TARTIŞMA KÜLTÜRÜ -
I
Aşağıdaki yazı Aralık 2004 tarihinde Zaza Forumunda
„ZAZA FORUMU VE GİDİŞATIMIZ ÜZERİNE“ adı altında 4 bölüm olarak
yayınlandı. Yazının amacı adı geçen forumda yazılan bazı yazılar ve
yapılan kimi tartışmaların tarzı üzerine fikir beyan etmekti. Yazı,
tartışma kültürü hakkında katkı olabilir amacıyla bu sayfaya
alındı.
"Düşünceler evine gelen konuklardır. Evini konuklara aç!" (Mevlana)
Son
dönemlerde bu forumda yazılanları okudukça, Kırmanc-Zaza sorununun içinde
bulunduğu bu tablo karmaşık, renksiz, tatsız, zevksiz ve heyacan vermekten
uzak bir görüntü vermeye başladı diye düşünüyorum.
Sanki
birileri eline aldığı fırça ile tablonun heyacan yaratan reklerine kara
renkler çalıyor izlenimi var. Rastgele renk serpiştiriyor. Renkler gitgide
silikleşiyor, yeşil topraklar adeta çöle dönüşüyor!
Karşılıklı
saldırılara kadar varan, tek tip insan ve düşünce oluşumuna yelken açan;
içindekileri batırmaya doğru pupayelken yol alan bu vapurun gidişatı beni
korkutuyor şahsen. Kırmanc-Zazalar olarak bizler (kimileri bu adlandırmaları
duymak istemese de!) bu geminin içindeyiz ve hiç kimse tek başına
kurtulacağını hayal etmesin. Öyleyse, gemiyi kurtarmanın ortak yollarını
mutlaka aramak zorundayız. Bunun yolu, kimsenin bir diğerini suçlu görmediği,
herkesin fikrini beyan edeceği, bağırtı ve gürültüden uzak bir sükünet
ortamının sağlanmasıyla olur. Bu sükünet sağlanmadan, kimin ne dediği bile
duyulmadan yada anlaşılmadan söylenen doğruların bile ne olduğu; kimin
tarafından söylendiği anlaşılmaz olur.
Daha da
kötüsü, kimsenin, gidişatı hayra alamet olmayan bu geminin bu durumunu fark
etmeden ağzına geleni söylemesi. Asıl tehlike burada! Ne gemi yolcularının, ne
de sahildeki dostların söylediklerine kimse kulak vermiyor. Nerede ise tarihin
belki de şahit olmadığı bireysel kahramanlık dastanlarını yaratmaya kimileri
bilgiççe soyunmaya çalışıyor! Gemiyi yalnız başlarına kurtarma cesaretini (bu
cehalet cesaretidir) kendinde bulma adına kaptanlığa soyunan arkadaşlarımız maalesef güven vermiyor.
Bütün sorun
bu duruma neden ve nasıl geldiğimizdir. Bunun sorgulanması artık zaruri hale
geldi. Değilse, ben bu gemiden ayrılıyorum demek çözüm değildir. Üstelik bunu
halkımızın hayrı için yapıyorum demek ise bir başka çözümsüzlük. O varsa, ben
yokum diyebilen yazılara da raslıyoruz. Bu mantık oldukça dar ve tekçi bir
duruşun ürünüdür. “Zereweşiye”nin zerresi yok burada. Sen varsan ben varım; ben varsam sen varsın temel felsefesini
içimize sindiremediğimiz müddetçe bu hengame devam edip durur. O halde bir
arada var olmanın, gemiyi sağ selim sahile çıkarmanın yollarını akli selim ve
hoşgörülü bir ortamda tartışmanın zeminini yaratmaktan başka çaremiz yok.
Kimseyi yanına almadan yol alacağım diyenleri, değişik görüş ve insanlara
kapılarını kapatanları, bırakalım karanlık odalarında kendi egoları ile
kararıp solsunlar. Bunu sevinerek değil, buruk bir üzüntü ile söylüyorum. Bir
çok yetenekli arkadaşı sadece bu bencil ve dar görüşlülükleri yüzünden
kaybediyoruz diye sevinmek insani bir davranış olmasa
gerek.
