenmek değersiz; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir

 

İnsanların değişime en büyük hizmetleri, amaç ve niyetlerini korkusuzca, özgürce söylemelerinde yatıyor. Bu nedenle de hoşgörülü olmak durumundayız. Düşüncelerimizin kesinlikle hatalar içermediği yönündeki bir duruş bizi, bağnazlığa ve hoşgörüsüz olmaya götürür. Her fikirden ya da düşünceden öğreneceğimiz mutlaka bir şeyler vardır diye düşünmek gerekir. Değişik fikirlere karşı hoşgörülü olmak, şiddet ve bağnazlıktan uzaklaştırır kişiyi. Bu durum, insanların biribirinden öğrenme güdüsünü geliştirmeye zemin oluşturur. Şiddet ve manipülasyon, adım adım bu süreçle beraber geriler. İnsanlar, özgürce düşünerek okumaya ve tartışmaya başlarlar giderek. Bireyler art niyetsiz ve fikirlerini herhangı bir çıkar karşılığı satmayan bir nevi derviş ruhuna sahip olurlar. Bu ruha sahip insanlar ancak insanlığa hizmet edebilir ve gerçeği bulmaya aday olabilirler.

Yaşananlar bunun tersidir ne yazık ki. İnsanlar düşünmeden, ezberci bir öğrenme yolunu seçiyor ya da buna zorlanıyor. Öğrenmeği başkalarına hava atmak ya da başkalarını manipüle etmek için kullananlar var. Bunu, bir nevi çıkar elde etmek için araç olarak kullananlar var.  Böyle olunca da farklı düşünceler karşısında hoşgörü ve tahammül gösterilemiyor. Adeta kılıç kuşanıp meydan muharebesine çıkmış savaşçıların durumu yaşanıyor. Bu durumun mutlaka aşılması gerekiyor. İnsanlar fikirsel ayrılıkları bahane ederek kendi aralarında adeta çin seddini andırır duvarlar çekiyorlar. Herkes, herkesten korkuyor. Herkes kendisinden korkuyor. “Düşünmek zor iştir, muhtemelen bu nedenle çok az kişi düşünür.” (Henry Ford).

Başkalarıyla yüzleşmek düşüncesi, vahşi bir canavarla karşılaşmakla eş değer bir hal alıyor. Bu ruh hali ile insanlar doğal olarak saldırganlaşıyor. Bu ruh hali, insanları değişmeye karşı direnen, kemikleşmeye ve içe kapanmaya götüren bir sürece bırakıveriyor. Dolayısıyla ruhsal bunalımın alabildiğine yaygınlaştığı bir sürece doğru, hızla yol alıyoruz.

Bu durum bütün sağ ya da sol çevrelerden oluşan ve biribiriyle barışık olmayan yüzlerce gurubu karşı karşıya getiriyor. Demokratik kültür ölçüleri hayata geçirilmedıği için de bölünmeler, derinleşiyor habire. Farklı düşünceler arasında şiddet, neredeyse tek çözüm olarak işlev görüyor. Farklı düşüncelerin kendi aralarında yarattığı ve gelişmelere kaynak olabilecek kendiliğinden dinamizm unsuru, şiddet yolu ile ortadan kaldırılıyor. Beyinlere, kendisini ve düşüncesini devam edebilmesi için tabir caizse ölüm ve öldürme ilacı şirınga ediliyor adeta.

