Makale / Yazı

YENİ BİR DÖNEM. YENİ BİR DERSİM

                                                            U. Pulur

“Artık bizimle çalışmak istemiyorsun demek.

Bitkinim, diyormuşsun, gücüm yok yürüyecek.

Çok yorgunum diyormuşsun, sıfırı tükettim,

birşey beklemeyin artık benden

Gene de bekliyoruz, ne olursa olsun.

Yorgunsan, uyuyorsan, seni kimse uyandırmaz,

kimse demez, kalk, yemeğin hazır!

Hem, neden hazır etsinler yemeğini?

Kalmadıysa yürüyecek gücün.

 

Zıbarır kalırsın orda, aramaz kimse seni.

Kimse demez: Kalk devrim oldu, işler seni bekler!

Hem, sana ne devrimden? Sen öldün ya!

İster suçlu kendin ol, ister başkası,

toprakta çürüyecek değilmisin nasıl olsa.

Çok savaştım diyormuşsun, dövüşemem artık.

Öyleyse dinle:

Savaşmassan yok bil kendini,
ister suçlu kendin ol, ister başkası,
kendini yok bil.

(.......)

Ne umduydun peki?

Gel keyfim gel bir savaş mı?

Yanıldığın belli;

Durum senin bildiğin gibi de değil, durum çok daha da kötü.

Harcamazsak gücümüzün üstünde bir çaba,hapı yutacağız.

Göremezsek gerekenden daha çok iş,silinip gideceğiz.

Dört gözle bekler düşmanlarımız,bekler yelkenler indirilsin.

(.......)

                      (Bertolt Brecht)

         Yukarıdaki satırları her okuduğumda, Dersim’in durumu geliyor aklıma. Yorgun, umutları kırılmış; hüzünlü ve bitkin! Bazen kendisiylen sohbet ediyorum. Dertleşiyoruz. Ve ben onu anlıyorum. Şikayetlerine hak veriyorum. Duygularına ortak oluyorum. Bazen de kendime dönüyor ve soruyorum: bu duruma neden ve niçin gelindi? Kalbinin uzak bir yerinden kaç kişi hissedebiliyor bu durumu? Yoksa umutsuzluk histerisine mi kapıldım?

       Reel durum karşısında gerçekçi olmak; sorgulama cesaretine sahip olmak, sanırım bu sorulara cevap vermek için ön koşuldur. Ayrıca eleştirilerimizi, Dersim’i yeniden yaratmak için yaptığımızı, yemin billaha gerek duymadan açık ve cesaretle „dostlarımıza“ anlatmalıyız. Dersim’i bu vahim duruma getiren sonuçlarda, kim ne kadar sorumlu ise bir parça kendisini sorgulaması gerekiyor. Bütün derdimiz Dersim’in içinde bulunduğu „umutsuzluğu“ kırmaktır. Dersim’in yanlız olmadığını, onun yanında olduğumuzu yüksek sesle anlatmaktır. Hem bunun, geçmişte söylenenlere benzemez bir sahiplenme olduğunu; Dersimli yurtseverliği bilince çıkardığımızı ilan ederek...

       Artık beynimizle, kalbimizle, yaptıklarımızla Dersim’in yanında olduğumuzu; kısacası bir Dersimli olarak kendimizi yaşamamız gerektiğine inanarak yola çıkıyoruz. Tarihin bir döneminde kopan zincirin halkalarını yeniden bağlayarak geçmişe uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu kervanda bütün Dersimli Aydınlar, Devrimci ve Demokratlar; Kızılbaş Aleviler, Pir, Mürşit ve Rayberler yer almalıdırlar. Dersim’e sahip çıkmak; onu yaşatmak;

bir bütün olarak onun diline, kültürüne, tarihine ve inancına sahip çıkmak anlamına geldiğini

bilince çıkararak bu kervan yol alacaktır.  Sorun, geçmişteki gibi duygulara hitap ederek, bir nevi, mal bulmuş mağrur misali „devrimci hammadde deposu“ na girip, alabileceğini alıp götüren kapkapçılara benzemeden yol alabilmektir.

       Dersim konusunda bir çok sorumsuzluğun yapıldığını; „hammaddelerin“ çar çur edildiğini söylemek haksızlık olmasa gerek. Eleştiriyi kendimizden, Dersimliler olarak geçmişte yaptığımız hatalardan başlatmak esas olmalıdır. Dersim’e sahip çıktığımızı onu koruduğumuzu, kuru-sıkı bağırarak söylemenin ne kadar gerçekçi olduğu tartışılmalıdır. Kim nasıl ve ne zaman Dersime sahip çıktığını söyleyerek, katılabilir bu tartışmaya. Üstelik böylesi bir tartışma gereklidir de.