Son
dönemlerde farklı içerikteki yazılara, hatta farklı dildeki yazılara karşı
foruma asılan yazılar tam bir sorumsuzluk örneğini sergiliyor. Fikir ve
konuşma özgürlüğünün önüne, Zaza davası adına yazıldığı iddiasıyla yazılan
yazılarda epeyce çoğalma oldu. Aslında bunun Zaza davasına korkunç derecede
zarar verdiğini unutmamak gerekir. Görüşlerin eleştirilmesi tabiki doğaldır.
Fakat bu içerikte dar ve milliyetçi bir bakış açısıyla, dahası saldırgan ve
küfürbaz bir dille eleştirmek tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Üç kelimelik
bir cümle yazacaksın ve bu cümlenin öğesi üç kelime de küfür içerikli olacak!
Bunun Zaza davasına ne faydası olabilir?
Biribirimize
küfretmek, biribirimizi aşağılamak; biribirimizi anlamaya ve sohbet havası
içinde tartışmaya çalışmamak gelinen noktada tehlikeli bir hal almıştır.
Bunun, Kırmanc-Zaza sorununa ağır bedelleri olacaktır. Bu durum gelişmelere
ağır darbeler vuracak bir hal almıştır!..
II
"Söylediklerinizin hiç birinde sizinle aynı düşüncede değilim.
Ancak onları söyleme hakkınızı ölünceye değin savunacağım." (Voltaire)
Türkiye’nin
AB’ne giriş sürecindeki hassasiyet ve dengeler bizi alakadar etmiyor gibi
davranıyoruz. Daha doğrusu lakayıt davranıyoruz. Dikkat edilirse, bu süreçle
beraber Forumdaki yazıların içeriğinde saldırganca davranışlar, küfür ve
basitçe karalamalar çoğaldı. Bu bizi, hiç mi düşündür müyor?
Oysa ciddi
bir hoş görü ortamının yaratılmasına engel olabilecek her tür davranıştan
kaçınmamız gerekiyor. Halkımızın geleceğinin bu hoş görü tavrımıza bağlı
olduğunu bilmek durumundayız. Bunun için, içinde bulunduğumuz ideolojik
saplantılardan kurtulmamız ilk şarttır. Günümüzün şartlarına uygun çözümleri
araştırıp, tartışmamız gerekirken; yüzyıllar öncesine ait hazır reçeteleri her
derde deva görmek, çağı geriden takip etmek demektir. Bu reçetelerde ısrar
ederek statükoyu devam etmeye çalışanlar, ilerleme önünde engel olmaktadırlar.
Üzücü olan, kimi arkadaşlarımızın bundan “onur duyduklarını”
söylemeleridir!
Hayatın
gerçeklerine uygun çözümler aramayıp devrimci ve dönüşümcü gücü körelmiş,
kötürüm bünyelerin tanınmasında sayısız yararlar vardır. Fakat özürlü
bünyelerin aramızda olmasının bir yanıyla da yararlı olduğunu aklımızdan
çıkarmayalım. İyi bir tartışma ortamı yaratılabilinirse bu “zaaflı”
arkadaşlarımızdan öğreneceğimiz bir şeyler olacaktır her şeye rağmen.
Forumdakı yazılarda genellikle bu yön göz ardı ediliyor. Adeta “sen bana cevap
verdin, ben de artık yazmayacağım” içerikte yazılara anlam vermek olduça güç.
Böylesi bir tavır, hayatın karmaşık ilişkilerini anlamayanların işi olsa
gerek. Bu, ideolojilerin bünyelerinde taşıdıkları tekçi ve monoteist
davranışın dışa vurumudur bir yanıyla.
Tartışmaların,
eleştirilerin karşılıklı olarak biribirimize yararlı olabilmesi için, “ben
merkezli” davranışlardan uzak bir duruş içinde olmamız gerekir. Karşılıklı
olarak biribirimizden öğreneceğiz bilinci ve haleti ruhiyesine sahip
olmalıyız. Burun büktüğümüz her görüşten mutlaka öğreneceğimiz yanlar
olacaktır. Doğru bildiğimiz ve cidden inandığımız düşüncelerin yanlış
olabileceği kaygısını da taşımalıyız. Çiçero’nun dediği gibi: "Kuşkucu olmak bizi gerçeğe
ulaştırır." Hayatımız böylesi deneylere hiç mi tanık
olmadı?