Bana kalırsa tüm bu bölünmelerin ve ayrılıkların altında insanların büyük bir bölümünün öğrenmeye gerçek değeri vermemeleri yatıyor. Öğrenme heyacanlı bir süreçtir. Yemek ve içmek gibi zaruri bir ihtiyaçtır. Yemek ve içmeyi kuvvetlenip, başkalarını dövmek için bir araç -gerçi böyleleri de yok değil ya- olarak nasıl ki kullanmıyorsak, öğrenme amacımız da tıpkı böyle olmalıdır. Farklı yemeklere karşı iştahımızın kabarması gibi, farklı düşünceleri de sindirmeye ve hazmetmeye hazır olmalıyız. Sevdiğimiz bir yemeği bekleme heyecanımız, farklı düşünceleri dinleme ve onlardan öğrenme alışkanlığı ile birleşmek zorundadır. Değişik yemekleri sevmekle, insanlar arasında herhangi bir bölünme korkusuna ya da endişesine düşmediğimize göre, değişik düşünce sahibi olmak bahanesiyle, insanlar arasında ulaşılmaz uçurumlara sebebiyet vermemeliyiz. Bu yüzden kimse biribirini horlamamalı ya da küçümsememeli. Bunun yolu Konfiçiyus’un, Düşünmeden öğrenmek değersiz; öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.” deyimini bilince çıkarmaktan geçer.

 

Demek ki, yaşamın bir çok alanında kanıksanan ve doğal sayılan ayrılıklar, düşünsel alanda da yer edinmek durumundadır. Düşünsel alan tehlikeli görülmekten mutlaka çıkarılmalı, özgürlükler ülkesinin olmazsa olmaz şartı olmalı ve hayatta değer verilmelidir. İnsanlık, yaşadığımız pratikte ciddi sorunlar yaşıyor ve önüne geçilmezse yaşamaya devam edecektir! Bu alanda yaşanılan çetrefelli ruh dünyası, insanlık için doğal felaketler yaşamasına gebedir maalesef. Bu ruh hali, iyinin ve güzelin gelişip serpilmesi önünde ciddi bir tehdit unsuru konumundadır.

Öyleyse insanlar arasındaki fikir ayrılıklarının, biribiriyle düşman olmalarına neden olmayacak yeni bir ruh halinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Dostluklar sadece aynı düşündüğümüz anda kurulacak ilişkilerden çok, yeni dostluklar edinmek için bizi karşı yakalara götürecek köprüler işlevine sahip bir karakter arz etmelidir. Dostluklar, yüreğimizin kapılarını aralayan anahtar rolünü görmelidir. Bu anahtarlar korkusuzca kullanılmalı, karanlıkta hayal edemiyeceğimiz güzelliklerin bulunma serüvenine gidecek ve yeni arayışlara itecek bir araç olmalıdır. “Karanlığa söveceğine, kalk bir mum yak!” (Konfuçiyus) ruh hali ile donanmamız gerekiyor. Çoğu kez yüreğimizin derinliklerindeki karanlığa yolculuk etmekten bile aciz bir birey durumuna getiriliyoruz. Yüreğimizin sesine kulak vermekten bile korkar duruma düşürülüyoruz!

Sorun daha çok, insanların “savaşlara karşıyım” demesinden çok, “öyleyse” bu savaşlar “neden oluyor” diye sormamasından kaynaklanıyor. Hayatta farklılıklara karşı kendi arasına duvar çeken, biribiri ile yüzleşmekten kaçan ya da korkan insanların bu soruyu kendilerine sorması oldukça zordur. Çünkü şizofrenik ve katmerleşmiş ön yargılı toplumdal psikolojik bir sorun ile karşı karşıyayız. Bu durumun aşılması göründüğü gibi kolay olmayacak. Fakat durum ne kadar zor ve karmaşık olsa da, böylesi bir yaşam biçiminden çıkış koşullarını mutlaka yaratmalı ve yeni yeni tedavi yöntemlerini geliştirmek durumundayız.

Bu hastalıklı yaşam ortamında insanlığın geleceğe umutla bakması, gündelik yaşamında umutla yaşaması ve insani değerlerini yaşatması beklenemez. Gündelik yaşamdaki yaşam tarzımızı değiştirmek durumundayız. Bunun yolu da bireyin özgürleşmesinden ve kendisine güven duyacak bir olgunluğa erişmesinden geçecektir. Bu yol ciddi engellerle doludur. Siyasal ideolojik yapılar bu yolun önüne ciddi olarak engeldirler. Çünkü bu çevrelerde birey, birey olarak varlığını, içinde bulunduğu örgüte borçlu sayar. “Şu önderimiz olmasa ben hiçim, biz hiçiz!” ruh hali bireyin kendisine güven duymasını engeller. Dolayısıyla bu durum bireyin özgürleşmesini engeller. Bireyin bağımsızlaşması, kişiliğini bulması oldukça zorlaşır. Böylesi bireylerin matematiksel toplamından oluşan örgütlerin ve ideolojilerin dönüşümcü olması, farklı fikirlere karşı önyargısız yaklaşmaları da beklenemez doğal olarak.