       Dersime sahip çıkmak, onu kendi istediğimiz gibi yorumlamak, kendi çıkarlarımız için yontmak olmamalıdır. Dersime sahip çıkmak, onun gerçekliğine sahip çıkmak; bu gerçekliği teslim etmektir.

       Türkiye toplumunda dar anlamda mutlak bir sahiplenme duygusu egemendir. Bu duygu, başkalarını mutlak kendinden sayan, kendisine benzemeyeni düşman gören bir davranışla açığa çıkmaktadır. Yıllardır Kürtleri, Türklerle aynı gören mantık sahipleri acaba sorunun kökeninden haberdar değil miydiler? Kuşkusuz hayır. Bu davranışın kökeninde, demokrasiden uzak, farklılıkları red eden bir mantık yatmaktadır. Ve maalesef, Dersime sahip çıktığını söyleyen bir çok kişi, gurup ve çevre içinde aynı mantık geçerlidir.

       Farlılıkları tanıyan, onları kabul eden, varlığına değer veren bir gelenekten yoksunuz aslında. Böyle olunca da herkes, herkesi kendinden sayar. Bu yönde ısrar edilince, sonuçta, farklı kimliklerin varlığı da red edilmiş olur. Burada tekçi, totaliter-baskıcı bir duruş söz konusudur. Her şeyden önce bu tip mantık kökünden sorgulanmalıdır. Farklılıkları bir zenginlik olarak görmek gereklidir. Kuşkusuz bunu söylemek de yetmiyor. Farklılıkların yanyana yaşayacağı bir sistem ve yaşam olanağını da yaratmak gerekiyor.  ‚Şartlar’ ve ‘var olan durum’ bahanesiyle farlılıkların göz ardı edilmesine müsaade edilmemelidir. Hiç bir şart altında faklı düşünceleri, farklı kimlikleri yok saymak için yapılan bahanelere pirim verilmemeli. Bizden olmayanı, bizim gibi düşünmeyeni düşman görmek gibi bir yanlışlığa ve seviyesizliğe düşmemeliyiz.

       Teorik söylemde bunu her kesimden insanın kabul ettiği genel olarak söylenebilir. Fakat iş somut belirlemelere gelindiğinde, bu söylemlerin hileli olduğu; söylenenlere sadık kalınmadığı görülüyor. Azınlıkların varlığı kabul edildiği halde, açıkça meclis tutanaklarında bunların „asimilasyon“a tabi tutulmalarını; „Türkleştirilmelerini“, sürgün edilmelerini okumak, düzenin azınlıklar politikasını tüm çıplaklığıyla açığa çıkarıyor mu?. Bunun demokrasiylen, ilericiliklen bir yakınlığı yoktur. Oysa azınlıklardan bahsediliyorsa; farklı dillerin, farklı yaşam biçimlerinin ve kültürlerin varlığını da kabul etmek gerekir. Bu kabulleniş durumu da yetmez. Daha da ötesinde, bu farklılıkların kendilerini yasal güvencede hissetmeleri de gerekir. Yani azınlık kimliklere, devletin yasal güvencesi altında kendilerine yerel ve kültürel özerklikleri de dahil, tüm hakları verilmelidir. Farlılıkların zenginlik olduğu belirlemesi, hayatın pratiği içinde kendisini gösteremezse ne anlamı olabilirki...

       Fakat Türkiye’de durum ne yazık ki böyle değildir. Türkiye’deki egemen ideoloji tekçiliği amaç edinmiştir. Azınlık (egemen olmayan) kimlikler ya yok sayılmış, ya da açıkça zor kullanılarak asimilasyona tabi tutulmuşlardır. Bu resmi ideolojinin, sözde devletten bağımsız „sol“, „ilerici-devrimci“ örgütler üzerinde de ciddi bir etki bıraktığı söylenebilir. Bu güne kadar hiç bir parti ve örgüt, Türkiye’deki azınlıkların varlığından bahsederken, farklılıkları yeterince tahlil etmenin önemini ve gerekliliğini bilince çıkaramamıştır.