Herkesin
aynı şeyleri savunma zorunluluğu yoktur. Söylem düzeyinde bunu söylemek
oldukça kolaydır. Yeri geldiğinde bunu herkes de kabul ediyor. Ne yazık ki,
pratikte bu iş pek rayında gitmiyor. Forumda “yanıt” içerikli yazılarda bunu
görebiliyoruz. “Zazaca, Kürtçe’nin lehçesidir” içerikli bir yazı yazılmasın,
kıyamet kopuyor! Hoşgörü ve ikna tavrı yerini, yukarıda söylediğimiz tekçiliğe
terk ediveriyor. Küfür yada çeşitli sıfatlar kullanılarak saldırganca
davranışlar yazılara damgasını vuruyor. Oysa bunu söyleyen kişinin, kendisine
göre “doğru”sudur bu. Herkesin kendine göre “doğruları” vardır ve herkesin bu
“doğruları” savunma hakkı vardır. Hatta Zazaca konusunda bugün farklı
düşünenler, yukarıdaki aynı “doğruyu” bir kaç yıl öncesine kadar savunmuyorlar
mıydı acaba?
Aynı şey
“Zazaca, Kürtçe’nin bir lehçesi değil; kendi başına bir dildir” iddasının
yazıldığı yazılara karşı, Kürt çevrelerinden gelen davranışlarda da görülüyor.
Sadece bu nedenle, bu görüş sahipleri hemen “bölücü”, “Kürt düşmanı”; hatta
“devletle işbirliği yapanlar” olarak kolaylıkla suçlanabiliniyorlar.
Demek ki,
kendimizi savunma içgüdümüz, çokça iddia ettiğimiz gibi öyle hoşgörü ile zerre
kadar bağdaşmıyor. Kendi “doğrularımızı” kendi dışımızdakilere ya kabul
ettireceğiz, ya kabul ettireceğiz! Başka yolu yok. İkna etmek, tartışmak,
hoşgörülü davranmak bir çırpıda yok oluveriyor! İşte işin pratiğinden bunu
kastediyorum. Zorbalık, kaba kuvvet, küfür vb. saldırganlıklar hayatımızı
tehdit eder duruma geliyor. Söylenen doğrular, bağırtı ve çağırtı ile güme
gidiyor. Oysa, "Hoş
görüsüzlüğün zorbalığı karşısında, bir hoş görülü toplumu savunmuyorsak, hoş
görülü olanla birlikte hoş görü de yenik düşer." (Karl
Popper)
Kısacası,
çoğu zaman söylediklerimizin arkasında durmuyoruz. İkircikli davranıyoruz.
Belki de söylediklerimize inanmıyor yada güvenmiyoruz. İşimize geldiğinde
söylediklerimize sahip çıkıyor; gelmediğinde söylememiş gibi davranıyoruz.
Kendimizi kandırıyor, kendimize karşı yalan söylüyoruz.
Bütün
sorun, bu kişilik yapımızdan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Bir kişilik
sorunu yaşıyoruz. Bu sorun, insanlık için ağır bedellere mal oluyor. İşin
kötüsü, bu kişilik yapımızla geleceği kurtarmaya aday olmamız. Kendimizi
kurtarmadan, geleceğimizi nasıl kurtarabiliriz? Asıl sorun, bu soruyu
kendimize sorabilmektir.
III
" Olgun bir adamı dost edinmek
için eleştirin; basit bir adamı dost edinmek için meth edin."
(T.
Nelson)
İnsanların
değişik fikir yada görüşte olmasından daha doğal ne olabilirki... Aynı yumurta ikizlerinden doğan
çiftler bile, bulundukları ortam ve eğitimden etkilenerek aynı konuda farklı
düşünebilirler. Bu durum onların ikiz olup olmadıklarını sorgulamaya götürmez
bizi. Bunun mümkün olamayacağını savunan kehanet sahipleri, bırakalım bilimsel
analiz ve araştırmalarına devam etsinler!