Kirletilen insani değerler, şiddete, teröre, savaşa rahatlıkla dönüşebiliyor. Öğrenmenin amacı, özgür birey olmaya, özgür düşünmeye, derviş ruhlu bir kişilik gelişimine hizmet etmek olmadığı için; örgüt hakimiyeti bireyin üzerine çöküveriyor adeta. Böylesi bir süreç ile birlikte ön yargılar, manipülasyon, doğmatizm ve saldırganlık bireye yön veren biricik silahlar oluyor maalesef! Ve tabiiki böylesi bir ortamın yaratılmasına olanaklar sağlayan ideolojik yapılanmalar, fırsatları rahatlıkla değerlendirebiliyorlar. Bireyin zaafından yararlanmak için ideal bir zaman dilimi söz konusudur. “Kurt dumanlı havayı sever” atasözünde özetlenen bir durumla karşı karşıyayız.

Öğrendiğimiz bilgileri, çoğu kez başkalarını ezmek için kullanıyoruz. Bilgimizi bazen hava atmak için, bazen bilgeçlik taslamak için; hatta bazen de kız ya da erkek “tavlamak” için kurnazca ve sinsice kullanma yoluna baş vuruyoruz. Sonuçta çıkar sağlayacağımız bir öğrenme yolunu seçerek, egomuzu tatmin etmeye çalışıyoruz.

Bildiklerimizle övünürken, insanlık yararına, değişime hizmet edecek bilgimizin gücünü kullanmaktan alıkoyuyoruz kendimizi. Paranın egemen gücünün, insanları egoizme götürdüğü duruma benzer bir durum ile karşı karşıyayız! Toplumun değişiminde, gelişmesinde ve ilerlemesinde önem taşıyan bireyin rolü, gerekli işlevsel özellikleri göstermiyor sonuçta.

“Yalnızca hayvanlar durmaksızın vücutlarını besleyecek besini bulmakla uğraşırlar, ...insanların, temel düşüncesi, ruhun gerçek besini olan bilgeliği aramak olmalıdır.”  (Rene Decartes) Bu bilgeliği arayan da bilim insanıdır. Bilim insanları,didinip duran işçi karıncalar gibidirler. Dev bir bilgi hazinesinin oluşmasına yardımcı olan birer hizmetkardan başka bir şey değildirler. Tarihin belli bir döneminde oluşmuş

stoktan alıp, buna biraz da kendilerininkini katarlar. Her bilim adamının çabası bilgi

okyanusuna bir damla mürekkepli su katmak gibidir. Çok kısa bir süre sonra, yaptıkları

işler -bireysel başarılarda hep olduğu gibi- özümsenir, yerlerine başka şeyler konur ve

kaybolur. Okyanusa atılan bir damla su gibi. (S. Tarlacı). Bilim insanı elde ettiği sonuçları mütevazi bir biçimde insanlığa sunar. Bunu her tür baskı ve engellemeye karşı savunmaktan geri kalmadığı gibi, değişik fikir ve iddialar karşısında da bu mütevaziliğini korur. Eleştirilere açık olur ve dışındaki fikirsel tartışmalardan zevk duyar. Kendi fikirlerininin yayılması için diğer düşünsel fikirleri yasaklamayı kesinlikle düşünmez. Tersine özgürlüğü, kendi fikirlerinin yayılması için gerekli ve zorunlu görür.