Resmi „tek dil“ „tek ulus“ idelojisine karşı ciddi demokratik bir muhalefet geliştiren bir „sol“ örgüt var mıdır bilemiyorum. Aynı sorgulama, düzenin dinsel kimlikler konusundaki ayrımcılığına karşı da yapılamamıştır. Alevi inancını ve kimliğini yasaklarken, Sunni islama her tür desteği veren, Diyanet İşleri Başkanlığını yaşatan bir „laikliğin“ gerçek anlamda sorgulamasını kim yaptı?. Kimler böylesi bir „laikliği“, azınlık dinsel kimliklerin de var olduğu gerçeği ile ele alıp muhalif olabildi? Var olan parti ve örgütlerin programında bir tekleşmenin amaçlandığı görülüyor. Hatta kimileri, farlılıkları „ulusallaşmanın önünde engel“ görüyor. Kürt örgütlerinin durumunda da değişen bir şey yok. Kürt diyalektlerinin (lehçelerinin) kendilerini özgürce ifade etmeleri yanlış bulunup, tersine „tek dil“ yaratmanın „gerekliliğinden“ bahsediliyor. Kuşkusuz bu, Kürtlerin kendi sorunudur. Fakat Zazacanın (Kırmancki-Dımıli) bu „tek dil“ hevesine kurban edilmesi karşısında, bu dili konuşanların susması veya boyun eğmesi beklenemez. Zira aralarındaki onca ayrılığa rağmen Zazaca da Kürt diyalektleri içerisinde sayılıyor ve Kurmanci lehçesi bugünden açıkça „resmi dil“ ilan ediliyor! Aslında lehçe teorisinin biraz da, Zazaca’yı asimile etmenin bir ön adımı olarak ortaya atıldığını (en azından bugünden bu mekanizmanın işlemeye başladığını) söylemek, bir ön yargı olarak görülmemelidir. İddia edilen lehçe teorilerin, hiç bir zaman bilimsel verilerlen kanıtlanmadığını; sonuçların zorlama ve misyoner mantık çerçevesinde kaldığını artık görmek gerekir.

       Son dönemlerde yapılan bir çok bilimsel araştırmada Zazaca’nın Kürtçeden ayrı; kendi başına bir dil olduğu ileri sürülmesine rağmen, „resmi tek dil“ meraklıları ya bunu görmemezlikten geliyor ya da sorunu bilimsel olmayan iddialarla ve yanı sıra tehditlerle halletme yoluna baş vuruyorlar. Bu araştırmaların doğruluğu veya yanlışlığı en azından tartışmaya açılmalıdır. Bu görüşleri, farklı düşünceler olarak kabul edip yaklaşmak ve üzerinde fikir bazında dostça; demokratik ve bilimsel bir tartışma yapmak gerekir. Madem ki düşünce özgürlüğünden bahsediliyor ve buna değer veriliyor, öyle ya başka türlü ne yapılabilinirki...

       Kaldıki, söz konusu bilimsel araştırmaları yapanlar bugün özellikle de Kürt çevreleri tarfından sürekli (haklı olarak) referanslara konu olmaktadırlar. Örneğin Minorsky, . Martin Van Bruinessen, Oscar Mann ve diğerleri... Gerçekten de Minorsky eski İran coğrafyası ve Orta Doğu araştırmaları ile ciddi eserler vermiştir. Ama aynı zamanda Minorsky Zazaları da Kürtlerden ayrı bir kavim olarak görmüştür. Bu konuda Kürt çevreleri tam bir suskunluk içindedir. Tek kelime bahsettikleri yok. Hollandalı tarihçi Martin Van Bruinessen, Kürtler üzerine araştırmalarıyla tanınan bir şahsiyettir. Kürt çevrelerinin bir çok eserinde sık sık rastlıyoruz bu tarih bilimcisine. Ama nedense Martin Van Bruinessen’in Zazaca’yı Kürtçenin bir lehçesi görmediğini; hatta tersini iddia edenlere milliyetçi (nasyonalist) dediğinden kimse bahsetmiyor. Oscar Mann, Alman Dilbilim Akademisinin bir araştırmacısı olara 1900 yılında Siverekte iki yıl kalarak yaptığı araştırma sonuçlarını Kürt çevreleri nedense görmemezlikten geliyor. Oysa iki yıllık araştırmaları sonucunda O. Mann, görüşünü değiştirerek Zazaca‘nın iddia edildiği gibi Kürtçe‘nin bir lehçesi olmadığı sonucuna varır. Kürt dili üzerine sanırım en ciddi duran bir dil bilimcisi olarak Oscar Mann‘ın adından sıkça bahsedilmesine rağmen, onun bu konudaki düşüncesi görmemezlikten gelinebilinir mi? Ya Kürt şairi ve yazarı Cigerxwin’e ne demeli? Adından övgüyle bahsedilen bu şairin, „Zazaca‘nın Kürtçe’nin bir lehçesi olmadığı“ fikrinde olduğunu, söyleyen bir Kürt „Bilim adamı“ var mı?