Hayatta,
ikizlerin durumunu tartışma konusa yapan insanların, farklı kültür ve
eğitimden gelen insanların farklılıklarına tahammül etmeleri beklenemez
elbette. Farklılıkların olması doğal ve bunun için bir çok neden vardır. Bütün
insanların zeka bakımından aynı ölçülere sahip olması da beklenemez. Einstein
gibi gelişmiş zekaya sahip olanlar olduğu gibi, özürlü zekaya sahip çokça
insan da vardır. Doğada çöl ve kıraç topraklar olduğu gibi, yılda üç belki de
dört mahsül verim veren verimli topraklar da vardır. Bu yüzden doğamızın
dengesi bozulmuyor.
Nedense
insanlar arasındaki din, dil, kültür yada görüş farklılığı çatışmalara,
savaşlara ve ölümlere neden olabiliyor! Dünyanın dengesini bozan çarpık
ekonomik ilişklileri yaratan insanlar, anlaşılan doğal olan her şeye düşman
kesilmeyi marifet sayıyor. Kendisini, yeryüzündeki tüm canlıların üstünde bir
konumda gören insanlık, bencilliğini daha da ileri götürerek tek tek bireyler
üzerinde de egemenliğini kurmaya çalışıyor. Yaşamımıza yön veren küçük
çarpıklıklara dair örneklerdir bunlar. İnsanlığın gelişme seyri, doğal gelişme
yasalarından giderek uzaklaşıyor.
İnsanları
benim gibi düşünmek zorunluluğuna itmek, davranışlarımıza bu “ben” duygusunun
hakim olması ile çılgınca sonuçlara varıyor. Kişi kendi egosunun esiri
durumuna geliyor. Herkesten, her şeyden korkar ve ürker duruma geliyor.
Böylesi kişiliklerin kahramanlığa soyunmaları, kendilerini kraldan daha kralci
görmeleri hep bu yüzdendir.
Oysa doğal
gelişme seyri ile kişiliğine ulaşan insanlarda bu despotik egoizm yoktur.
Onlar kendilerine karşı güven duygusunu taşırlar. Farklılıklardan korkmazlar.
Kendilerinin de hata yapacaklarını düşünürler. Sadece kendilerinin değil,
başkalarının da haklı
olabileceklerinden korkmazlar. Bu tip kişiliklerde tartışma, sorgulama ve
öğrenme süreci hayat boyu devam eder. Kendi “doğruları” dışındaki
“yanlışlar”la tartışırken, zorbalığı, alt etmeyi, “yerin dibine batırmayı”
değil; ikna etmeyi, düşünmeye itmeyi ve biribirinden öğrenmeyi hedef alırlar.
Saplantılardan uzak, güven ve emin bir duruş tarzı ile tartışmaları sohbet
havasına sokarlar. tartışmaya
zevk ve canlılılık katarlar. Farklı derelerden suyunu alarak, insanların
içinde zevkle yüzdükleri göller örneğinde olduğu gibi, tartışmalar farklı
yüzleri ve insanları bir arada kulaç atma olanağını yaratmalıdır.
“Düşünmeden öğrenmek değersiz; öğrenmeden düşünmek
tehlikelidir.” (Konfuzius)
Hayatta
hepimiz, deli yada saf bulduğumuz insanlarlan sohbet etmişizdir. Ben bu
sohbetlerin sayısız yararlar getireceğini düşünüyorum. Dahası deli ve saf
dediğimiz insanlardan öğreneceğimiz çok şeyler de olacaktır. Çünkü onlar
konuşurken yada düşüncelerini fade ederlerken; kaygılardan uzak ve korkusuzca
konuşurlar. Onlar genellikle yalan söylemez, gerçekleri ifade etmekten
çekinmezler. Kimseyi kandırmayı, kimseyi kendileri gibi düşünmeye zorlamazlar.
Biz akıllılar, onların bu yönünü örnek alacak derecede akıllı olmayı
becerebilecek miyiz acaba. Yoksa deli değip burun kıvırmaya devam mı
edeceğiz?
Forumda,
kendilerince akıl satan kimi yazı sahiplerinin bu olgunluğa erişmediklerini
düşünüyorum. Her şeye karşı kuşkulu, başkalarına karşı despotik yaklaşımlar...