İdeolojiler ise bunun tersini yaparlar. Dışındaki gelişmeleri kendi tekeline almanın mutlaka yollarını ararlar. Alamadıklarında ise onu yasaklamaya ya da baskı ve şiddet altına alıp ezmeye çalışırlar. Her ideoloji, kendi profesyonel ideologlarını yaratır. Bu, bütün gerçeklerin ideolojileri uğruna çarpıtılması için zorunludur ideoloji için adeta. Çünkü ideoloji için önemli olan, kendisinin hakimiyetini devam ettirmesidir ya da hakimiyetini yaymaktır. Statükoyu, yerleşik düzenlerini sürdürmeleri için ideolojiler her çabayı gösterirler. Stoklar üzerine çok fazla şey katmadan, stoklardan kullanırlar. Stokların üzerine katar göründükleri yeni şeyler, aslında eskiyi korumaya yönelik çabalardır. Yoksa yanlışlarını ya da yanlış düşündüklerini kabul edip kendilerini değiştirmek gibi bilimsel davranışlar değildir bunlar.

 

Kendimizi ve yaşamımızı sürekli ilerletmek, geliştirmek ve değiştirmek gerektiğine yeterli önemi veremiyor, topluma yani insanlığa karşı sorumluluklarımızı da unutuyoruz çoğu kez. Böyle olunca da Bireyin yüklenmesi gereken, omuz vermesi gereken rolünü, ideolojiler üstleniyor. Ve dünyada ideolojiler arasında sonu gelmez şiddet ve terör, insanlığı tehdit eder konuma geliyor. Ölümler pervasızca kanıksanıyor. Ölümler bencilce övülüyor, yüceltiliyor. Dahası ölümler çıkar amaçlı olarak pazara sürülüyor. Ölüm adeta kâr amaçlı olarak pazarda meta olma işlevine dönüşüyor. İnsanlar ona koşuyor. Onu almak (yoksa o mu onları alıyor?) için adeta kuyruğa girme yarışına giriyorlar.

Yaşam, insanlar için sevecen ve gerçekten onlara tad ve zevk verecek gerçek bir durum arz etmedikçe, ideolojilerin yaşamı cehenneme geçirecek bir çok bahanesi olacaktır. Bireyin yaşamı, kendisine aittir. Yaşamında ideolojik güçlerin yarattığı olanaklarla beslenen bireylerin, aslında korkuluk veya birer robot durumundan fakları yoktur. Bunlar hep birilerine tabir caizse gebedirler. Ayakları altındaki toprak zemini kaygandır. Her an sendeleyip düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır bu tip bireyler. Bu durumdaki bireyin kişilik oluşumu çarpıktır. Bunlarda özgüven duygusunun oluşması oldukça zordur. Belki de imkansızdır. Durum böyle olunca bireyin çevresindekilere, faklılıklara veya topluma karşı sorumluluk bilinci kazanması gelişemez. Teneffüs ettiği havanın bile, etkisindeki ideolojik düşüncenin bir eseri olduğu ya da olması gerektiği fikrinin esiri durumundadır.

Kısacası birey özgürleşemediği müddetçe, toplumun özgürleşmesi beklenemez. İdeolojiler bunu  tersinden savunuyor. Bireyi ancak kendilerinin kurtaracağını iddia ederler. Bu yönlü ajitatif söylemleriyle birey üzerinde adeta hükümranlık kurarlar. Dünyada yaşanan sorunların genel olarak bireyin bu durumu kabul etmesi ile birebir ilintili olduğunu düşünüyorum.

O halde görev bireyi kurtarmaktır. Bireyin kurtarılması ile toplumsal ve sosyal kurtuluşun yolu açılır. Savaşların önüne geçilir. Bireysel bencillik yerine sorumluluk hukuku gelişir. Çevresindeki haksızlıklara karşı duyarlı ve sorumluluk bilincine erişir. Sadece başka ideolojilerin hatalarına karşı değil, aynı zamanda etkisindeki ideolojinin de hatalarına karşı başkaldırma gücünü bulur kendinde. Bu durum (aramızda kalsın) aslında ideolojilerin de sonu olur...

 

Seite drucken