       Demek ki bağırarak çağırarak işi kotarmaya çalışmanın mümkünatı yok. Gerçekler inatçıdır ve küllenemezler. Bilim adına çalıştığını söyleyen kim olursa olsun, gerçekleri, yazılanları, söylenenleri duymamazlıktan ve görmemezlikten gelemez. Bilim adamı bunları saklayamaz. Şayet aynı şeyleri düşünmese bile, en azından bahsettiği şahsiyetin kendisi gibi düşünmediği konularda da halkını aydınlatması gerek. Ama ne yazık ki, bizim coğrafyamızdaki bilim adamları, çoğu kez katılmadıkları görüşler hakkında suskun kalmaktadırlar! Ya da bir bilim çalışanına yakışmayan bir pişkinlik örneğini sergilemektedirler!

       Her Dersimli, kendi yaşlılarının kendilerine „Kırmanc“, kendi dillerine „Kırmancki“ dediğini iyi bilir. Dersimliler bununla kendilerini ve dillerini, Kürtlerden ve Kürtçeden ayrı gördüklerini teslim etmek gerekir. Bu durumu Dersimlilerde,  kendi yerel dilleriyle kendilerini ifade ederken net olarak görebiliyoruz. Zira Kürtçe‘den bahsettiklerinde ya „Kırdaşki“, „Here-were“ ya da „jianê Khurru“ dediklerini de keza bilmeyen yoktur. Bu ifadelerin hiç mi bir anlamı yok? Zaza ve Kürt adlandırmaları bile bir ayrımı ifade eder. O halde en azından bu ifadelerin arka planını, derinliğine birazcık da olsa araştırmak gerekmez mi? Bahanelere meydan vermeden, halkımızın kendisini bu biçimde adlandırdığını gözlerden uzak tutmamalıyız.

       Yalnızca Zazaca (Kırmancki) konuşan yaşlı erkek ya da kadın bir Dersimliye, Türkçe de, Kürtçe de yabancı dillerdir. Bunların her ikisini de anlayamaz o Dersimli kişi. Şimdi bu Dersimli bayan veya erkek cahilliğinden mi anlamıyor bu dilleri? Her halde değil. Bir Türk‘ün veya Kürt’ün İngilizce‘yi anlamaması gayet normaldir. Çünkü İngilizce, bu kişiler için ayrı ve yabancı bir dildir. Bu sonuçtan hareketle; İngilizce, Türkçe ve Kürtçe ayrı ayrı dillerdir belirlemesini yapmak doğrudur, bilimseldir. Fakat nedense söz konusu dil Zazaca (Kırmancki) olunca, işler temelinden değişiyor. Bilimsellik rafa kaldırılıyor. Türkler bu dil (Zazaca) bozulmuş Türkçe’nin kendisidir diyor. Kürtler (daha doğrusu Kürt parti sözcüleri, çünkü Kürt halkı da Zazacanın hakkını kendi dilleriyle konuştuklarında veriyor) ise hayır bu dil Kürtçenin lehçesidir diyor. Her iki dili konuşanlar için de anlaşılmaz olan bu Zaza dili, nedense ayrı bir dil olarak kabul görmüyor ve her iki taraf kendisine çekiyor.

       Dil bilim (linguistik) alanda diller arasında anlaşıp, anlaşmama ölçütü temel bir kıstasdır. Diller arasında bazı benzerliklerin olması; ortak bazı kelimelerin bulunması, gerçeği  değiştirmez. Esas olan, insanlar arasında bir anlaşma aracı olarak dilin, bu fonksiyonunu yerine getirip getirmediğidir. Şayet iki insan arasında dil bir anlaşma fonksiyonunu görmüyorsa, bu, bu kişilerin aynı ya da ortak dili konuşmadıkları anlamına gelir. Bu duruma rağmen, her iki kişinin de konuştuğu dile aynı ya da ortak dildir demenin anlaşılır, bilimsel yanı yoktur. Burada bir zorlama ve aslında bir yok sayma söz konusudur.