“Dersim” kelimesi denince birileri, “Zaza” kelimesi denince bir başkaları;
“Alevi” yada “Sunni” adlandırmalarda bulunulunca akıl almaz senaryolar
kuruyorlar. Bunları boş yere saldırı malzemeleri olarak kullanılıyorlar. Demek
ki, gerekli gereksiz, kaygı ve saplantılarımız söz konusudur. Oysa ki, bunlar
yaşadığımız ve göz ardı edilemeyecek gerçekliklerdir. Kimimizin bunu kabul
etmemesi, bu gerçeklerin varlığını ortadan kaldırmaz.
Birileri
sosyalizm adına “Alevi-Sunni ayrımı önemli değil”; bir başkaları
“Kırmanc-Zaza” kavramı Zazaları bölen bir adlandırmadır diyerek var olan
gerçekliği yadsıyorsa, burada kişilerin saplantılarına esir düştüğü;
çevrelerini ve hayat gerçekliğini önemli bulmadıkları gibi ciddi bir problemle
karşı karşıyayız demektir.
“Kim bir insanın
iyi olmasını istiyorsa, ilkin ona karşı saygılı olmak zorundadır.” (Romano Guardini)
Aynı duruş
tarzı, “Türk” ve “Kürt” kelimelerine karşı da bir başka biçimde sergileniyor.
Adeta kendimize karşı düşman yaratma seferberliği içindeyiz! Bırakalım kendi
dışımızda düşman yaratmayı, kendi içimizde de düşman yaratma paranoyası
içindeyiz. Bu ruh halinden kurtulmamız gerekiyor.
IV
"Her bildiğini söyleme, fakat her söylediğini bil." (Clavdius)
Herkes
yazısını yazarken on kez düşünmek durumundadır diye düşünüyorum. Kullandığımız
dile, sözcüklere özen göstermeli; itici değil, kazanmayı, ikna etmeyi ve
insanları düşündürmeyi amaç edinmeliyiz. Kişiyi “dili ele verir” der
atalarımız. Küfür etmekle, insanları değişik sıfatlarla suçlamakla, Zaza
sorununa katkıda bulundukları iddia eden bir çok arkadaşımız var. Ben bu
arkadaşların Kırmanc/Zaza sorununa bilerek yada bilmeyerek ciddi zararlar
verdiklerini düşünüyorum. Kurtların sabırsızca bekledikleri dumanlı bir hava
yaratılıyor. Zaza sorununun bilimsel anlamda verileriyle tartışmanın
yaratacağı ortam adeta dinamitleniyor. Söz söylemek isteyen Zaza aydınlarının
bile böylesi ortamdan uzak durmalarına neden olunuyor. Sorunu tartışmak
isteyen dışımızdaki bir çok kesim ürkütülüyor, tartışmaların dışına itiliyor.
Daha buna benzer bir çok olumsuz gelişme beraberinde geliyor.
Küfür, bir
acizlik belirtisi olarak bilinmeli ve söyleyecek şeyleri olmayanların baş
vurdukları bir yöntem olduğunu belirtmek durumundayım. Bu yöntemin hiç kimseye
yarayamayacağını, bizi boşu boşuna oyaladığını
düşünüyorum.
"Nerede bir aptal söylev veriyorsa, bir kesim de boşa zaman
savuruyor demektir." (George Farquhar)
Gerçekten
kimi yazılarda kullanılan dil, terbiye sınırlarını aşıyor. Bir Kırmanc/Zaza
olarak bunlar beni endişelendiriyor. Bir kaç cümle yazarak (ki bunların
yarısını küfür, yarısını tehdit oluşturuyor!) Zaza sorununu tartıştıklarını
söyleyen bir çok yazı sahibinin, belirttiğim gibi ya acizliklerinden yada
bilerek Zaza sorununu tartışma odağına girmesinden korktuklardan bu yola baş
vuruyorlar diye düşünüyorum. Şahsen ben bu yazıları okurken, aklımdan bu
yazıların iyi niyetle yazılmadıklarını geçiriyorum.