       Zazaca ile Türkçe ve Kürtçe arasında da bu ilişki ve çelişki söz konusudur. İrani diller ailesinden olma özelliği nedeniyle Zazaca ve Kürtçe arasında bazı ortak kelimelere rastlamak gayet normaldir. Bu yakınlık, aynı kökenden gelme bütün diğer diller içinde böyledir. Almanca ile İngilizce, İtalyanca ile İspanyolca arasında bir çok ortak kelimenin veya yakınlığın olması bunların ayrı diller olduğu gerçeğini değiştirmez. İşin enterasan yanı İtalyanca konuşan birini İspanyol bir kadın veya erkek anlamaktadır. Ya da tersi durumda İtalyan, İspanyolu anlayabilmektedir. Fakat buna rağmen dünyada her iki dil ayrı diller olarak kabul görüyor. Kimse bir diğerini, kendilerinin lehçesi görmüyor. Oysa Kürtçe (Khurmanci) konuşan birini bir Zaza (Kırmanc) her nedense anlamamaktadır. Pratikte bu dilleri konuşanların biribirini anlaması mümkün değildir. O halde bunlar ayrı iki dildir belirlemesi, neden bir çoklarımızı rahatsız ediyor? Bunun başka nedenleri olsa gerek!...

       Başkaları için normal karşıladığımız bir durumu çifte standart kullanarak, benzer durumda olan Dersimliye anormal görmemek gerekir. Kuşkusuz ideolojilere mahkum olanların ve bilimsel kaygıları olmayanların böyle davranması beklenen bir şeydir. Fakat mikroskopu ele alıp bu adlandırmalarda „bölücülük“ aramak, vakit kaybetmekten öte,  kimseye bir yarar getirmez. Dostluk, kardeşlik ve barış tesis edilmeye çalışılıyorsa, gerçek durum teoriye de yansıtılmalıdır.

       Dersimliler, „Kırmancki“ „Kırdaşki“, „Here-were“; „Kırmanc“, „Khurr“ vb. tanımları bilerek ve bir şeyleri ifade etmek için kullanıyorlar. Bu kavramlar açık ve net sınırları ifade ediyor. Ne var ki, asimile olup kimliksizleştirilen son Dersim nesli, bütün bunlara burun büktü. Anlamamazlıktan geldi. Anne-babalarını cahil görerek umarsamaz bir davranış içine girdi! Ve sonuçta kendisine yabancılaştı. Böyle bir davranış biçiminin psikolojik ve sosyolojik arka planını sorgulamak, sanırım gerekli olduğu kadar zorunludur da.

       Aslında belirlemeleri yaparken, ana eksende halkı temel alarak; o halkın kendisini belirlerken kullandıği temel kavramları ve ifadeleri baz almak gerekiyor. Bunun tersini yapmak, bir halkın yerine kendisini geçiren, o halkın kimliğini yok sayan miliyetçi bir davran olur. Bir halk kendisini bir biçimde adlandırırken, birilerinin bu farklılıkları kalkıp yok sayması veya söylenenleri görmemezlikten gelmesi tavrı, bilimsel bir tavır değildir. Böyle davranıldığı müddetçe, kimlikler hakkındaki tartışmalarda, devlet politikasına yakın bir hatta olmadığını kim nasıl iddia edebilir?..

         İşte ben, girişe aldığım Brecht’in şiirini okurkan Dersimin durumunu; yapılanlar karşısındaki hüznünü böyle anlıyorum. Hatta Dersimin, bugüne kadar yapılan çalışmaların yetersizliği ve üzüntüsü içinde olduğunu duyar gibi oluyorum. Kendi enerjisinin çar-çur edildiğinin hüznünü okuyorum. Yalnız kaldığını, hayallerinin ve beklentilerinin karşılıksız bırakıldığını; Dersimlilerin, kendisine yönelik herhangi bir yatırım (maddi-manevi) yapamadıklarını ve bu nedenle tükenişe gittiğini yüreğimin derinliğine bağırarak ilettiğini hissediyorum. Şikayetinden, kendisine bindirilen yükün altından kalkamayacağını anlıyorum. Munzurun yüksek yamaçlarına çarparak yankılanıp kulaklarımın içini dolduran sesinde yorulduğunu, bitkin düştüğünü, hatta  yanlız kaldığını işitiyorum!..

         Şimdi, devletin asimilasyon politikası sonucu kimliğinden uzaklaşmış, kendisine yabancılaşmış; dilini unutmuş Dersim aydını kendisini arıyor ve kendisini yeniden yaratıyor. Kendisi ile tarihsel geçmişi arasındaki köprüleri yeniden kuruyor. Diline, kültürüne, inancına, tarihine sahip çıkıyor. Bundan doğal ne olabilir ki... Şimdi Dersim yeni bir döneme giriyor. Dersim yeniden yaratılıyor. Ve Dersimin yerlileri geleceğine koşuyor...

  HER WAS KOKİ XO SER ROWÊNO!

 

Seite drucken