“Kendisine geç bakılan bütün aynalar faydasızdır” (İsveç
Atasözü)
Forum
yazılarının, biz Kırmanc/Zazaları dışarıya yansıttığını unutmamalıyız. Bu
forum bizi görmek isteyenler için bir aynadır. Bu aynada zaman zaman kendimize
bakmamız, kendimize vereceğimiz çeki-düzen için gereklidir. Bu aynada, yazı
yazan yada yazmayan tüm Zazaların görüntüsü vardır ve bu görüntüden
dışımızdakiler bizi izliyordur.
Kuşkusuz
pusuda bekleyen ve aynadaki görüntüyü bulandırmaya çalışan bir çok kesim
vardır. Zazaların bütün bunlara dikkat etmesi gerekir. Tartışmaların rayından
çıkması için çomak sokan bir çok kesim vardır. Forumdaki terbiye sınırlarının
çerçevesi, yazıların seviseyi ve düzeyi, bu kesimlerin niyet ve çabalarını
boşa çıkaracak tek yoldur. Biz Zazaları proveke etmeye çalışan bir çok oyun
oynanmaktadır. Bu oyunlara dikkat etmeli ve oldukça titiz davranmalıyız. Onlar
küfür ediyorsa ben daha fazlasını, onlar saldırıyor ve tehdit ediyorlarsa ben
en alasını yaparım deyip bu kulvara girmekten mutlaka kaçınmak durumundayız.
Düşmanın seni çekmek istedıği minderde güreşme diye bir söz vardır. Biz de,
bizi kendi minderlerinde dövüştürmek isteyenlerin oyununu boşa çıkarmakla
yükümlü olduğumuzu aklımızdan çıkarmayalım.
"Hoş görüsüzlüğün zorbalığı karşısında, bir hoş görülü toplumu
savunmuyorsak, hoş görülü olanla birlikte hoş görü de yenik düşer." (Karl Popper)
Forum
yönetiminin hoşgörüden uzak bir içerikle yazılıp asılan bu yazılara dikkat
etmesi gerekiyor. Küfür içerikli yazıların, kim tarafından yazıldığına
bakılmaksızın indirilmesi zorunlu bir hal almıştır. Zazacı bir mantıkla
yazıldığı havasını vererek başkalarına küfür eden ve saldırgan içerikli tüm yazıların iyi
niyetli olduklarından şüphe etmek gerekir. Yada hangi niyetle yazılmış olursa
olsunlar, bu yazıların Zaza sorununa zarar verdiklerini; bunların sorumluluk
bilinciyle yazılmadıklarını bilmek durumundayız.
Demokrasi,
herkesin her şeyi söylemesi değildir. Demokrasinin de bir hukuksal çerçevesi
vardır. Bu çerçeve gözardı edilemez. Bunun yasaklarla da bir alakası yok
aslında. Sorun, kişi hak ve özgürlüklerinin ihmal edilmesi olunca, demokratik
hukuk kurallarının işlemesi zorunlu hal alır. Her bireyin sahip olduğu yada
sahip olması gereken hak ve özgürlükler vardır. Kişinin bu hak ve özgürlükleri
hiç bir nedenle, hiç bir bahane ile yok sayılamaz. Kendi hak ve özgürlükleri
adına, başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal eden her davranış, sonu gelmez
çatışmaları ve ihlalleri beraberinde getirir. Sürecin gereği düşüncesiyle,
bunlar gözardı edilmemeli. Her hak ve özgürlüğü gözbebeğimiz gibi korumalı; her ihlal edici davranışı, bize
karşı yapılmış bir saldırı ile eş değer olduğunu kabul
etmeliyiz...
Yazımı,
Susanna Tamaro’nun şu sözüyle şimdilik noktalıyorum:
"Başkalarının övgülerini ve
onayını kazanmak için değil, başkalarının görmediği bazı şeyleri onlara
göstermek için yazmak gerekir"
Forumda
yazı yazan yada yazacak Zaza yazarların bu anlayışla yazacaklarını umuyor,
kavga ve küfürden uzak; hoşgörü, sevgi ve saygı içerikli tartışma yazılarının
çoğalacağını düşünüyorum...
U. PULUR,
Aralık 2004